bc

KIRIK VALS -2 [BİÇÂRE] +18

book_age18+
455
TAKİP ET
5.9K
OKU
dark
contract marriage
HE
second chance
mafia
musclebear
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Biçare. Onun en sevdiği kelime. Dilinden dökülürken bile ayrı bir ifadeye bürünür sureti, Gözleri ışıldarken nasıl hüzünle kaplanabilirdi ki? Oysa Mina imkânsızı mümkün kılabilirdi.

Onu asla bırakmayacağımı söylemiştim ve benim sözüm yemindi, değil başkası ben bile bozmaya kalksam kimseye kalmadan kendim alırdım canımı.

Onun için. O yaşasın diye. Acı çekmesin, kurtulsun diye.

Karanlık ona iyi gelmiyor, geri dursun diye.

Bir sevmek bin ölmek ise; bir gitmek bin yanmaktı.

Bu ateş sönmeyen bir Zerdüşt ateşiydi ve çaresi onun nefesiydi. Ya harlayıp yangını arttırarak beni külden hiç yapacak; ya tek nefeste söndürüp kora dönüşmeme sebep olacak. Öyle ya da böyle kaderim onun elinde, bunu o da çok iyi biliyor.

Bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi yapıyor. Çünkü bencilliği benden daha iyi biliyor.

"Kaya," dedi bir ses. Onun sesi. Ölümün içinden geliyor, boğuk. "Birlikte ölmeyi başaramıyoruz, bari birlikte yaşayalım."

Kelimelerinden kan süzülüyor, karanlıktayız ama damlaların sıcağı ateşe damlıyor.

