Mert, soluğu Leyla’sının yanında almıştı.
‘‘Özledin mi beni Leyla’m?’’ deyip Leyla’nın bulunduğu masadaki sandalyelerden birine oturdu.
‘‘Ben de özledim be kızım. Mümkün olsa seni odama alacağım ama laf çıkar diye korkuyorum. Sonuçta bekâr kadınsın. Burada görüşmek ayrı, odamda olman ayrı.’’
Gülümseyip öpücük attı Leyla’ya.
‘‘Tamam, gösterme dikenlerini şaka yapıyorum sadece. Leyla’m ya aklıma ne geldi. Sen böyle üstünde incecik bir örtüyle üşümüyor musun? Hasta olacaksın diye aklım çıkıyor.’’
Mert tamamen Leyla’yı düşündüğünden zamanında Leyla’nın üstüne bir tülbent dolamıştı.
‘‘İyi, diyorsun yani. Eh öyle olsun bakalım.’’
Mert, Leyla’yı bir süre dinledi. Sonra parmaklarını Leyla’nın dikenleri üzerinde gezdirip, dokunsa o değil de Leyla incinecekmiş gibi narince okşamaya başladı.
‘‘Sen de olmasan halim duman Leyla’m. İyi ki varsın,’’ dedi ardından aklına gelen şeyle kaşlarını çattı.
‘‘Doğru söyle sarkan eden var mı sana? Bak varsa de icabına bakayım. Kimse benim dokunmaya kıyamadığım Leyla’ma göz ucuyla bile bakamaz.’’
Sol gamzesini belli edecek kadar gülümsedi. ‘‘Kıskanıyorum işte kızım. Ne yapayım? Benim sizden başka kimim var? Ölüm neyse de başkası gelir de sizi benden alır diye ödüm kopuyor. Bak Çiçeğim daha küçücük ama şimdiden peşinde dolanıyorlar. Ben ne yapacağım bu kadar kızla? Hayır, biriniz de biraz çirkin olun yahu! Bu ne böyle? Hangi birinizle uğraşacağımı şaşırıyorum ben de. Tamam, Leyla’m sustum ama bak diyorum rahatsız eden olursa söyle suyunu keserim. Görür o sana bakmayı sonra. Tamam, tamam sustum.’’
Ağzına hayali bir fermuar çekip oturduğu yerde arkasına yaslandı Mert. Ev bu kadar sessizken biraz tadını çıkarsa fena olmazdı. Gözlerini kapamış kuş seslerini dinlerken içeriden kızının sesini duydu.
‘‘Ya işte Leyla’m bizim sefamız da buraya kadar. Neyse güzelim gece çocuklar uyuduktan sonra gelirim yanına,’’ deyip Leyla’ya göz kırptıktan sonra salona geçti ve televizyonda çizgi film açmış kızının yanına oturdu. Gözleri ise orta sehpanın üzerinde duran sandığa takıldı. Bu sandık Çiçek’in sakladığı şeker ve çikolatalarla doluydu. Onun için oldukça özeldi.
“Çiçeğim bu sandık niye burada?” diye sordu.
Küçük kız gözlerini televizyondan ayırmadan cevapladı babasının sorusunu: “Biriciğim babacım Kevserciğim teyzecim söylemişti eğer bir dileğinin gerçekleşmesini istiyorsan bunun için sevap işlemen gerekirmiş. Bende sandığımdakileri mahalledeki çocuklara dağıtmaya karar verdim. Böylece en kısa sürede anneciğim evimize gelecek.”
Kızının söyledikleriyle afallayan Mert, bir şey söyleyemeden kendini odasına attı. Aceleci tavırlarla komodinin üstünde duran telefonunu eline alıp kilidini açtı ve dün aradığı numarayı bulup tekrar aradı. Telefon ilk çalışta açılınca şaşırmadı değil ama konuşması gerekenler vardı. Bu sefer gerçekten tavsiyeye ihtiyacı vardı. Karşıdakinin konuşmasına izin vermeden konuşmaya başladı.
