On bininci kez beynimi sikmek ister gibi kornaya abanan beyaz araba bütün sinir sistemimi harekete geçirdiğinde öfkeyle durdum ve şoför camına yaklaştım. "Eğer o kornaya bir kere daha basarsan seni direksiyonla birlikte dışarı alır o gazı da götüne sokarım!"
"Yavaş!" diyen kişi şoför değil Fatih'ti. Kolumu tutup beni arabadan uzaklaştırmaya başladığında nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum. "Doğan seni eve götürmemiş miydi? Ne ara trafik canavarına dönüştün?"
Kaldırıma çıktığımızda kolumu elinden ayırıp göğsümde bağlayarak ona döndüm. "Asıl sen nereden çıktın? Trafikte beni bulman normal bir şeymiş gibi konuşman da garip."
"Seni takip ediyordum," dedi mahcup bir şekilde ve başını öne eğip ensesini kaşıdı. "Ünal'ı alt edip başını derde sokacağını düşündüm. Tutmasam kavgaya girişiyordun."
"Sadece hastaneye gidiyordum." Çatık kaşlarımla önüme döndüm ve yola baktım. Sokak lambalarıyla aydınlatılmış yol kenarı saatten dolayı boştu ama trafik aktifti. Hava ise Haziran için oldukça soğuktu ama zaten bu sene bahar bile ne kadar güneş gösterirse göstersin sıcağı peşinden getirmemişti. "Takip etmeni gerektiren bir durum yok ortada."
"Yürüyerek mi gidecektin?" Başımı sallayınca elini karnına koyup kolunu kırdı ve girmem için uzattı. Arabadan inip yürümeye başlamamı sorgulamamıştı, belli ki beni gerçekten tanımaya başlamışlardı. Karşınızdaki insanın olası eylemlerini tahmin edebildiğinizde onu tanımış oluyordunuz. "Sana eşlik edeyim."
"Teşekkür ederim," dedim koluna girip yürümeye başladığımızda. "Yanımda olduğunuzu her şekilde gösteriyorsunuz."
"Aileler zor günlerde bir arada olur ve birbirlerinden destek alırlar, üzüntüler ancak bu şekilde sakinleşir."
"Benim ailem beni terk etti," dedim koluna sarılıp ondan güç almak istercesine. "Altı yıl önce kendi başıma mücadele etmeyi ve hüznü arkamı dönerek defetmeyi öğrendim. Yanımda olmanız beni şaşırtıyor. Sen, Doğan, Sinem... Levent hep yanımdaydı hakkını yiyemem ama onu yıllardır tanıyorum ve hala gitmemesi bile bana tuhaf geliyor. Gelip beni engellemeseydi şu an bir barın tuvaletinde kusup içmeye devam ediyor olurdum. Yıllarca beni kolladı, yanlış yapmamı engelleyemedi ama ben toparlarken sırtımı sıvazladı. Yanlış yapmaya meyilliyim, bunun bende farkındayım ama birinin bunu engellemeye çalışması bana tuhaf geliyor." Sustuğumda ne kadar çok konuştuğumu fark edip dudaklarımı birbirine bastırdım. "Kusura bakma, uzun konuştum. Mirza'ya kendimi anlatmaya alışmışım bir kere başlayınca durduramadım kendimi."
"Mirza'nın seni anlaması için bakması yeterlidir." Başımı kaldırıp Fatih'e alttan bir bakış attığımda bana bakmadan gülümsedi. Gülümseyişi acılı ama bir o kadar da içtendi. "Sana bu kadar hızlı vurulması beni başta çok şaşırtmıştı ama seni tanıyınca bu normal gelmeye başladı." Neye ağlamaya başladığımı bilmiyordum. Mirza'nın beni anlamasına rağmen saatlerce şikâyet etmeden dinlemesine mi yoksa Fatih'in ağzından onu dinlememe mi? Mirza'yı çok özlemiştim, en büyük etken buydu. Sağ elimi kaldırıp yüzüğü gösterdim hem güler hem ağlarken. "Bana evlenme teklifi etti." Bu haberi neşeyle bağıra çağıra vermek ve kutlama yapmak istiyordum oysa kimse söylesem, söylerken ağlamama engel olamıyordum.