Güzel bir başlangıcı darbeyle yıkıyoruz, ihtilali onun hıçkırıkları başlatıyor.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. KIRIK VALS-"BİÇARE"
20.11.2012 -Firuze Mina- Ben bir hiçim, biliyorum. Dalgalı bir denizin içindekileri derine çeken soğuk akıntısıyım. Usul usul dönerek kendi kendime bir girdap oluşturuyorum ve o girdaba kapılıp yok oluyorum. Bugün benim doğum günüm. Gülümse, çekiyorum. Haykır içindeki acıyı, boşluğu, sonsuz ıstırabı ve yalnızlığı. Bugün benim doğum günüm değil, bugün benim ölmeden öldüğüm gün. Şimdi dön ve bak aynaya, bu sen misin? Bu kim? Nerede dün yanında olan insanlar, nerede? Nerede annen, bir tanecik annen... Gözlerini dünyaya açtığın, elini tuttuğun saniyeler, onu hissettiğin ve yüzüne bakıp kokusunu alıp gülümsediğin o an... Bugün senin doğum günün, seni sarıp sarmalayan kadın nerede? "İyi ki doğdun Mina," sesleriyle uyandığın tam on sekiz sabah oldu. Gece yarısından başlayıp diğer güne kadar sürüp gelen kutlamalara şahit oldun. Hediyeler, müzik, dans, pastalar... Özenerek hazırlanmış nice parti gördü bu büyük masa ve şimdi senden daha biçare duruyor. Ses yok, yalnızca nefes alıp veriyorsun çünkü bugün senin doğum günü ve sen ölemeyecek kadar acizsin. Acizliğim gözlerimden süzülüyor ama benim gözlerimde artık akacak yaş kalmadı, omuzlarım çökmüş halde nefes alamıyorum ve bu beni daha da çökertiyor. Dik durmak zor, oysa üç yüz altmış beş gün önce bu masada öyle dik ve güzel bir şekilde oturuyordum ki o halim bu halimi görse inanamaz beni hiçbir şeyin bu halde getiremeyeceğini söyleyerek saçlarını savururdu. Çünkü ben pervasızdım, gamsızdım, hiçbir şeyi kafama takmaz kendi hayatımı öylesine yaşardım. Yalnızca annem vardı hayatımda en değerlim ve ben onun beni bir gün bırakıp gidebileceği gerçeğini o kadar düşünmüyordum ki... Annem beni bırakıp gitmemişti, onu benden almışlardı. Elbisesi kana bulanmış, gözleri o güzel yeşil gözleri solmuş, dudaklarındaki gülümseme kül olmuş... Giderken gülümserdi hani anneler, benim annem neden acı içindeydi? Hani filmlerde son nefeste veda edilirdi, öyleyse benim annem neden tek kelime etmedi, bana seni çok seviyorum kendini sakın üzme hayatına devam et minvalinde cümleler kurmadı. Annem neden yaşamak istediğini haykıran acı dolu gözlerinden akan yaşlarla baktı bana? Benim ellerimde onun kanı var, bu izler ona ait... Ben bu izden nasıl kurtulacağım? "Bir... İki... Üç..." Tuşa bastıktan sonra video kamera çekmeye başlıyor. Saatlerdir seyrettiğim boş masaya bakmayı bırakıp yerime geçiyorum. Yemek masasının tam ortasına yerleştirilmiş büyük başlıklı sandalye boştu ve beni bekliyordu. Yerime oturup arkama yaslandığımda kameranın ekranı bana dönüktü ama ben boş gözlerle boş masaya bakıyor ve geçen seneyi düşünüyordum. Sağımda babam var, solumda annem. Arkamda ise o, Mine. İnsanın annesi öldü diye, babası ve kardeşi de ölür mü? Biri gidince diğerleri de gitmek zorunda mı? Yalnızım, tek hissettiğim şey bu. Yapayalnızım ve bu his içimi kemiriyor. Dayanamıyorum. Olmuyor. O günden beri her Allah'ın günü geceyi gündüz, gündüzü gece yapmaya çalışarak geçiyor ve ben artık nefes alamıyorum. Başımı kaldırdım, ekrandaki yansımam