‘‘Ben uzun zamandır ağlamadım biliyor musun? Nereden bileceksin. Benimki de soru işte ama ben yıllardır ağlamadım. En son Müjde’m öl... Müjde’m gittiğinde ağlamıştım. Çok zor zamanlardı ama en zoru gündüzleri güçlü olmaya çalışmaktı… 5 çocuğum var benim bahsetmiştim sana. İnsanın hayattaki en zor sınavı çocuklarının karşısındaki sınavıdır, demişti babam. Anlamamıştım. Bu cümleyi bir ölünün ardından yas tutamadığımda anladım. Ben karımın yasını bile doğru düzgün tutamadım. Gündüzleri çocuklarımı sarıp sarmaladım, akşamları evimi çekip çevirdim. Geceleri ise ağladım. Bir ay boyunca ağladım. Bir tek geceleri yemek yemek aklıma gelirdi benim. Ben de yemek yerken ağlardım.’’
Mert bu cümleyi söylerken dişleriyle dudaklarını kıstırıp aklına komik bir şey gelmiş gibi gülümsedi.
‘‘Ne kadar saçma bir şey olduğunu tahmin bile edemezsin. Bir yandan yemek yemekten bile nefret ediyorsun. Çünkü o artık yemek dahi yiyemeyecek, sanki ona haksızlık ediyormuşsun gibi geliyor. Bir yandan da sana ihtiyacı olan çocukların var. Yemek zorundasın! Hayatımın en iğrenç zorunluluğu yaşamaya çalışmak olmuştu. Oysa ne kadar kolay değil mi? Nefes al nefes ver...’’
Mert bu cümleyle kendi nefes alışverişlerini de düzene koymaya çalışıyordu.
‘‘Benim hep kolay bir hayatım olmuştu. Babamın aslan parçası, annemin biriciğiydim 19 yıl boyunca. Hiçbir kötü alışkanlığım olmadı. Öyle başına buyruk biri de olmadım hiçbir zaman. Ailem benimle hep gurur duydu, 19 yaşına kadar. Ben hayatımda bir kez hata yaptım, sadece bir kez. O hatadan da bir gün dahi pişmanlık duymadım. O hatam bana iki evlat kazandırdı çünkü. Ancak ailem böyle düşünmedi. Ben kızlarım için annemden, babamdan, kardeşlerimden oldum. O zaman bile üzülmemiştim çünkü babam beni eninde sonunda affederdi. Affetti de’’ derken kıkırtısı duyuldu.
‘‘Ama Müjde ile evlendikten sonra,’’ sol yanağında kurumaya yüz tutmuş yaşı sildi.
‘‘Şimdi sen bu adam beni neden aradı, bana neden bunları anlatıyor, diye düşünüyorsundur. Hatta belki çoktan telefonu kapatmışsındır. Dur bakayım.’’
Mert telefonu kulağından uzaklaştırıp ekrana baktığında konuşma süresini görünce kadının hâlâ telefonun diğer ucunda olduğunu anladı.
‘‘Kapatmamışsın. Teşekkür ederim. Ben seni aradım çünkü Leyla bana tavsiye veremezdi. Seni aradım çünkü biliyorum sen de yaralısın ve belki senin bana verecek tavsiyelerin vardır. Ne bileyim işte sadece konuşsan da olur. Bu sefer ne olursa olsun telefonu kapatmayacağım, söz veriyorum. Hanımefendi lütfen bana bir şeyler söyle. Çıldırmak üzereyim. Ben artık bildiğim yolda kayboldum. Ben artık aldığım nefesler de boğulur oldum. Bana yardım et. Bana acımı unutturacak bir şeyler söyle. Buna ne kadar ihtiyacım var anlatamam sana.’’
Mert derin bir nefes çekip ciğerlerindeki boşluk hissini doldurmaya çalıştı ama olmadı. Bu sefer burnunu çekip telefondan gelecek herhangi bir teselli cümlesine kulak kabarttı ama o cümle de gelmedi onun yerine kesik nefesler ve hıçkırık sesleriyle karşılaştı.
‘‘Hanımefendi ağlıyor musunuz? Ben özür dilerim. Arayıp bunları söylememeliydim… Kapatıyorum,’’ hayal kırıklığıyla telefonu kulağından çekecekken Hanımefendi’nin adını seslendiğini duydu.
