‘‘Hanımefendi yarın görüşebilir miyiz?’’ sorusunu duymasıyla ‘‘Hı?’’ demesi bir oldu. Adamın sesini duyduğundan beri istediği tek şey yüzünü görmekken bu teklifin gelmesi onu çok mutlu etmişti ama bu mümkün değildi. Bu buluşmanın asla olamayacağının bilinciyle sonlandırdı görüşmeyi. Ne çok isterdi ona ‘‘Evet,’’ demeyi, onunla buluşmayı, yüz yüze konuşup dertleşmeyi. Nitekim olmazdı. Buluşamazdı. Bir daha aranma olasılığına karşın telefonunu tamamen kapattı. Konuşacak bir şey de kalmamıştı artık. Telefonda her şeyi söylemek mümkündü de ‘‘Gelemem,’’ demek imkânsızdı.
İçine dolan hüzünle odasındaki aynanın karşısına geçti ve beş yıldır makas değmeyen saçlarını eline aldığı fırça ile taramaya başladı. Uzun saçlarını sol omzuna alıp fırçalarken her zaman söylediği şarkılardan birinin nakaratını söylemeye başladı.
‘‘Sevmek korkulu rüya yalnızlık büyük acı,
Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı.
Sevmek korkulu rüya yalnızlık büyük acı,
Hangi kapıyı çalsam kalbimde buruk acı.’’
Kendini anlatıyormuş gibi defalarca tekrarladı aynı nakaratı. Her kelimesinde boğazı düğümlense de susmadı. Onun şarkısıydı bu. Sadece nakaratında bir ömrün anlatıldığı buruk acısı... Aynadaki yansımasına baktığında ağladığını fark etti.
‘‘Korkaksın!’’ dedi yansımasına.
‘‘Yaşamaktan korkuyorsun,’’ diye devam etti cümlesine.
‘‘Burada öleceksin. Yalnız! Sen yalnız uyumaktan bile korkardın. Ölürken korkmayacak mısın?’’
Elindeki saç fırçasını hiddetle yere fırlattı. Sol elinin tersiyle yüzündeki yaşları silip oturduğu yerden kalktı. İlk önce pencerenin önüne gitmeyi düşünse de adımları kadar cesur değildi yüreği. Yönünü salona çevirip büyük pencerenin 1 metre önüne konumlandırılmış masanın önüne geldi. Masanın üzerinde boyut boyut saksılar ve saksıların içinde birbirinden güzel çiçekler vardı. Kadının karanlık dünyasındaki tek renkti bu çiçekler.
Ne kadar saat uğraştığını bilmeden oyalanıp durdu toprakla. Masasının üzerindeki saksılara yenilerini eklemekle meşguldü.
‘‘İşte bitti. Can suyunu da verdim mi tamamdır. En kısa zamanda çiçek açacaksın yoksa bozuşuruz.’’
Henüz çiçek açmamış bitkinin yapraklarını okşayıp saatlerdir oturduğu yerden kalktı. Saate baktığında 18:09 olduğunu gördü. Günü bitirmek hiçbir zaman bu kadar zor olmamıştı onun için. Lavaboda ellerini yıkayıp yemek yemek için mutfağa yöneldi.
Bulaşıkları yıkadıktan sonra saate baktığında saatin 18.43 olduğunu gördü.
‘‘Bitmeyecek mi gün?’’ diye söylenip kendini banyoya attı. Uzun bir duş alsa hiç fena olmazdı.
Kalçalarına dökülen saçlarını kurulayıp bornozuyla banyodan çıktığında gözleri bir kez daha saate takıldı. 19:50 olmuştu saat ama hâlâ erkendi onun için. Üstüne pijamalarını giyinip yatağa geçmesi 10 dakika bile sürmedi. Film izlemek, müzik dinlemek ya da fotoğraf albümlerine bakmak istemiyordu. Dışarı çıkmak, dışarı çıkıp sesiyle içini ısıtan adamla buluşmak istiyordu. Yapacak hiçbir şeyi olmadığı için kendini o buluşmaya gitmiş gibi hayal etmeye başladı. Gitsem ne olurdu? düşüncesi aklından bir türlü çıkmıyordu zaten. Bu düşünceyle huzursuz bir uykuya daldı.