bana acıyarak bakıyor. Sen ellerindeki kana mahkûmsun, geçmeyecek sadece kendini kandıracaksın. Kimse yoksa neden yaşayasın? Annen gitmişse sen neden hala buradasın? Bu kan seni boğmadan, sen kendini boğsana. Evde durmaya dayanamıyorum. Üzerime üzerime gelen duvarların ardından sıyrılıp, sokağa atıyorum kendimi. En çok uğradığım gece kulübünün neon lambalarının altında müziğin rahatsız edici ritmi ve insanların savurgan hareketlerinin arasından sıyrılıp bara ilerliyorum. İçiyorum, M harfli içkiden iki bardak gönderiyorum mideme. Dans ediyorum, kaybolmaya çalışıyorum ama zaten kayıp olduğum için, bulunamadığımla kalıyorum. Sabahın ilk ışıklarıyla biniyorum otobüse. Üzerimde solmuş kan izleriyle dolu yeşil çiçekli bir elbise, kollarım dirseklerime kadar aynı renkle sıvanmış, tırnaklarımın arasında annemin ruhundan parçalar var. Ölümü fısıldıyor bana, gel diyor yaşamak bize ne kazandıracak? Muğla sınırından geçtiğimde burnuma dolan geçmişin hasret yüklü kokusu içimi ürpertiyor. Masmavi deniz, bulutsuz gökyüzü, tepedeki güneş... Adımlarım beni çocukluğumun geçtiği Arnavut taşlı sokaklara götürüyor. Sona ulaşmadan hemen önce onu görmek istiyorum. Anneme ve bana annesinden aldığı yeşil gözleri miras bırakan, yaşam enerjisiyle ve dik duruşuyla beni sarıp sarmalayarak büyüten o kadına. Anneannem Leyla... Küçük bahçesindeki altı kişilik beyaz masasına oturmuş bahçe çitinden görünen deniz manzarasını seyrediyor. Kendimi bildim bileli zayıftır anneannem. Eskiden nasıldır bilmem ama yaşlılığa ait kırışıklığı yumuşak teninde dalgaları andırıyor. Saçları ise asla beyaz değildir. Kahverenginin ışıkla açılmış bir tonunda dalga dalga dökülür omuzlarından. Bazen örer, bazen de ensesinde toplar ama hiçbir zaman kısa değildir. Çiçekli keten bir gömlek, beyaz keten bir etek vaz üzerinde. Arkadaşları pantolon rahat oluyor dese bile asla etek giyinmekten vazgeçmez, yaz kış mütemadiyen eteklidir. Küçük ve kırmızı ojeli ayaklarında burnu açık topuklu terlikler var, topuğu çimene saplanmış sanki kimse zarar vermesin diye yere sabitlenmiş kurşundan bir heykel... Bahçe kapısını açtığımda bana doğru dönüyor başı. Acıyı görmeyi, bu gerçekle bir de onun gözleriyle yüzleşmeyi bekliyorum ama hayır, acı yok. Işıltılı bir yeşil dolanmış harelerine, yetmezmiş gibi gülüyor bir de. Gülüşü yanaklarını şişirtiyor, elmacık kemiklerindeki kırmızılık artıyor bu sayede. Anlamlandıramıyorum... "Zeliha," diyor ardından oturduğu sandalyeden kalkıp bana doğru gelirken. "Sen mi geldin kızım?" Boğazıma çöken taş artık büyük bir kaya ve ben bu kayanın altında nefes alamıyorum. "Hoş geldin, ben de seni merak ediyordum." Yaklaşıyor, yaklaştıkça bakışları ciddileşiyor. Çatık kaşlarıyla karşımda durduğunda beklemediğim bir anda uzanıp ellerimi tutuyor ve buruşmuş elleri arasına alıyor. "Ne oldu senin ellerine böyle? Çamura mı düştün yoksa?" Keşke... Keşke çamura düşseydim, düşseydim ve çıkamasaydım içinden. "Kaç kere dedim sana yürürken muhabbet etme arkadaşlarınla sonra önünü görmüyor düşüyorsun!" Azarlıyor beni ama diyemiyorum ona, anneanne beni annemin kanıyla yıkadılar. Ben kızının ruhuna bulandım, bir bataklığın içindeyim çırpınıyorum ve