"Sana dediğim şeyi hatırlıyor musun? Bizim için sevmek, canını ortaya koymak demek." Ve Mirza bunu yaptı, beni korumak için kendi canını ortaya koydu. Bana zarar gelmesin diye önüme siper oldu, beni korurken kendini korumayı unuttu. Onu bunun için nasıl affedeceğimi düşünmenin sırası değildi, uyandıktan sonrası kolaydı ama uyanana kadar tek düşüneceğim şey uyandığı ilk anda gözlerini görecek olmaktı.
"Bunu düşünmek istemiyorum." Başımı iki yana sallayıp akan gözyaşlarımın dağılmasını sağladım. "Düşünürsem sinirlenirim çünkü kimse, kimse için böyle bir fedakârlık yapmamalı. Yaptı da iyi mi oldu? Mahvetti beni! Nefes alamıyorum, şu ferah havada bile ben rahat nefes alamıyorum." Hani düşünmeyecektin Mina? Düşündürttüler işte zorla! Ben neyi istemesem önüme seriyorlar. Fatih beni içebileceğim bir yere götürür müydü acaba?
"Haklısın ama o an, Mirza için öncelik sendin ve değil sen, tüm dünya karşısına geçip engel olmaya çalışsaydı onu durduramazdı. Allem eder kallem eder kurşunun önüne geçerdi."
"Beni suçlamıyor musun? En yakın arkadaşın benim yüzümden vuruldu, ben kendimi deli gibi suçluyorum çünkü beni kurtarmak için ölümle mücadele ediyor, sen nasıl benim yanımda duruyorsun?"
"Buna hakkım yok." Gülümsemesi daha büyük bir acıya ve kedere büründüğünde gözünde biriken yaş bütün düşüncelerimi durdurmuştu. "Elimde olsaydı ben de siper olurdum. Konu sevdiğin olduğunda onun alacağı tek nefes senin alacağın bin nefese bedel oluyor."
Sorularım vardı, kafamın içinde girdap misali dönüp duran ve dilimden çıkmak için sabırsızlanan onlarca sorum vardı ama hastanenin önüne gelmiştik ve şu an sevdiğim adamı görmeye gitmem gerekiyordu. Fatih'in hikâyesini dinlemeyi beynimin önemli şeyler kısmına not aldım, ona attığım meraklı bakışları hastanenin büyük tabelasına çevirdim ve kolundan çıkıp elimin tersiyle yanaklarımı kuruladım.
"Hadi," dedi benim sabırsızlandığımı gördüğünde omzuma vurarak. "Git gör onu, yanında ol." Başımı sallayarak içeri yürürken durup ona döndüm. "Eşlik ettiğin için teşekkür ederim Fatih."
"Her zaman Mina," dedi Fatih başıyla küçük bir reverans yaparak. "Yemek göndereceğim çocuklarla, yemezsen zorla yedirmeye gelirim. Tamam mı?" Başımı aşağı yukarı sallayıp gülümsediğimde gözlerim yeniden dolmuştu. "Senden bir şey isteyebilir miyim?"
"Tabii ki," dedi başını aşağı yukarı sallayarak. "Ne istersen."
"Telefonuma ihtiyacım var, kazada zarar görmemişse getirebilir misin?"
"Çocuklara baktırırım, bir saate getirirler."
İçimi çekerek teşekkür ettim ve hastaneye girip asansöre bindim. Altıncı kat, yoğun bakım ünitesi dördüncü özel odanın önüne gidene kadar gördüğüm her koruma bana başıyla selam vermişti. Hepsinin yüzünü hafızama kaydettim, keşke yakalarında isimleri de yazsaydı. Omzuma aldığım darbe ile dengemi kaybedip yere yapıştığımda başımı kaldırıp öfkeyle bana çarpan andavala baktım. "Yavaş!" dedim bağırarak. Düştüğümü fark eden adam geri dönmüş hemen yanımda bitmişti. "Görmüyor musun koskoca beni yolun ortasında? Omzumu çıkarttın omzumu, alıp götürseydin acımasaydın!"
