Hülya kızlarını yarın akşamki davete hazırlık bahanesiyle dışarı çıkarırken, Nilüfer de Can ve Mehmet ile evden çıktı. Mert, önce mutfağı toparladı. Ardından çocukların çamaşırlarını yıkamaya attı. Kuruyan çamaşırları da toplayıp katladı ve çocuklarının odalarına tek tek bırakmaya başladı. En son Çiçek’in odasına onun çiçekli elbiselerinden oluşan yığını bırakacaktı ki kızını yatağında yatarken buldu.
‘‘Çiçeğim sen halanla gitmedin mi?’’
‘‘Nihayet bir kızın olduğu aklına gelebildi babacığım. Soruna cevap vermeye gerek kalmadığını düşünüyorum.’’
‘‘Bir değil üç kızım var Çiçeğim ve hep aklımdasınız siz benim. Bana evde ve hatta yatağında ne aradığını söyleyecek misin?’’
‘‘Hıh! Öyle olsun babacığım. Yatıyorum çünkü hasta oldum.’’
Mert hastalık kelimesini duyar duymaz hemen kızının başucuna geldi. Önce elinin tersiyle kızının ateşine baktı. Ateşi olup olmadığını anlayamayınca dudaklarını kızının alnına bastırdı.
‘‘Ateşin yok Çiçeğim. Miden mi bulanıyor yoksa?’’
Çiçek alnına konan öpücükle tüm dişlerini gösterecek kadar sırıtacaktı ki oyununu bozmaması gerektiğini hatırlayıp kendine engel oldu.
‘‘Ah ah! İçim yanıyor babacığım.’’
‘‘Hayırdır Çiçeğim, yediğin bir şey mi dokundu?’’
Mert, kızının başucuna oturmuş, Çiçek’in ellerini de avucunun içine almıştı.
‘‘Daha da kötüsü babacığım. Yemeden içmeden kesildim.’’
‘‘Kızım korkutma beni ne oldu söyle babana.’’
‘‘Babacığım ben kara anneye tutuldum.’’
Mert kaşlarını çatıp kızının ciddi yüz ifadesine baktı.
‘‘Kara anne de ne?’’
‘‘Ne olacak babacığım? Benim gibi anne hasreti çeken annesizlerin yakalandığı bir hastalık.’’
Gözlerini devirip sabır çekti genç baba.
‘‘Ben de bir şey oldu sandım. Senin hasta filan olduğun yok. İşin gücün entrika.’’
‘‘Retrica’nın konumuzla ne alakası var babacığım?’’
‘‘Sus kızım.’’
‘‘Nasıl susarım babacığım? Ben susarsam, sen susarsan, kardeşlerim susarsa nasıl gelecek anne başımıza?’’
‘‘Kimsenin geldiği yok Çiçeğim. Hâlâ anlayamadınız. Anne filan yok size. Eğer çok annen olsun istiyorsan mesai saatlerim dışında bana anne diyebilirsin kızım.’’
Çiçek gözlerini kocaman açtı ve ‘‘Sahi mi diyorsun babacığım, sana anne diyebilir miyim?’’ diye sordu babasına.
Mert birkaç saniyeliğine gözlerini yumup çok uzak diyarlarda olduğunu düşledi. Mavi gökyüzü, dalgalı bir deniz, uçan kuşlar, kelebekler, güneşin sıcaklığı, kumların teninde bıraktığı izler, Leyla’sı... Düşündükleri öyle çok hoşuna gitmişti ki bıraksalar dönmezdi ama kızının cümlesine de kayıtsız kalamadı.
‘‘Ay, kimse bana babadan da anne olur dememişti. Ben hep yanlış yerlerde mi aradım anne sıcaklığını?’’
‘‘Çiçeğim bazen halan soruyor ya hani sen hangi paralel evrenin mahsulüsün, diye.’’
‘‘Ay, evet babacığım artık o ne demekse.’’
‘‘Halt etmiş halan kızım! Seni anlayabilecek teknoloji NASA da bile yok.’’