kurtuluş yok, diyemiyorum. "Zeliha ne bu halin? Yoksa Firuze yüzünden mi?" Anlamlandıramıyorum dediğini, o bana Zeliha diyor ben yalnızca başımı iki yana sallıyorum. Ben değilim, Zeliha değilim ben. O gitti, bıraktı beni, kollarımın arasında öldü, kanıyla yıkadı beni ben değilim o, değilim. "Üzülme güzel kızım," yanağımdan süzülmeye başlayan yaşları siliyor ojeli tırnaklarıyla. "Üzülme can özüm, üzülme. Hepsi geçecek, iyileşecek üzülme." Bana kızım diyor, oysa ben artık kimsenin kızı değilim. Ben Zeliha değilim, ben Firuze değilim, ben sadece Mina'yım ve Mina olmak hiç olmak demek. Arkamı dönüyorum ansızın. Elleri tenimden öyle hızla ayrılıyor ki boşlukta asılı kaldıklarını fark ettiğinde boğazından bir hıçkırık kopuyor. "Zeliha," diyor arkamdan. "Gitme Zeliha, yıkayayım seni Zeliha. Yavrum, gitme ne olur!" Yalvarıyor bana gitmeyeyim diye ama ben dönüp ona bakamıyorum bile. O bende annemi görürken ben yalnızca ölmek ve bu acıyı sonlandırmak istiyordum.  Ben çocukken yazları muhakkak buraya gelir anneannemle kalırdım. Yaz başlangıcında annem bavullarımızı hazırlar o güzel sıcak günleri burada sakince geçirmek adına buraya göçerdik. Elimizde plaj çantaları, güneş kremiyle sıvanmış halde parmak arası terliklerimizi şıpırdatıp eteklerimizi savurarak aşağı inen uzun yolu yürürken ahşap pansiyonları, beyaza boyalı taş evlerin bahçelerindeki begonvil ağaçlarını, kulübelerinde yaşayan köpekleri seyreder, meyve ağaçlarındaki kirazlardan toplar parmaklarımızın kıpkırmızı olmasına aldırmadan hapur hupur yerdik. Kumsalın en sessiz noktasına serdiğimiz örtülerimizle birlikte evde hazırlanan yiyeceklerle piknik yapar ardından denizin berraklığına bırakırdık kendimizi. Saatlerce, derim tuzlu sudan buruş buruş olana kadar suyun içinde annemle oynar, yüzer, derinlere dalar ve kahkahalar atardım. Güneş batmaya başladığında ve artık kollarım yüzmeye dayanamayacak kadar ağrıdığında annemin kucağına tırmanır, kollarımı boynuna bacaklarımı beline dolayarak sıkıca sarılır ve başımı omzuna yaslayarak oracıkta uyuya kalırdım. Deniz kokardı benim annem, deniz ve taze toprak... Sakinleştirici bir masal gibi yön gösterir, mutlu eder, huzur aşılardı. Annem gideli beş ay dört gün oluyor ve annemin kokusu artık kan kokusu... "Firuze! Fazla yaklaşma kenara, düşeceksin!" Bir adım atıyorum. Kasım rüzgârı güneşe rağmen tenime çarpıyor, çakıllar artık çıplak olan ayaklarıma batıyor ama durmuyorum. "Kızım çok yüksek, lütfen!" "Bir şey olmaz anne, sadece aşağı bakacağım atlamayacağım!" Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum, yaklaşıyorum. Adımlarım uçurumun kenarında duruyor, şimdi bir başıma yapayalnız bir halde uçurumun ucundayım ve kimse beni uyarmıyor. Yaklaşma, düşersin demiyor. Başımı eğip aşağı bakıyorum, dalgalar hoyratça kayalara çarpıyor. Sanki ben baktıkça yükseklik artıyor, arttıkça atlama isteğim artıyor. Sabahın ilk ışıkları dağılmak üzere, güneş yükseldikçe rüzgâr artıyor. 