"Kusura bakmayın, görmedim." Adam yerden kalkmam için elini uzatsa da onun elini tutmak yerine saniyeler içinde yanımda biten korumalardan esmer, mavi gözlü olanın elini tuttum. "İyi misin yenge?"
"İyiyim, sağ ol." Homurdanarak beni düşüren geri zekâlıya döndüm. Saçları sarıya yakın bir kumrallıkla parlayan adamın gözleri neredeyse siyah denecek bir kahvelikle parıldıyordu. Geniş kemerli burnu, üstü ince altı kalın dudaklarıyla birleşip köşeli çenesine bağlanmıştı. Çenesinin ortasında küçük bir gamzesi vardı. Sakalsız yüzü çıplaklığıyla ürpertici bir imaj oluşturmuştu. Normal kıyafetlerinin üzerine giyindiği beyaz önlüğünün yakasında isminin yazılı olduğu bir kart vardı. Murat Yılmaz. Beyin Cerrahisi Asistan Şefi. "Doktorsunuz." Geldiği yöne baktım, bu katta yalnızca Mirza kalıyordu. "Mirza'nın yanından mı geliyorsunuz? İyi mi? Sorun yok, değil mi?"
"Yok," dedi adam bana güvence vermek isteyen garip bir gülümsemeyle. "Sadece nöbetçiydim ve kontrol etmek istedim. Her şey gayet normal, uyanmasını bekleyeceğiz. İyi geceler." Başıyla selam verip yürümeye devam ettiğinde dönüp adamı durdurdum.
"Murat Bey," diye seslendiğimde aniden durdu ve bana döndü. Koşar adımlarla yanına ulaştım. "Mirza'nın kafa darbesi, hafıza kaybına yol açmaz değil mi? Beni unutmaz."
"Şu an için bir şey söylemek zor, uyandığında göreceğiz bunu." Yeniden gitmeye yeltendiğinde kolunu tutup engelledim.
"Beyin kanamasının ciddi sonuçları olacağı söylendi, göğsündeki yaradan daha önemliymiş. Uyanmama durumu var mı?" Gözlerimi adamın yüzüne dikmiş öylece cevap vermesini beklerken adam yutkundu, kolunu ellerimden kurtarıp uzaklaştı. "Şu an için her şey şaibeli."
"Anladım. Teşekkür ederim." Mirza'nın kafa darbesi yoktu. Yalnızca göğsünden kurşun yarası vardı ve bu adam onun doktoru olmadığı gibi doktor da değildi. Gitmesi için izin verdiğim esnada az önce kalkmama yardım eden korumayı sessizce yanıma çağırdım.
"Adamı takip etsinler, Fatih'e haber ver aşağıda bekliyordu. Tehlikeli bir durum olduğunu ve yakalanmasını söyle, adam gerçek doktor değildi." Arkamı dönüp hızla Mirza'nın odasının önüne gittiğimde kapalı perdeleri görmek sinir seviyemi arttırmış paniğimi tavana vurdurmuştu. Hızla içeri girilen bölgeye girdim ve kapıyı açtım. Yeteri kadar camın ardında kalmıştım, onu yakından görmemin zamanı gelmişti. Perdelere dokunmadan usulca yatağın kenarına gittim ve ona dokunmamaya özen göstererek yatağın kenarındaki kırmızı sandalyeye oturdum.
Gözlerim saniyede bir kapıya dönerken parmaklarım dizkapaklarımı kavramış stresle ritim tutuyordu. Sanki her an kapı açılacak ve içeri tehlikeli adamlar doluşacakmış gibi hissediyordum. Mirza savunmasız bir halde karşımda yatarken ve ben onu koruyamayacak kadar silahsızken endişelenmem gayet normaldi. Silahın olsaydı ne olacaktı? Kullanacak mıydın?