Kan ter içinde uyandığında gözleri saate kaydı. 22:55’i gösteriyordu saat. Komodinin üstündeki kapalı olan telefonunu eline alıp hemen açtı. Titreyen parmaklarının izin verdiği ölçüde eski model telefonun son aramalarına girip Mert ismini buldu ve arama tuşuna bastı.
Telefonu ‘‘Hanımefendi?’’ diye cevaplayan şaşkın sese ‘‘Mert,’’ diyerek karşılık verdi.
‘‘Ben özür dilerim. Görüşelim dememeliydim.’’
Duyduğu cümle ile yüzünü buruşturdu ve boştaki avucunu yumruk yapıp sıktı.
‘‘Hayır. Asıl ben özür dilerim. Ben ne yapacağımı bilemedim. O yüzden şey yaptım...’’
‘‘Kapattın.’’
Hanımefendi derin bir nefes verip başını salladı.
‘‘Evet. Tıpkı...’’
‘‘Tıpkı benim gibi,’’ dedi iç çekerek Mert.
‘‘Evet.’’
Mert’in kıkırtısını duyunca yüzüne içten bir gülümseme yerleşti. Küçük ama iyileştirici bir gülümseme...
‘‘Yarın buluşabilir miyiz?’’ diye sordu sanki saatler önce telefonu kapatan, bu buluşmanın imkânsızlığından rahatsızlık duyan o değilmiş gibi.
‘‘Yarın mı?’’
‘‘Yoksa artık istemiyor musun?’’ sesi kendinden bağımsız endişe dolu çıkmıştı. O yıllardır gösteremediği cesareti göstermeye kalkarken hevesinin kırılması kabul edilemezdi.
‘‘Yo, hayır. Yarın akşam müsaidim, olur mu?’’
Hanımefendi düşünmeye gerek bile duymadı.
‘‘Benim için daha iyi. Şey yani benim de sabahtan işlerim var ayarlamam gereken. Peki, nerede ve saat kaçta?’’
‘‘Benim kafe de akşam 8 buçuk uygun mudur?’’
‘‘Olur.’’
‘‘Ben o zaman sana adresi mesaj atacağım.’’
‘‘Peki, tamam bekliyorum,’’ dedi ve duraksayıp tekrar seslendi telefondaki adama.
‘‘Mert!’’
‘‘Efendim?’’
‘‘Teşekkür ederim.’’
‘‘Ne için?’’ diye soran adama vereceği bir cevap yoktu aslında.
‘‘Senin için önemsiz ama benim için önemli bir şey için... İyi geceler.’’
‘‘İyi geceler Hanımefendi’’ diyen sesle telefonunu kapatmak üzereyken bu sefer de Mert’in ona seslendiğini duydu.
‘‘Bir dakika. Adını söylemeden kapatma.’’
Hanımefendi Mert’in isteğiyle gülümsedi.
‘‘Nihayet adımı sormak aklına geldi.’’
Telefonda geveleyen adamın haliyle ne kadar eğlense de onu daha fazla kıvrandırmak istemedi.
‘‘Yarın akşam öğreneceksin, görüşmek üzere Mert.’’
‘‘Görüşürüz Hanımefendi.’’
Yüzünde gülümsemeyle telefonu kapatırken doğru şeyi yaptığının farkındaydı. Bu farkındalık rahat bir nefes almasına neden olurken daha ağır bir sorunla doldurdu içini. Hanımefendi buluşma sözü vermişti ama evden nasıl çıkacağına dair bir fikri yoktu.