20 Kasım 2018, saat kim bilir kaç olmalı? Sabah ama değil, öğlene geliyor belki ama güneş bile konumunda kararsız. Boşluk beni çağırıyor. Zihnimdeki ses ellerini omuzlarıma yerleştirmiş, beni aşağı doğru itiyor. Aç kollarını, bırak kendini. Sana başka kurtuluş yok Mina. Firuze'den kurtulman gerek. Bitmesi lazım. Atlarsan nefes alabilirsin. Ve çığlık attı dalgalar, bana doğru açtıkları kollarıyla hırçın bir açlıkla yukarı saldırdılar. Sessizlik baki, son kaçınılmazdı. Artık beklemenin de bir anlamı yoktu. 20 Kasım 2012... Kollarımı iki yana açıyorum. Göz kapaklarım üzerine kapanıyor, ince bir damlanın kuru gözlerimden sızıp kanlı yüzüme dağıldığını hissediyorum. Çağrıya kucak açıyorum, sadece bir adım kalıyor kurtuluşa. Tek bir adım... Bedenim boşluğa doğru serbest kaldığında ipleri kesilmiş bir uçurtma misali süzülmeye başlıyorum. Aşağı düşüşüm sandığımdan daha yavaş. Sanki bir tüyüm, ağır ağır iniyorum. Karnımda bir his, korku gibi ama değil. Elleri uyuşmuş, esinti tenimi delip geçiyor. His büyüyor, midem bulanıyor, kafamın içinde bir yas evi her tarafı karalar bağlamış. Düşüşüm ne kadar yavaşsa suya dalışım bir o kadar ani oluyor. Önce soğuk çarpıyor tenime, ardından panik. Karnımdan başlayıp bütün bedenime yayılıyor. Evet, ölmem gerek. Bitmesi gerek. O zaman neden korkuyorum? Annemi çok özlüyorum, ona kavuşmam gerek. O zaman neden çırpınıyorum? Biri çıkarsın beni bu soğuk sudan! Kurtarsın beni artan karanlıktan. Anneciğim, neredesin? Neden durdurmadın beni neden tutmadın elimi? Boğuluyorum! Su artık mavi değil kara, kapkara. Tenimdeki kan izleri siniyor, kulaçlarım beceriksiz çırpınışlardan ibaret. Ölmek istemiyorum, ben yaşamak istiyorum. Annem görse çok üzülür, bu şekilde ölemem. Yaşamalıyım. Ben Firuze... Annemin Firuzesi. Firuze gözlüsü, bir tanesi, ilk göz ağrısı, arkadaşı... Artık annem yok. Artık kimse bana Firuze demeyecek, gözlerime bakıp gülümsemeyecek ve masallar anlatmayacak. Düştüğüm yerden kalkarken kanayan dizlerim için ağlayamayacağım. Artık ne annem var, ne babam, ne kardeşim. Firuze'nin annesi öldü, öldürdüler onu. Aldılar annesini ondan, iki kurşunla. İlk kurşun cama saplandı, ikinci kurşun Firuze'nin kaderine. Bahtı kara Firuze... Bütün güzelliğini, mutluluğunu, korkularını iki kurşun ve koyu kırmızı kan lekeleriyle denizin sularına boğan Firuze. Öldür onu, boğ! At içinden, kopart zincirlerini bırak gitsin senden. Bırak sadece Mina kalsın, sen taşıyamazsın Firuze'nin yüklerini, kayıplarını. Unut gitsin, sil at ve devam et yoluna. Çık şu sudan, çık ve nefes al. Kimse kurtarmaya gelmeyecek seni, yapayalnızsın anla bunu. Kendini sadece sen iyileştirebilirsin, yolunu sen çizeceksin bir başkası değil. Çözemediğin düğümler unuttukça gevşeyecek ve yaşamak nedir o zaman anlayacaksın. Suyun içindesin diye boğulmak zorunda değilsin. Çırpınışım kendiliğinden durduğunda bedenim suyun üzerinde yükseliyor. Boğazıma ve genzime kaçan tuzlu suyu öksürerek püskürtüyorum. Yaşlı gözlerim gökyüzünün karanlığına dalmış, kuş sürüsü üzerimden geçerken ben üşüyorum. Unuttuğum acıların gölgesinde, bir kuş sürüsünün gözyaşları eşliğinde Firuze'yi yalnız başına bir mezara gömüp üzerine kimsesizliğini atıyor ve Balousee kıyılarında bir adamın aidiyetini keşfettiğinden habersiz, bir gün kırıldığım yerden iyileşip yeniden parçalanacağımı bilmeden Mina ile baş başa kalıyor ve farkında olmadan beni yakıp kavuracak o ateşi bekliyorum. 