‘‘Mert.’’
Adını şimdiye kadar defalarca duymuştu. Hülya azarlayarak söylerdi, Müjde sahiplenerek. Babası gururlanarak, annesi içi ise ezilerek söylerdi... Bu kadın ise öyle bir söylemişti ki adını, Mert imkânı olsa sesin geldiği yöne koşardı. Öyle ihtiyaçla söylenmişti ki adı, Mert bir an için kendi acısını dahi unutmuştu.
‘‘Buradayım,’’ dedi telefondaki sese nerede olduğunu bilsem koşarak gelirdim, kısmını es geçerek.
‘‘Kapatma lütfen,’’ dedi kadın ona eş kısık bir sesle. ‘‘Bu sefer ben kapatmadan kapatma...’’
‘‘Tamam, yeter ki konuş.’’
Hanımefendi, Mert göremese de başını salladı. Aynı acının farklı taraflarıydı onlar. Ortak yönleri ikisinin de kaybetmesiydi. Aşkta kaybetmişlerdi. Mutlulukları boğazlarında kalmıştı. Sevdaları üzerlerine yıkılmıştı. Mert bunları bilmese de Hanımefendi biliyordu. Mert’te olan yaranın çoğu vardı belki onda da azı yoktu ama o bir şeyi daha biliyordu. Hiçbir yara kendiliğinden kanamazdı. Mert onu aramış ve birden anlatmaya başlamışsa hissettiklerini, bir şekilde yarası kanatılmıştı. O yüzden teselli vermek yerine ne olduğunu sordu yarası sesine yansımış adama.
‘‘Bugün ne oldu?’’
Mert gelen soruyu ilk anlamadı, sonra aklına gelen görüntüyle gözlerini sıkıca yumup dudaklarını birbirine bastırdı. Tam o esnada Hanımefendi’nin sesini bir kez daha duydu.
‘‘Mert yaranı kim kanattı?’’
Mert’in boğazı düğümlenirken önce sol sonra sağ gözünden birer damla yaş süzüldü yanaklarına. Küçük damlalar sakallarına karıştığı gibi kaybolurken genç adam sağ elinin tersiyle elmacık kemiklerini bir kez daha sildi. Sesini bulduğunda sıktığı dişlerinin izin verdiği ölçüde konuştu. ‘‘Küçük kızım Çiçek, bugün oyuncak bebeğine annesinden bahsetti. Sonra gözü gibi koruduğu sandığını ortaya çıkardı.’’
Burnunu çekip devam etti. ‘‘Sandık dediğime bakma. Kızımın zulası o. Tüm şekerlerini, çikolatalarını, sakızlarını orada saklar. O sandık onun kıymetlisidir. Biraz önce kendince o sandığın adağı olduğunu anlattı. Zulasını mahalledeki çocuklarla paylaşırsa anne isteğinin kabul olacağına inanıyor.’’
Sağ elinin baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıktı. Kullandığı ilaçlar yüzünden bu kadar ağlaması bile mucizeyken daha fazlası için tüm bedeni onu zorluyordu sanki.
‘‘Ben Çiçeğim’in ne kadar çok anne istediğini görüyorum ve bu benim canımı çok yakıyor. Onun gözlerindeki ışıltıları görüp de bu ışıltıların kaybolacağını bilmek canımdan can koparıyor. Ben anlatabildim mi bilmiyorum. Ben artık ne yapacağımı da bilmiyorum ya neyse...’’
Hanımefendi derin bir nefes aldı. Çok iyi anlamıştı Mert’i. Kendisi de annesiz büyümüştü. Annesizlik nedir iyi bilirdi.
‘‘Babalar kızlarının kahramanıdır, derler. Baba babadır Mert. Seni parka götürür, salıncakta sallar, yaşı kaç olursa olsun yanına erkek yanaştı mı seni hemen gölgesinde saklar. İnsanın bunları yapan bir babası olması güzel şeydir ama anne bambaşka bir şeydir. Ben geceleri ballı sütüm yatağıma gelmediğinde anladım annesizliği. Arkadaşlarımın örgülü saçlarının yanında taranmamış saçlarımla durduğumda anladım annesizliği. Beslenmeme bütün domates ve yarım ekmek konduğunda anladım annesizliği.’’