"Kahretsin!" Başım önüme düşerken elimi yüzüme siper edip zihnimdeki ihtimalleri savuşturmaya çalıştım. "Beni getirdiğin hale bak silah kullanıp seni korumayı düşünüyorum! Ben ya ben!" İsyan değildi bu, ona isyan edemezdim ama içinde olduğum durum o kadar karmaşıktı ki kendime inanamıyordum. "Bir de hiçbir şey olmamış gibi uyuyorsun! Günlerdir uyuyorsun Mirza, hani uykun derin değildi? Yalancı." Ona dokunmak istiyordum ama burada olmam bile tehlikeli olduğu için o kadar ileri gidemiyordum. "Her şey mahvoldu. Diyordun ya hani, mahvettin beni, diyordun ya bana. Asıl sen beni mahvettin." Vurulduğu an zihnimde silah sesiyle birlikte canlandı ama bu sefer hayal değildi, gerçekten silah sesi duymuştum. Kulaklarımı hızla kapatırken ayağa kalktım ama ne yapacağımı bilmediğimden hareket edemedim. Telefonum yoktu, kimseden haber alabilecek bir pozisyonda değildim ve Mirza ile odanın içinde gerçek anlamda savunmasızdık. Ya ona bir şey yaparlarsa? Koşarak pencereye yaklaştım ve perdeyi arayıp ne olduğunu görmeye çalıştım. Açı yüzünden işim zorlaşmıştı. Neden etrafta kimse yoktu? Korumaların hepsi gitmiş miydi? Emirleri yanlış anlama gibi huyları vardı sanırım çünkü ben takip edin derken hepsini kastetmemiştim!
Ne olduğunu anlayabilmek adına odadan çıktığımda çoğalan silah sesleriyle özel bölgeye geri döndüm ve kapıyı kapatıp Mirza'nın yattığı odaya girerek kapıyı arkamdan kapatıp kenarda duran komodini önüne çektim. Sanki kapıya dayanacak kişi komodini tek hamlede aşıp içeri giremezdi! Allah'ım çıldırmak üzeyim!
"Uyuyacak zamanı buldun çünkü!" Çirkefliğin tam sırasıydı zaten! Canıyla cebelleşen adama saydırmak ne işime yarayacaksa odanın içinde panikle dolanırken ona ters bakışlar atıyordum. Benim yüzümden ona bir şey olursa kendimi öldürürdüm. Yaşamak diye bir ihtimal kalmazdı direkt peşinden giderdim. "Seni özledim! Kahretsin seni çok özledim uyan artık!" Ayağımı sitemle yere vurduğumda iki el ateş sesiyle az önce oturduğum sandalyeyi kucaklayıp sertçe yere fırlattım. Panik anında daha işlevsel olduğumu da böylece görmüş olmuştum. Bu sevdiğim adamı korumak için verdiğim bir mücadeleydi, onun için her şeyi yapardım.
Sandalyenin bacakları düşmenin etkisiyle çatırdadığında bir su gibi durulmuş halde Mirza'nın uyuyan bedenine döndüm. "Kahretsin Mirza!" Çatlayan sesim peşinden gözyaşlarımı getirdiğinde adrenalinin içimde oluşturduğu mide bulandırıcı his yüzünden kusmak üzereydim. Onu anlıyordum, beni koruduğu için kızmayı planlarken onu anlamam çok saçmaydı ama anlıyordum işte! Kahretsin ki ona zarar gelme pahasına canımı verebilecek durumdaydım ve ona beni koruduğu için kızamazdım çünkü aynı durumdaydık ve ben sadece onu düşünüyordum!
"Sana hesap sormama bile izin vermiyorsun! Hep haklısın hep! Nefret ediyorum senden! Uyandığında elimden çekeceğin var inan bana var!" Eğilip sandalyeyi bacaklarından tutarak duvara doğru savurdum ve bir tanesinin bile olsa kırılması için aynı işlemi tekrarladım. "Sana anlatacağım o kadar çok şey var ki şimdi anlatsam duyar mısın emin değilim o yüzden boşu boşuna ağzımı yormak istemiyorum! Ben kendini anlatan biri de değilim üstelik! Sessizlik yasasını uygularım, sadece en yakınlarım çoğu şeyimi bilir. Hayatıma girdiğin andan beri yapmam dediğim her şeyi yaptım ya! Âşık oldum, kollarında hıçkıra hıçkıra ağladım, evlilik bile düşündüm! Gelinliğin içinde çok güzel olacağımı bilmeme rağmen evlenmek istemezdim sen geldin bana sinemada evlenme teklifi ettin!"
"Mina."
Nihayet elimde kalan iki çubuğu avcumun içine sabitledim. "Sırası değil şimdi dur!" Çubukları avcuma oturtup kılıç gibi önüme doğru tuttum ve kapıya yürümeye başladım ancak adımlarım birkaç saniye sonra durmuştu. Elimde çubuklarla Mirza'ya döndüğümde yarı açıkgözlerle buhar olmuş maskesinin ardından bana baktığını görmek çubukların yere düşmesine sebep oldu. "Mirza," dedim her harfi titreten sesimle. Serum takılı olan kolunu kaldırarak maskeyi çıkartmaya çalıştığında acıyla inledi çünkü yarası o taraftaydı. Panikle yanına koşup maskeyi kafasına doğru çekerek hasret kaldığım yüzünü açığa çıkardım. Oniks karası gözleri geri dönmüştü ve ben şu an yeri olsa oturup şükür namazına dururdum. "Mirza. Şükürler olsun Mirza uyandın." Oturacak sandalyem kalmadığı için ayakta durmuş ona doğru eğilmiştim ama yine de çok yaklaşmamaya çalışıyordum. "Uyandın! Senin güçlü olduğunu, bu yarayı hemen atlatacağını söylemişlerdi sonra sen üç gündür uyuyunca ben sinirlendim. Çok sinirlendim çünkü yalan söylüyorlar sandım. Ellerimde kanın vardı çok saçmaydı, Doğan beni eve götürdü. Ben yokken uyanırsın diye korkmuştum ama ben gelince uyandın. İyi ki de geldim, ben olmasam yanına giren çıkanın haddi hesabı yoktu. Korumalar adamın peşinde silah sesi duydun mu bilmiyorum ama sanırım dışarıda çatışma gibi bir şey oluyor." Yerinden kalkmaya çalışınca ilaçlar yüzünden güçsüz düşmüş bedenini yatması için zorladım. "Ne yapacaksın ki bu halinle acaba? Silahın da yok! Cengâver misin sen her şeye atılıyorsun?" Hem ağlıyor hem konuşuyor hem de saçlarını okşuyordum. Bence mikropların bulaşmadığı tek yer saçlarıydı. Saçları olmalıydı çünkü ona temas etmem şart olmuştu!
"Sarılacaktım," dedi kısık ve zar zor çıkan bir sesle. Yaşlarım açıktaki tenine düştüğünde istemsizce hıçkırdım. "Sarılamam, mikrop kapar yaran. Yaran çok büyükmüş, ciddiymiş. Burada olmama gerek ama seni korumam gerekiyordu o yüzden girdim içeri yoksa günlerdir camdan izledim seni. Çok zordu!" Şu an söylenmenin sırası değil Mina!
"Sikerler mikrobunu, sarıl bana sevgilim." Eli elimi bulduğunda temas bağımlısı yanım daha fazla dayanmadı ve tek dizimi yataktaki boşluğa yaslayıp ona doğru eğilerek başımı boyun girintisine yaslayıp kolumu sargısız yerden bedenine doladım ve sessiz iç çekişler eşliğinde ağlamaya başladım. Boş kolu sırtımı bulmuş, parmakları ağır ağır saçlarımı sıvazlarken gözyaşlarım tenine karışıyordu. İlaç kokusuna karışmış kendine has elma ve nane kokusu beni sakinleştirmiyor aksine daha beter ağlatıyordu. "Sensiz ne yapacağımı bilemedim! Çok korktum, çok!"
"Şışt, tamam." Beni sakinleştirmeye çalışan sesi o kadar yorgundu ki kendime bu davranışım yüzünden kızdım ve geri çekilmeye çalıştım ama beni engelledi. "Sorun yok, uyandım."
"Kahretsin Mirza beni mahvettin!"
"Her şey yoluna girecek, iyi olacaksın."
"Vurulan sensin, benim için endişeleneceğine kendin için endişelen!" Dudaklarını saç diplerimde hissettiğimde ruhuma yayılan sıcaklık titrememi durdurmaya yetmişti. İçimi çeke çeke geri çekildim ve suratına daha yakından baktım. "Dışarıda bir şeyler oluyor, seni korumam gerek."
"Sandalyeyi o yüzden mi parçalıyordun?" Kıvrılan dudaklarını öpmek için yanıp tutuşsam da başımı sallamakla yetindim. "Silahım yoktu ben de kendi silahımı yaptım. Levyeyle nakavt etmişliğim var, biliyorsun."
"Sormaya korkuyorum," dedi sessiz bir nefesi dudaklarından bıraktığında. "Eskrim veya kılıç dersi almış olabilir misin?"
"Tarih dizileri izlerken kılıç kullananları görünce heveslenip kendime kılıç almıştım. Levent'le arada savaşıyorduk." Güçlükle güldüğünde gözleri kısılmış başı iki yana sallanmıştı. "Her seferinde şaşırtıyorsun."
"Kaya Bey!" Odanın kapısını açmaya çalışan ama engelle karşılaşan her kimse dışarıdan panikle Mirza'ya sesleniyordu. "Odanın kapısı kilitli, içeride biri olabilir!" İçeride biri vardı ama düşman değildi, bendim. Mirza'nın sevdiği, koruyucusu, yoldaşı, limanı, gökyüzü...
"İnsanları panikletmeden kapıyı açsan iyi olur," dediği anda kapı sertçe açıldı ve komodin yatağın önüne doğru sürüklendi. Bak, düşmanı kesin engellerdi bu konsol! Kes ya! Ben o an ne düşündüğümü biliyor muydum? Elime gelen ilk şeyi koydum işte, ne yapsaydım Mirza'nın yatağını mı dayasaydım kapıya?
Başım Mirza'nın boynundan ayrılıp kapıya döndüğünde bize bakan bir ordu insanın şaşkın bakışlarıyla karşılaşmak beklediğim son şey olabilirdi. Altı takım elbiseli koruma, iki doktor ve en önde Doğan!
"Yenge?" Omuzlar rahatlamayla çöktü, korumalar odadan çıkıp eski yerlerine dönerken doktorlar Doğan ile birlikte içeri girdi. "Uyanmışsın! Şükürler olsun kardeşim!" Doğan yanımıza yaklaştığında artık kolumu Mirza'dan ayırıp doğruldum ve onun şükür dolu rahatlamış gözlerle Mirza'ya bakışını seyrettim. İlk defa Kaya ya da abi dememiş, gerçek yaş farkına uyumla 'kardeşim' demişti.
"Uyanmanıza sevindik Kaya Bey. Şimdi izin verirseniz kontrolleri yapmamız gerekiyor." Doktorun bana çevirdiği gözlerine boş bakışlarla karşılık verdiğimde Mirza'nın elini sımsıkı tuttuğumu fark edip istemeden de olsa geri çekildim. Doğan beni usulca yanına çekip odanın bir köşesine sürüklerken gözüm bizi seyredip ne olduğunu anlamaya çalışan ama bir yandan da doktorların sorularına cevap veren Mirza'daydı.
"Silah sesleri duydum, o adam sahte doktordu değil mi?"
"Korhan söyledi, adamla karşılaşmışsın."
"Evet," dedim fısıldayarak. "Önlüğünde beyin cerrahisi yazıyordu. Murat'tı adı tabii sahteydi orası kesin. Ne oldu? Yakalandı mı?"
"Hayır," dedi Doğan odayı gözleriyle hızlıca tararken. "Kaçmayı başardı ama yalnız değildi, koruma vardı yanında."
"Yaptıran kişi olabilir mi diyorsun?"
"Bilmiyorum, öyle olsa neden bizzat yanına girip kendini tehlikeye atsın yakalanma ihtimalini hesaba katmalıydı. O kadar aptal mı?"
"Belli ki aptalmış çünkü benimle karşılaştı, karşılaşmaması gereken ilk kişiyle." Doğan düşünceli bir ifadeyle sakallarını sıvazladı. Ona sormak istediğim soruları sonraya ertelememi gerektiren bakışları nihayetinde bana döndüğünde düşünme aşamasının bittiğini anlamıştım. "Kaya'nın buradan çıkması gerekiyor. Güvenli bir yere geçmeliyiz, bulunmayacağı bir yere."
Kolunu bile kıpırdatamayan adamı hastaneden nasıl kaçırabilirdi? "Ama daha iyileşmedi, doktorlar izin vermez."
"İyileşmedi ama uyandı, bu da bir şeydir ve harekete geçmemiz lazım. Hastaneyi buldular, odasına kadar girdiler artık güvende değil." Maalesef haklıydı, burası çok göz önündeydi ve onun iyileşene kadar geride kalması gerekiyordu. Başımı sallayıp onayladım, ne yapacaktım başka?
"Durumu nasıl?" Doktorların yanına döndüğümüzde aynı anda ağzımızdan çıkan soruyla bakışlar üzerimize kitlenirken elim yine elini bulmuş, parmaklarını parmaklarıma kenetlemiştim.
"Yara iyileşmeye dönmüş, herhangi bir belirti de görünmüyor tedaviyi aksatmazsa iç organlardaki hasar da hızla iyileşir." Rahatlayarak sönen ciğerlerim çöken omuzlarımla birleşmişti. Başımdaki ağrı ve mide bulantım artış gösterse de hiçbirini belli edecek durumda değildim. Doğan Mirza'nın hastaneden çıkması gerektiğini doktorlara anlatırken ben sakince yataktaki boşluğa oturdum ve uyuklayan gözlerine baktım. İlaçlar sert yüz hatlarına çocuksu bir sersemlik yerleştirmişti, gözlerinin gözlerime değmesi dudaklarımı kıvırdı. Dünyanın en mutlu kızı ben oldum!
"İyiyim," dedi başparmağı elimin üstünü usulca severken. "Öyle bakma."
"Nasıl bakıyorum?"
"Ben uyurken tek kaşımı tıraş etmişler de hala yakışıklı olduğumu düşünüyormuşsun gibi." İstemsiz kahkaham yaşlarımla aynı anda dudaklarımdan döküldüğünde sarsılan omuzlarıma hâkim olamadım. "Seni çok özledim," dedim kıkırtılarım arasından. "Tahmin edemeyeceğin kadar çok."
"Biliyorum," dedi gözleri yüzümün her noktasında aynı hasretle dolandığında. "Duydum." Elimi kaldırıp dudaklarına doğru getirdi ve üzerine uzun, sıcak bir buse kondurdu. Öpücüğü bitse bile dudaklarından ayırmadan öylece bekliyordu. Kara gözlerine baktım, bir daha kehribar halini görmek istemiyordum. Ona en çok bu ton yakışıyordu, karanlık güçlü ve oniks kadar zifiri...
"Sana bir iyi bir kötü haberim var sevgilim," dedim parmaklarım yüzünün hatlarında usulca dolandığım esnada. "İyi haber, gözlerin esasında annenin gözlerine benziyor. Kötü haber ise o ton sana hiç yakışmıyor. Kaya'nın gözleri kara olmalı."
Elimi dudaklarından ayırdı, çenemi usulca tutup kendine yaklaştırdığında yüzlerimiz karşı karşıya gelmiş gözlerimiz direkt birbirine kenetlenmişti. "Seni seviyorum," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. Onları kavuşturan ben oldum, hafif bir atakla vuslata sarıldık. Ondan ayrılmak benim yıkımım olurdu ve ben o enkazın altından kolay kolay kurtulamazdım.