20 Kasım 2012...Bugün benim doğduğum, Firuze'yi gömdüğüm, acılarımı unutup boğulmaktansa yaşamayı seçtiğim gün. Buna yaşamak denirse. 1993/İstanbul  "Anne," dedi küçük çocuk elini annesinin yumuşak elinin içine bırakmış, minik adımlarını kadının hızlı adımlarına uydurmaya çalışırken başını kaldırarak. Beyaz yüzünde parlayan kömür gözleri kocaman açılmıştı ve merakla annesinin çenesine bakıyordu. "Nereye gidiyoruz?" On adım geriden takipte olan takım elbiseli amcalarına baktı dönüp, hastanenin beyaz koridorunda öyle kara ve korkunç görünüyorlardı ki burada olmamaları gerektiğini düşündü. "Neden hastanedeyiz?" diye sordu bu sefer. Sabah uyanmış ve kahvaltısını yaparken gelen telefon yüzünden zeytinlerini yiyemeden masadan kalkmak zorunda kalmıştı çünkü annesi hızla yanına gelip onu masadan kaldırmış ve yardımcı teyze ile birlikte odasına göndermişti. Mavi kot tulumu, siyah spor ayakkabıları ve beyaz gömleği ile birlikte aşağı indiğinde annesi hiçbir açıklama yapmadan elini tutmuş ve onu evin önünde bekleyen büyük siyah arabaya bindirmişti. Büyüktü her şey onun için. Yaşadığı ev, evdeki eşyalar, arabalar, babasının oturduğu koltuk, koltuğun önüne geçip boyun büken adamlar, annesi ve annesinin yumuşak elleri... Her şey büyük ve korkutucuydu, bu hastane gibi. "Hasta mı oldum ben, iğne mi yapacaklar bana?" Korkmuyordu iğneden ama yine de sevmiyordu hastaneleri. Doktorlar da büyüktü ve boyunlarındaki kulaklıkla çok çirkin görünüyorlardı. Boğazına soktukları uzun tahta çubuk da midesini bulandırıyordu. "Bana vermesin o tahta çubuktan, istemiyorum." Adımlarını durdurmuş, annesinin kolunu çekerek onu da durdurmuştu. "Geri dönelim!" "Mirza!" dedi annesi durdukları için aceleyle ona dönerek. "Yürümeye devam et!" "Hayır, ben hasta değilim istemiyorum doktor görmek!" Annesinin sarı saçları yüzüne düşmüş, kehribar rengi gözleri oğlunun kara gözlerine odaklanmıştı. "Mirza Kaya, bir kere daha söylemeyeceğim. Yürü." Büyüktü annesi, uzundu. Elleri, kolları, bacakları uzundu. Gözleri şöminedeki ateşi andırıyordu ve dudakları hiç gülmüyordu. Özellikle Mirza'ya bakarken... Kaşlarını çattı, elini annesinin elinden kurtardı ve cebine sokup başını eğerek yürümeye devam etti. Annesi büyük bir adım atarak önüne geçmiş, takip etmesini belli etmişti. Sonunda bir kapının önünde durduğunda o da durdu. Annesi kapıyı üç kere çalmış, içeriden gelen 'girebilirsiniz' sesiyle açmıştı. "Peşimden gel." Hiçbir şey söylemeden annesinin peşinden odaya girdi ve kapının kapanma sesini duyana kadar ilerledi. Aydınlık bir odaydı, büyüktü ve bir duvarı pembe tüllerle süslüydü. Mirza'nın hayatında olmayan bir renkti pembe. Kara, koyu renkler vardı onun çocuk yaşamında başka renklere yer yoktu. "Firuze!" dedi bir kadın neşeyle. İri yeşil gözleri pembeden sonra gözüne çarpan ikinci renkti. "Geldin, ne iyi yaptın da geldin!" Annesi, daha önce şahit olmadığı bir neşe ve heyecanla yatakta yatan kadının yanına gitmiş, kollarını bedenine dolamıştı. Kadın aynı duvardaki tüller gibi pembe bir gecelik giyiniyordu ve başında kırmızı bir kurdele vardı. "Gelemezsin sanmıştım!" "Sen doğum yapmışsın, ben gelmez miyim Zeliha?" Yatağın