Hanımefendi bu cümleyle acı bir tebessüm kondururken dudaklarına, Mert iç çekti.
‘‘Yani Mert, annesizlik babasızlık gibi değildir. Baba ağacın dalları gibidir, meyve vermese de gölgesi yeter ama anne o ağacın ta kendisidir. Annen yoksa babanın gölgesinde bile olsan yanarsın. Başında baban olmazsa da annenin koynunda dahi olsan üşürsün.’’
Mert boştaki eliyle yüzünü sıvazlayıp ‘‘Allah’ım sen bana yardım et,’’ dedi.
Hülya da annesiz büyümüştü. Babasının ikinci eşi ona annelik yapmamış her fırsatta kendi kızı olmadığını, onu sevmeyeceğini yüzüne vurmuştu. Mert, kızına üvey annelik yapacak bir kadına tahammül edemezdi ama kızının bu hali de onu derinden etkiliyordu. Ne yapacağını bilmez bir şekilde boş gözlerle pencereden dışarı bakmaya başladı.
‘‘Kızının bir anneye ihtiyacı var. Biliyorsun değil mi?’’
Hanımefendi görmese de usulca başını salladı Mert.
‘‘Biliyorum ama olmaz. Ben böyle bir şeye hazır değilim. Hem ya bir anne işleri daha da berbat ederse?’’
‘‘En azından denemiş olursun. Evlatlarına bunu borçlusun. Her şeyden önce karına bunu borçlusun.’’
Mert duyduğu cümle ile irkildi.
Müjde’m ne isterdi? Kabul eder miydi bu durumu? diye düşünürken buldu kendini.
‘‘Aklım çok karışık Hanımefendi; üstelik yılların yorgunuyum. Ben artık dinlenmek istiyorum. Müjde’m olsa gülerdi bu laflarıma kaç yaşındasın sen 80 mi diye sorardı muhakkak bana. Çok düşündüğümü söyler, azarlardı. Ben düşünmekten yaşayamıyorum artık. İçimdeki ölülerin haddi hesabı yok.’’
Hanımefendi derin bir iç çekti bu yaralı adamın sözleri karşısında. Kendisi konuşsa bu kadar iyi açıklayamazdı duygularını. Oysa Mert ile aynıydı hisleri. Yaşayanların dünyasında unutulmuş bir ölüden farksızdı o da.
‘‘Sizin için en doğrusunu yapacağından eminim. Çocukların için en iyisini sen bilirsin. Ne karar verecek olursan ver, ben inanıyorum ki sonucu iyi olacak.’’
Konuşunca biraz daha rahatlamıştı Mert. Üstelik Hanımefendi’nin sesini duymak nedensiz yere iyi gelmişti ona. Bu kadınla tanışalı ne kadar olmuştu ki? Hiç tanımadığı biriyle bu kadar özelini paylaşmak onun için ilkti. İçini kaplayan merakla önünü ardını düşünmeden konuştu. ‘‘Hanımefendi yarın görüşebilir miyiz?’’
Telefondan önce bir ‘‘Hı!’’ sesi geldi. Ardından hat meşgule düştü. Mert kulağından çektiği telefona aval aval bakarken aklından geçen şey ise bir daha hiç kimsenin suratına telefon kapatmayacağıydı.
Genç adam suratına kapanan telefona bakmayı kestiğinde, Hanımefendi’yi aramayı akıl edebilmişti. Kadını tekrar aradığında ‘‘Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor,’’ diyen ses kaydıyla içinden tüm küfürleri etmeye başladı.
‘‘Sen halime mi gülüyorsun?’’ diye sorduğu tüldü. Camın açık olması sayesinde dışarıda esen rüzgâr odaya dolarken tülün de dalgalanmasına sebep oluyordu.
‘‘Bir sen eksiktin zaten halimle alay etmeyen,’’ derken oldukça ciddiydi.