‘‘NASA kim ki babacığım? Yeni bir anne adayı mı yoksa? Masal biliyor muymuş bir daha gördüğünde sorsana.’’
‘‘Kızım biliyor musun kızıyorum ediyorum ama Tan bizim tek şansımız gibi duruyor. Gelsin konuşacağım çocukla da. Bir söz filan keselim. Yoksa sen başıma kalacaksın.’’
Çiçek büzüştürdüğü dudaklarının ardından babasının avucundaki ellerini de çekti. Yatakta dönüp babasından esirgedi yüzünü.
‘‘Madem beni birine vermeye meraklısın. Bana bir anne bul da ona ver. Sen kurtulursun ben de anneli olurum.’’
Bir an kızının küçük yatağına uzanıp kızını da göğsüne almayı düşündü Mert ama yatağın boyutu onun için uygun değildi.
‘‘Babasının Çiçeği, ayçiçeği mi olmuş? Yine döndün bana arkanı.’’
‘‘Sen bundan anlıyorsun babacığım. Hastayım dedim, kara anneye yakalanmışım dedim. Önemsemedin bile. Üstelik beni Tan yılışığına vermeye kalktın.’’
‘‘Nereden öğreniyorsun sen bu lafları?’’
‘‘Aklım söylüyor babacığım.’’
Mert, kızının saçlarına bir öpücük kondurup onu kucağına aldı. Eskiden ütü odası olarak kullandıkları bu küçük oda Çiçek’in ısrarı üzerine bir yatak bir de oyun alanı bulunan prenses odasına dönüştürülmüştü. Bu yüzden odadaki her şey kızı gibi küçücüktü.
“Hadi ben sana kakaolu süt yapayım sen de biraz dinlen.”
Kızını odasında bırakıp mutfağa gitti ve kakaolu süt yaparak geri döndü. Odaya girecekken kızının konuşmasını işitince kapının önünde durakladı.
“Biliyor musun Nilalay melek annem hemşireymiş. Babacığımla da hastanede tanışmışlar. Ablamcıklarım ateşlenince babacığım annemin çalıştığı hastaneye gitmiş. Benim melek anneciğim ilgilenmiş ablamcıklarımla ama babamın söylediğine göre annem ablamcıklarımdan çok babacığımla ilgilenmiş.’’
Çiçek çok ayıp bir şey söylemiş gibi gülerken elleriyle ağzını kapattı. Kıkırtısı bitince elinde tutup saçlarını okşadığı bez bebeğine olan açıklamalarına devam etti. ‘‘Meğerse benim babacığım ablamcıklarımdan daha çok korkmuş. Melek annem de iğne yapmış ona. İşte onların aşkı da böyle başlamış. Evlenmişler ikiciğim Memocuğum doğmuş. Sonra bir tane daha çocuk istemiş annem. Ben olacakmışım ama yolculuk sıkıcı geçmesin diye Can’ımı da almışım yanıma. Maalesef melek annem bizi bırakıp gitti ama… Ben hiç hatırlamıyorum onu. Memo’ya sordum o da çok az hatırlıyormuş. Bundan sonra annem olursa yaşadığımız her günü yazacağım ki annemi unutmam imkânsız olsun.’’
Mert sızlayan burnunu çekti. Çenesi sıkmaktan ağrımaya başlamıştı. Konuşurken sesi bile titrememişti kızının. Yüzünden gülümsemesi silinmeden melek annem, diye diye anlatmıştı oyuncağına bildiklerini, düşündüklerini. Boğazını temizleyerek odaya girdi ve kızına kakaolu sütü verip “Çiçeğim sütünü içince, aşağı in de birlikte çizgi film izleyelim,” dedi ve odadan çıktı. Şu an ağlamıyorsa erkeklikten değil, kullandığı antidepresanların yan etkilerindendi. Ah be Müjde’m! Ne zamansız gittin sen, düşüncesiyle iki katın arasındaki merdivenlere oturdu.