Lily'nin kafası hâlâ karmakarışıktı ama Ivy'nin, “Akşam dışarı çıkalım biraz kafan dağılsın,” teklifini reddedememişti. Hem başka biri daha geliyordu — Max.
Max, Ivy’nin kuzeni olmasa da öyle davranan, neşesiyle ortamı dağıtan, her fırsatta Lily'ye laf sokan ama aynı zamanda onun en tatlı savunucusu olan o tek kişilik kaostu. Saçları her zaman dağınık, üstü başı umursamazca şıktı. Ve ağzı… eh, onu susturabilen henüz doğmamıştı.
Üçü birden Ivy’nin gizli bahçeye bakan çatısına çıkmıştı. Hava serin ama berraktı. Elden ele geçen içki şişesiyle gece başlamıştı.
“Bakın,” dedi Max, bir yudum alıp gözlerini kısıp Lily’ye baktı, “eğer bu içki senin halüsinasyonlarına çözüm olacaksa, ben bunu bilim adına destekliyorum.”
Lily güldü, şişeyi aldı. “Halüsinasyon değil... Sadece garip hisler. Rüyalar gibi ama... daha dokunulabilir.”
Ivy konuyu dağıttı: “Haydi rüyaları boş verin. Max bize okulun kütüphanesinde yakalandığı anı anlatsın!”
Max hemen sahneye çıktı gibi poz verdi, sesi dramatikleşti: “Sevgili dostlarım, günlerden bir gündü, ben sıradan bir öğrenci, sıradan bir kitap ararken... BAM! Erotik vampir r******rının arasında öğretmenime yakalandım. Ve işin trajedisi… onu bana o kitaplığı gösteren Ivy idi!”
Ivy kahkahayı bastı. “Yalancının önde gideni!”
“Tanrım,” dedi Lily gülerek, “siz ikiniz ne zamandır bu kadar kaotiktiniz?”
“Doğduğumuzdan beri, sevgilim,” dedi Max. “Ama Ivy’nin içinde hâlâ kötülüğe meyilli bir şey var, hissediyorum.”
Ivy gözlerini devirdi ama o anda Lily’nin içi ürperdi. Şaka gibiydi ama... tam da son günlerdeki şüphelerini hatırlatmıştı. İçinde bir yer, Ivy’ye gülmekle güvenmek arasında sıkışıyordu.
Max fark etmiş gibi oldu. “Hey,” dedi, sesini biraz yumuşatarak, “gece güzel. Kafanı boşalt. Şu an buradayız. Korkunç rüyalar, esrarengiz hisler sonra konuşulur.”
Lily gülümsedi. Bir anlığına gerçekten güvende hissetti.
Ama sonra Ivy’nin gözleri bir anlığına Max’e çevrildi — gözlerinde bir anlığına... kırmızı bir parıltı.
Lily’nin içi ürperdi.
Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi.
İçkisinden bir yudum daha aldı.
Ve içinden geçirdi: Burası ne kadar eğlenceli olursa olsun… bir şey doğru değil.
------
İçkinin sıcaklığı boğazını yaksa da Lily, gülüşlerin ardında saklanan sessizlikte bir diken gibi rahatsızdı. Max’in komik yüz ifadeleri, Ivy’nin umursamaz neşesi… hepsi bir maskeydi sanki. Eğleniyormuş gibi yaptılar, güldüler, şakalaştılar — ama Lily’nin zihni, gece kadar karanlık sorularla doluydu.
O an Max bir şeyler anlatırken, Lily sessizce ayağa kalktı.
“Yürüyüşe çıkıyorum,” dedi kısaca, yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirerek. Ivy ona şüpheyle baktı ama ses etmedi.
Ayakları onu nereye götürdüğünü bilmeden taşıdı. Burası Ivy’nin evinin arka tarafındaki eski orman patikasıydı. Neredeyse çocukluğundan beri girmediği o yoğun çam kokulu, ay ışığını bile yutan o sık ağaçlı bölge. Hava serindi ama içindeki huzursuzluk, ter damlacıkları gibi sırtından süzülüyordu.
Ayakkabıları toprağı ezdikçe, yapraklar çıtırdadı. Derinlerde bir yerde bir baykuş sesi duyuldu, ama Lily’nin aklı başka bir yerdeydi. Kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. Göğsünde bir boşluk hissediyordu, sanki biri onu çağırıyordu ama sesi duyamıyordu.
Sonunda durdu.
Devasa, kara gövdeli bir ağacın önünde. Gövdesi çatlak, kabuğu kuru bir deri gibi parçalanmıştı. Ağacın tam ortasında — sanki bıçakla çizilmiş gibi — spiral bir işaret vardı. Elini istemsizce o işarete götürdü.
Ve aniden...
Bir şey oldu.
Gözlerinin önünde dünya döndü.
Ayaklarının altındaki toprak, ıslak taşlarla yer değiştirdi. Çıplak ayaklarıyla bir taht salonunun soğuk zeminine bastığını hissetti. Önünde diz çökmüş adamlar vardı. Karanlıkta yanıp sönen mavi-mor ışıklar... taç giymiş bir figür… ve Lily kendini o figürün yerine koyduğunda — hayır, bu mümkün değildi.
Sonra bir fısıltı — bir erkek sesi:
“Kraliçem…”
Sesi tanımıyordu ama içindeki bir şey… özlemişti.
Sonra bir çığlık. Bir kılıç sesi. Kanın toprağa çarpma sesi.
Ve her şey tekrar kararınca Lily soluk soluğa, ağacın önünde kendine geldi. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Avuç içi hâlâ o işarete yapışıktı. Ağacın kabuğu, ona rüya gibi gelen bir şeyi kilitlemişti sanki.
“Ne… neydi bu?” diye fısıldadı kendi kendine.
Bir an için yalnız olmadığını hissetti. Arkasını döndü ama kimse yoktu. Ya da… gölgelerin arasında bir çift göz mü parladı? Emin olamadan koşarak oradan uzaklaştı.
Ormanın çıkışına geldiğinde kalbi hâlâ yerinden fırlayacak gibiydi. Soğuk ter, sırtında ince bir çizgi gibi. O an cebinden bir kağıt düştü yere — hatırlamadığı bir yazı:
“Her şeyi hatırlayacaksın. Ama önce… korkuyla yüzleşmelisin.”
------
Lily, cebinden düşen notu tekrar tekrar okurken gece sanki daha da kararmıştı. Rüzgar birden yön değiştirdi. Ağaçların dalları hışırdadı, yapraklar uğuldayarak döndü.
Bir şeyler ters gidiyordu. Bunu tüm vücudunda hissediyordu.
Tam geri dönecekti ki arkasından bir çıtırtı duydu. Kalbi aniden hızlandı. Sesin geldiği yöne döndü, ama gözle görülür hiçbir şey yoktu. O an ikinci bir ses — bu kez daha yakın, daha tehditkar bir şekilde geldi. Sanki toprak, ağır bir vücudun altında eziliyordu.
“N-Nereye kaçacaksın, küçük kraliçe?”
Sanki hava çatlamıştı. Lily’in göz bebekleri büyüdü. Sesin sahibi, bir ağacın gölgesinden ortaya çıktı. Uzun boylu, siyah pelerinli biri… yüzü yarı maskeli. Gözleri sarı, yılan gibi. Elinde, siyah metalden uzun bir hançer vardı.
Lily adımını geri attı.
“Beni tanımıyorsun… ama kanın tanıyor,” dedi adam. “Gel bizimle. Henüz mühür açılmadı. Ama çok yakındasın, bunu hissedebiliyoruz.”
Ardından iki kişi daha gölgelerden belirdi. Diğerleri kadar uzun boylu değillerdi ama ikisi de ölüm sessizliği içinde yürüyordu. Gözleri kırmızıydı. Vampirler mi, yoksa… başka bir şey mi?
Lily kaçmaya başladı. Ayakları toprakta kayıyor, dallar saçına takılıyor, ciğerleri yanıyordu. Ama içgüdüleri onu ormanın derinliğine değil, sola doğru — eski köprünün altındaki geçide doğru sürüklüyordu.
“YAKALAYIN ONU!” diye haykırdı maskeli adam.
Lily düşmek üzereyken, birden biri onu kolundan çekip gölgelerin içine soktu. Nefesi kesildi. Sırtı sert bir gövdeye çarptı. Dudaklarının üstünde bir parmak: “Sessiz ol,” dedi bir ses. Erkek sesiydi — derin, sakin, ama öfkenin sınırında titreşen bir tonla.
Gözleri karanlığa alıştığında, bir çift mavi göz ona baktı. Ama yüzü göremedi. Adam başını eğmişti, sadece gözleri görünüyordu. Uzun bir pelerin giymişti. Gölgelere karışan biri gibiydi. Vampir mi? İnsan mı? Ya da…
“Buradan geçmeyecekler. Ben onları oyalayacağım. Sen koş. Şu yoldan çıkışa ulaş. Ivy’ye güvenme… Henüz değil.”
“Sen… kimsin?” diye sordu Lily, titreyerek.
“Henüz hatırlamayacaksın. Ama seni her zaman korudum.”
Ve sonra Lily, başka bir ses duymadan, koşmaya başladı. Adamın arkasında kalan karanlıkta çığlıklar, çarpışma sesleri yükseldi. Metale çarpan pençelerin sesi, toprağa düşen bedenler…
Ama Lily dönüp bakmadı.
Ay ışığı, yolunu çizdiği gibi önüne seriliyordu artık.
---
---
Lily gözlerini açtığında, göz kapakları kurumuştu; başı, yerinden çıkacak gibi zonkluyordu. Teninde soğuk bir serinlik vardı ama çarşaflar yumuşaktı. Yatakta yatıyordu.
Yatak mı?
Aniden doğruldu. Kalbi delicesine çarptı. Üzerinde ne bir çizik vardı ne de kıyafetleri parçalanmıştı. Oysa… hatırlıyordu. Her şeyi.
Ormanı, o maskeli adamı. Onu kovalayan gözleri. Düşerken dizini yardığını… ve sonra— Ivy.
Kapı hafif aralandı.
“Iyi misin?” Ivy'nin sesi yumuşak, ama gözlerinin ardında bir şey saklanıyordu.
Lily gözlerini kısıp Ivy’ye baktı. “Beni sen mi buldun?”
Ivy hafifçe başını salladı. “Ormanda baygın haldeydin. Korkunç görünüyordun… ama vücudunda hiç yara yoktu. Rüya mı gördün, bilmiyorum. Belki uyurgezerlik?”
“Hayır,” dedi Lily sessizce. “Gördüm. Onları gördüm. Maskeli bir adam vardı. ‘Küçük kraliçe’ dedi bana. Ve sonra biri daha geldi... bana yardım etti ama yüzünü göremedim. O...”
Ivy'nin yüzündeki ifade bir anlığına çözüldü. Gözleri karardı, dudakları sıkıca kapandı.
“Sadece kötü bir rüyaydı Lily. Stresten... Belki çok fazla şey üst üste geldi.”
Lily ona inanmıyordu. “Hayır. Gerçekti. Biri beni izliyordu. Sonra biri daha geldi. Sanki... beni tanıyordu. Senin orada ne işin vardı?”
Ivy bakışlarını kaçırdı. “Sadece seni aramaya çıktım. Geç kalmıştın.”
Lily içten içe titredi. Kalbindeki çarpıntı, zihninin daha hızlı çalışmasına neden oluyordu. Ivy’nin söyledikleri mantıklıydı ama aynı zamanda çok kusursuzdu. Fazla düzgün. Fazla zamanında.
O sırada Ivy, telefonunu kontrol etmek için döndü. Ekranda sadece bir cümle belirdi:
> “Sakın ona gerçeği söyleme. Henüz değil. – A”
Ivy, o an Lily’nin bu mesajı görmediğinden emin olup telefonu kapattı. Ama yüzündeki gerginlik bir süre daha gitmedi.
Arka planda, uzak bir şehirde, loş bir ofiste Adrian pencerenin önünde duruyordu. Parmakları arkasında kenetlenmişti. Ivy'nin verdiği raporu okurken yüzünde ne öfke ne de şaşkınlık vardı. Sadece derin bir düşünce…
“Yaklaşıyor,” dedi kendi kendine. “Mühür zayıflıyor.”
---