‘‘Ne güzel konuşuyorduk işte ne vardı buluşmak isteyecek? Yok, oğlum çocuklar gazeteye ilan vermekte haklı. En son yabancı bir kadınla konuştuğumda iyi günler demiştim. O da kafeden çıkmakta olan müşteriyeydi.’’
Mert telefonunu yatağa çarpıp kendi de yatağa uzandı.
‘‘Ama kadın da haklı görüşmek üzere, deyip de kapattığım bir telefon görüşmemiz olmadı ki. Suratına telefon kapata kapata o da öğrendi işin kolayını. Kafasızsın Mert!’’ deyip başını yastığa çarptı.
‘‘Of! Ben ne anlarım kibarlıktan, ince düşünceden. Müjde ile ilk buluşmamızı markette bebek bezi reyonunda yapmış benden nasıl bir performans beklenir ki zaten? Ah Müjde’m ah! Ne uğraştın benimle. Hem sadece benimle de değil benimle gelen her şeyle uğraştın. Bir günde yüzün asık görmedim ya seni. Sakın üzülme evlatların anne istiyor diye. Seni tanısalardı yerinin asla dolmayacağını bilirlerdi.’’
Mert yatakta yan dönüp boştaki yastığa sıkıca sarıldı.
‘‘Bu kaçıncı parfüm şişesi oldu bilmiyorum. Yastığın sen koksun diye yıllardır aynı kokuyu alıp duruyorum.’’
Sarıldığı yastığa burnunu gömüp derince nefes aldı. ‘‘Koku benziyor ama sen gibi kokmuyor be Müjde’m. Özledim hem de çok...’’
Bu koku Mert için adeta bir terapiydi. Zaman nasıl ki her şeyin ilacıysa anıların da katiliydi. Yıllar içinde Müjde’nin mimikleri, sesi, kahkaha attığında gözlerinin etrafında beliren çizgilerin Mert’e uyandırdığı duygular, hepsi silinmişti. Gözlerini kapattığında gözünün önünde canlanan anılar artık eski bir resim karesinden ibaretti. Müjde ile gülerken bir kare, Müjde hamileyken bir kare, Müjde’yi öperken bir kare, Müjde çocuklarıyla ilgilenirken bir kare... Fazlası yoktu artık. Bunların farkına vardıkça çocuklarına hak vermesi daha da kolay oluyordu Mert’in. O bilinci yerindeyken yaşadığı şeylerin bir bir silikleşmesine şahit olurken evlatları annelerinin sıcaklığını hissedemeden ondan kopmuşlardı.
Müjde’den geriye pırlanta gibi üç evlat, iki fotoğraf albümü, eski bir saat, içindekilerin asla kullanılmayacağı bir çeyiz sandığı, boş bir parfüm şişesi, yaralı bir adam ve perişan bir kardeş kalmıştı. Müjde zamansız ölümüyle tarifsiz acılar yaşatmıştı.
‘‘Sen de özledin mi beni? Şimdi özleseydin gelirdin, diyeceğim ama gelsen bir türlü gelmesen bir türlü.’’
Mert kurduğu cümlenin getirisi ile güldü.
‘‘Aman Müjde’m sakın, olduğun yerde kal! Zaten birazcık aklım kaldı onu da sen alırsın vallahi. Hayır, sonra çocuklar yeni anne alıyoruz diye yola çıkıp hazır elimiz değmişken babayı da yenileyelim, derlerse sıkıntı çıkarırım,’’ kıkırdayıp devam etti: ‘‘Çok mu saçmaladım? Yaşasaydın beni böyle de severdin ama değil mi?’’
Kolları arasındaki yastığa biraz daha sokuldu. ‘‘Benimki de soru işte. Beş ayda beni sevgine inandırıp nikâh masasına oturtan sen değil miydin sanki? Sen beni ölüyken sevmiştin be! Deliyken mi sevmeyecektin?’’
Mert, kendi kendine konuşmanın vermiş olduğu rahatlamayla yastığa biraz daha sarıldı. Gözleri yavaş yavaş kapanırken aklında Müjde, kulaklarında ise Hanımefendi’nin sesi vardı...