kenarına oturmuş, konuşmaya dalmışlardı. El ele tutuşmuş heyecanla bir şeyler anlatıyor, kıkırdıyorlardı. Mirza küçük adımlarla odanın içinde dolanmaya başladığında kadınların susup onu seyrettiklerini fark etmemişti. Yürüdü, tül perdeye yaklaşıp kumaşa dokundu ve o esnada fark etti beşiği ve beşiğin içinde yatan minik battaniyeyi. "Minik," dedi şaşkınca. Kömür gözleri kocaman açılmış, parmak ucunda yükselmiş ve beşiğin kenarına tutunmuş ve içeri doğru eğilmişti. Kocaman dünyada karşılaştığı en küçük şey karşısında duruyordu. Beşik kenarına yaslandığı için sallandığında bebeğin gözleri açılmış, dudakları büzülmüştü. Hiç beklemediği bir anda yüksek sesli bir ağlama ile korktu ve geri çekildi. Küçücük olmasına rağmen öyle gürültülüydü ki Mirza şaşkınlıkla annesine ve diğer kadına bakakalmıştı. "Ağlıyor," dedi kaşlarını çatarak. "Neden ağlıyor?" "Uyandığı için," dedi Zeliha gülümseyerek. "Tanışmak ister misin?" "Nasıl tanışacağız, o çok küçük beni tanımaz." "Otur koltuğa," dedi kadın güzel gülümsemesiyle. İtiraz etmeden odanın içindeki tek kişilik koltuğa oturdu. Ayakları yere değmiyor, kocaman koltukta küçücük kalıyordu ama ondan da küçük olan bebek beşiğin içinden alınıp ona doğru getiriliyordu. Refleks olarak kollarını kaldırmıştı. Gecelikli kadın pembe kundaklı bebeği kollarının arasına bıraktığında hissettiği sıcaklıkla dudakları istemsizce kıvrılmıştı. Heyecanla annesine baktı, ardından Zeliha'nın yeşil gözlerine. "Adı ne?" diye sordu merakla. "Firuze," dedi kadın gülümseyip arkadaşına bakarak. "Firuze Mina." "Ama Firuze benim annemin adı," dedi Mirza şaşkınca. "Annem gibi mi Firuze?" "Evet," dedi Zeliha başını sallayarak. "Annen gibi Firuze. Annen benim en sevdiğim arkadaşım olduğu için onun adını verdim bebeğime. Güzel mi?" "Güzel," dedi Mirza bilmiş bir halde. Ardından bebeğin gözleri bir kapanıp bir açılırken ağlaması durmuş mavi mi yeşil mi bilmediği bir tonla parlayan iri gözleri gözlerine dönmüştü. "Minicik. Gürültülü ama güzel." "Şunlara bak," dedi Zeliha dolmuş gözleriyle arkadaşının koluna girerek. "Ne kadar güzeller." "Bahtları da öyle olsun," dedi Firuze yüzündeki hüzünlü gülümsemeyle iç çekerek. "Güzellikleri hiç bozulmasın. Mirza," dedi koltuğa yaklaşarak. Oğlundan kalan kısma oturduğunda Zeliha da yanına gelmiş koltuğun kenarına yerleşmişti. "Biz nasıl Zeliha ile arkadaşsak, siz de arkadaşsınız. Onu koruyacak, kollayacaksın." "Firuze seni, sen Firuze'yi koruyacaksın." "Ama o daha küçük," dedi Mirza bakışlarını ondan ayırmadan. "Nasıl koruyacak beni?" "Hep böyle kalmayacak ki," dedi Zeliha. "Büyüyecek, kocaman kız olacak. İşte o zaman o da seni koruyup kollayacak. Elini tutacak, bırakmayacak. Siz birlikte büyüyeceksiniz." "El ele," dedi Firuze, Mirza'nın parmağı bebeğin minik eli tarafından sarıldığında görüntü karşısında yıllardır hissetmediği huzurla sımsıcak olurken. "Hep."

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

AŞKLA BERDEL

read
79.5K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.7K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
526.1K
bc

HÜKÜM

read
225.0K
bc

PERİ MASALI

read
9.5K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook