Bölüm|17

1120 Kelimeler
Babasının yatak odasına girdiğinde boş bir yatakla karşılaşmak beklediği bir şey değildi Çiçek’in. Onun biriciği bir tanecik babası asla erkenden kalkıp yatağını da bu kadar düzenli bir şekilde toplamazdı. Çiçek’in tanıdığı babası böyle bir adam değildi. Odanın içine girip etrafı incelediğinde, babasının yatağın altında ya da dolabın içinde olmadığına da kanaat getirdi. Babalar bazen saklambaç oynayabilirdi. ‘‘Allahçığım şeytan mı aldı götürdü biriciğim babacığımı? Hep yastığın altında olurdu bugün yok.’’ Çiçek odadan çıkıp kardeşlerinin odasına girdi. Mehmet’in yüzükoyun yattığını görünce onun yatağına tırmanıp ağabeyinin sırtını dürtüklemeye başladı. ‘‘Memo, Memocuğum, çok sevdiceğim ikiciğim Memocuğum hadi uyan.’’ Mehmet ağzının içinde mırıldansa da Çiçek onun ‘‘5 dakika daha,’’ dediğini anlamıştı. Bu yüzden ağabeyinin yatağından zıplayarak inip ikizinin yatağına ilerledi. Can’ın yüzünü görmesiyle çığlığı basması da bir oldu. ‘‘Allahçığım Allahçığım! Bu da ne?’’ Mehmet, Çiçek’in nidasıyla yerinden fırlayıp kardeşinin önüne gelince Çiçek’ten ikinci bir feryat koptu. ‘‘Ay! Kış, kış.’’ ‘‘Ne bağırıyorsun kızım, hem senin yüzünün hali ne böyle?’’ Bu sırada açılan kapıdan ağzı kulaklarında bir adet Mert Toprak girince Çiçek, Mert’e doğru koşarak babasının onu kucağına almasını sağladı. ‘‘Babacığım gözlerimin mi rengi bozulmuş yoksa abimciklerimin mi rengi atmış?’’ ‘‘Gözlerinde bir bozukluk yok kızım.’’ ‘‘O zaman Memo artık bir şirin abi mi? Peki, ya ikizparem? O da örümcek ikiz mi oldu? Babacığım ama neden?’’ Mert, sabah erken kalkmış, duşunu almış, uzun zamandır kullanmadığı renklerden biri olan beyaz renk de bir tişört giymiş ve yatağını da toplamıştı. Bununla yetinmeyip yıllardır çocuklarının sulu şakalarının intikamını almak için Mehmet’in suratını maviye boyamış, Can’ın yüzünü örümcek ağlarıyla donatmış, Çiçek’in de yanaklarına çiçekler çizmişti. ‘‘Sende çiçeklenmişsin Çiçeğim.’’ Mehmet’in uyarısıyla ellerini yüzüne götüren Çiçek ‘‘Allahçığım Allahçığım! Başımıza bunlarda mı gelecekti?’’ diye sordu şaşkınlıkla. Mert kucağındaki kızının saçlarını öpüp büyük bir keyifle konuştu. ‘‘Ne demişler etme bulma dünyası. Yıllardır bana yapmadığınızı bırakmadınız. Bunun bir intikamı olacaktı.’’ Mehmet, babasına göz devirip yüzünü yıkamak için banyoya geçerken Can hâlâ uyuyordu. Uyandığında örümcek ikiz olma fikrini çok seven Can babasının ısrarlarına göğüs gerip yüzünü yıkamazken evde bulduğu eski bir kırmızı tülbendi de pelerin gibi arkasına takarak örümcek adam efsanesine yeni bir boyut kazandırmış oldu. Üstünde beyaz atleti, altında Batman baskılı baksırı, yüzünde örümcek ağları, sırtında Süpermen peleriniyle çok can yakamasa da çok güldüreceği kesindi. Sofraya oturduklarında Can hâlâ mutfak kapısına tırmanmakla meşguldü. Tek elini beline dayayıp diğer yumruk yaptığı elini havaya dikiyor uçamayınca bileklerinden ağlar çıkacakmış gibi yumruklarını sıkıp ağzından ‘‘Fişu fişu!’’ tarzı sesler çıkarıyor yine bir şey olmadığını gördüğünde hayali kemendi ile uğraşıyordu. Bezmiş bir şekilde iki elini de beline dayayıp başını ayaklarına diktiğinde birden havalandığını hissetti. ‘‘Biliyordum, uçabileceğimi biliyordum!’’ diye bağırırken babasının onu kucağında yüz yüze bakacak şekilde döndürmesi ile hayal kırıklığına uğradı. ‘‘Sen miydin babacığım?’’ ‘‘Başka kim olacaktı oğlum?’’ Can omuz silkip başını babasının omzuna yasladı. Bir şekilde havadaydı ya bununla bile yetinebilirdi. ‘‘Fazla alışma örümcek ikizim o kucak ikimize dar.’’ Çiçek bir yandan kardeşini kıskanırken diğer yandan da halasının ağzına tıkmaya çalıştığı ekmek parçalarıyla mücadele etmeye çalışıyordu. ‘‘Ya Lülü istemiyorum. Hem bak o da beni istemiyor, neden gözlerime sokuyorsun?’’ ‘‘Ne demek istemiyorum? Yemezsen büyüyemezsin Çiçeğim.’’ Çiçek, halasının cümlesine omuz silkti ve küçük ağzını elleriyle kapatıp başını hayır manasında salladı. Halasının pes etmemesi üzerine her zamanki bahanelerini sıraladı. ‘‘Ya kim büyümekten bahsetti ki? Bir kere büyüyünce dişlerimiz dökülüyor. Ay, Allahçığım göstermesin! Tan yılışığı gibi mi olayım sonra?’’ ‘‘Çiçeğim sen kardeşimsen o da kardeşim. Ayıp oluyor ama,’’ önündeki mısır gevreğini yerken kardeşinin adını duyunca olaya müdahil olan Gülce, Tan’ı kimseye yedirmezdi. ‘‘Ama Cece, ben daha çok kardeşinim değil mi? Hem neden ayıp olsun ki aklım ayıp yapmaz benim.’’ Gülce, Çiçek ile âşık atamayacağını bildiğinden sabır çekip mısır gevreğine geri döndü. Mert bu günlük oğullarının arasına otururmuş bir yandan kendi tabağındakileri yerken diğer yandan da Can’a peynir, Mehmet’e de domates yedirmeye çalışıyordu. İki eliyle üç iş yaparak değme on parmağında on marifetçilere taş çıkartırdı. ‘‘Kızım az laf çok iş hadi. Kaşarlı omlet seviyorsun diye sana özel yaptım.’’ Çiçek yanında olması gerekirken çaprazında kardeşlerinin arasında oturan babasına küskün bakışlar attı. Maalesef ağzını açıp tek kelime etmeye hakkı yoktu. Çünkü salı günkü oturma düzenleri böyleydi. Mert evlatları arasında adil olabilmek için her gün bir başka yerde oturuyordu. ‘‘İşte babacığım sevdiğimden yemiyorum ya. Ben yersem o biter ve ben sevgim bitsin istemiyorum.’’ ‘‘Çiçeğim sen bize yetiyorsun kızım aklına söyle evi terk etsin.’’ Çiçek babasının sözlerini ilk anlayamadı anladığındaysa dudaklarını büzdü. ‘‘Ama babacığım aklımdan nasıl ayrılırım ki? Bunu düşünmeye bile aklım yetmez.’’ ‘‘O zaman aklına söyle o omlet bitecek. Yoksa bir daha göremez,’’ Çiçek aldığı uyarıyla önündeki omlete baktı. ‘‘Biriciğim omletçiğim. Ben senin kaşarlarının uzamasını sevdim. Sen de beni sevdin değil mi? Ama hiç kusura bakma. Kimseyi biriciğim, bir taneciğim babacığım kadar çok sevmiyorum. O yüzden gittiğin yerde mutlu ol e mi?’’ Çiçek gözlerinde hain parıltılarla yedi omletini. Tabii ona bakan şaşkın Toprak’çıkların da farkındaydı. Ailecek edilen bir kahvaltının ardından Gülce ve Gurur bu akşamki doğum gününe orada hazırlanmak için annelerine giderken, Mert de çocukları Nilüfer’e bırakıp kafeye doğru yola çıktı. Nilüfer’in ısrarlarına rağmen Kevser çocuklara bakmaya gelene kadar kafede Aslı ve yarı zamanlı çalışan elemanla idare edebileceğine emindi. Fazla oyalanmayıp mutfak kısmına yöneldi. Özellikle bu akşam için kendi hazırlık yapmak istiyordu. Mutfağa girince elemanlara çatan Kevser ile karşılaştı. ‘‘Günaydın abla. Hayırdır bu ne sinir böyle?’’ Kevser, Mert’i görünce gülümsese de neye sinirlendiğini unutması kolay değildi. ‘‘Sana da günaydın canım. Sence ben neye sinirlenmiş olabilirim? Ya sana kaç defa dedim Mert kafeye bekâr almayalım diye. Yok sevgilisiyle tartışır, yok mesajlaşır, yok konuşur, yok nazlaşır! Ay, bu ne böyle canım? Az biraz da çalışın ama yok olmaz!’’ Mutfaktaki elamanların Kevser’i sinirlendirdiğini öğrenince tezgâha dayanmış suçlu gibi onlara bakan ikiliye döndü. ‘‘Kızlar siz kafe kısmına gidin biraz da Aslı ablanıza yardım edin. Burayı biz hallederiz.’’ ‘‘Peki, abi,’’ diyerek mutfaktan çıkan kızlara kötü kötü bakmaya devam etti Kevser. ‘‘Abla genç onlar. Senin de çocukların var. Biraz anlayış göstersen olmaz mı?’’ ‘‘Benim anlayışım bekârlara yok canım. Vallahi bunaldım. Akşam için hazırlık yapılacak güya hâlâ ortada bir şey yok.’’ ‘‘Hallederiz abla,’’ deyip kolları sıvadı Mert. Kevser sabahları gelip öğlene kadar mutfakta maharetlerini gösteriyor hem Mert’e yardımcı oluyor hem de kendi evine katkı sağlıyordu. Kızların dışarıda büyüklerin ise işte olduğu zamanlarda da Mert’e geçip küçüklere göz kulak oluyordu. Mutfaktaki işler bitip Kevser çocuklarının yanına geçtiğinde Mert de kendine bir çay koyup kafede bulduğu boş masaya kurulmuştu. Saatler sonra Nilüfer, arkadaşıyla buluşmak için kafeden ayrılmış, Mert ise doğum günü faslını atlatıp tüm elemanları evlerine yollamıştı. Ona kalan ise yarım saat içinde gelmesi gereken Hanımefendi’yi beklemek olmuştu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE