9. DARMADUMAN

2056 Kelimeler
Haziran/2018 Mirza Acı yok. Zerresini bile hissetmiyorum. Fiziksel acıları hissetmeyeli çok uzun zaman oldu, aldığım eğitimler bedenimi dirençli kılarken ruhum bu yaşıma kadar alabileceği her darbeyi almış ve çelikten bir zırha dönüşmüştü. Mina'nın çığlıklarını ve hıçkırıklarını duyana kadar böyle olduğunu düşünüyordum. Oysa hissedecek daha çok duygum varmış. Ben daha çok hırpalanacak, yıkılacak, çaresizce sevdiğim kadının haykırarak göğsüme kapanışını ve gözyaşlarını yaralı bedenime akıtacağına bizzat şahit olacakmışım. En acısı da onu teselli edemeyecek, saçlarını okşayıp her şeyin güzel olacağını söyleyemiyor olmamdı ve ben bilincimi yitirip sesleri geride bırakmadan önce yalnızca onu hissetmiştim. "Gitme, gitme, gitme. Beni bırakma, yalvarırım bırakma." Onu bırakmak... Gözlerini bir daha görmemek üzere gitmek... Yeşil gözleri aidiyetimi, gülümsemesi varlığımı, gözyaşları acizliğimi simgelerken ben onu nasıl bırakır, gidebilirdim? Gideceksem bile onu bu halde bırakarak gitmek sevdama yakışmazdı. İnsan sevdiğini gözyaşları içinde bırakıp giderse, o sevdanın ne anlamı kalırdı? Kollarının bedenimden ayrıldığını, sayıklayarak benden uzaklaştırıldığını hissettim. Bedenim yokluğuyla boşluğa, ardından sert bir zemine düştü. Fiziksel acının hükmü Mina'nın sessizliğiyle yerini ruhsal acıya bıraktı. Yaralanmış mıydı? Özellikle bunu engellemeye çalışmış, tek bir saç teline zarar gelmesin diye uğraşmıştım. Bilincim kaybolmadan önce beni sakinleştirmek ister gibi iyi olduğunu söylemişti ama şüphelerim artıyordu. Ya yaralanmışsa ve bunu bana söylememişse? Göğsümde bir basınç var, iç organlarıma doğru uzanan keskin bir basınç. Zihnimde sesler yankılanıyor, uğultular artıyor ve içine doğduğum karanlığın tam ortasında yapayalnız kalıyorum. Geçmiş önümde, bugün belirsiz bir perdenin arkasında ve gelecek çok uzakta. Yalnızlık esareti doğurmuş bekliyor, hava soğuk, yazın serin esintisi tenime çarpıyor. Önümde İstanbul'un en karanlık sureti var. Bir kâbus gibi yükseliyor boğaz ve onu baştan uca saran suları. Şehrin ışıkları sönmüş, geri dönüşüm dünyanın en sessiz karşılanışını yaşıyor. O karanlık beni elime silah aldığım ilk güne götürüyor. Büyük malikânenin giriş katındaki yemek salonunda Doğan ile oturmuş oyun oynuyoruz. Sıcak bir yaz günü, aylardan Temmuz. Vakit öğlene geliyor, ben on yaşında var ya da yokum. Babam ve amcam arkalarında büyük bir kutu taşıyan Vedat amcayla birlikte bahçeye giriyorlar. Gelişlerini görmeme rağmen yanlarına gitmeye yeltenmiyorum ama babam birkaç saniye sonra beni yanlarına çağırıyor. Füsun bahçenin bir köşesinde oturmuş bebeğiyle oynuyor, korumalara astırdığı salıncak yaz esintisiyle sallanıyor. Ben merakla babamın yanına gidiyorum. Belinden çıkardığı tabancayı elime tutuşturuyor, ağırlığı bileğimi aşağı çekiyor. "Vur şu kutuyu," diyor sertçe. Benden istediği şey o kadar saçma ki tabancayla kutuya dönene kadar kutunun kıpırdadığını fark etmiyorum. Tereddüt, korku, bir canlıya zarar verme endişesi içimi kaplıyor. Babam ensemde duruyor, amcam Acar soyunun devamını getirecek çocuğun ilk cinayetini işlemesini bekliyor. Doğan arkamda duruyor, Füsun merakla bana ve kutuya bakıyor. Beklentilere karşı kendi değerlerim savaşmaya başlıyor. Silahı ateşlemezsem babam çok kızacak ama ateşlersem ben kendimi asla affetmeyeceğim. Bu ikilemler uzadıkça uzarken babam öfkeleniyor, silahı elimden alıp kutuya acımadan peş peşe sıkıyor. Artık hareket etmeyen kutunun içini açıyorlar. "Gözüm görmesin seni!" Görmesin, mümkünse beni hiç görmesin. Unutsun, silsin dünyadan ama görmesin. O silah elime tutuşturulmasın, o kan akıtılmasın. O geceyi evde değil bahçede, kurulmuş salıncakta sallanarak geçiriyorum. Cezam dışarıda kalmak oysa benim için bir ödülden farkı yok. İngiltere'den döndüğüm ilk gün karanlığın içinde oturmuş beni nelerin beklediğini bilmeden yıllar önce ayrıldığım şehri seyrediyorum. Anılar beni kucaklıyor ve ben çaresizce bir kaçış arıyorum. Bir gece kulübünün karanlığını aydınlatan renkli ışıklarına karıştığımda vakit gece yarısını çoktan geçmiş. Ses zihnime yayılıyor, hareketli ve birbirine çarpıp duran insan bedenlerinin arasından sıyrılıp bar taburesine oturuyorum. Ağustos'un son günleri, hava inanılmaz derecede sıcak ve boğucu. Balousee'de, o rahatlatıcı mavi-yeşil rengi görme isteğiyle dolup taşarken barmenin önüme koyduğu kehribar rengi içkiden bir yudum alıyorum, kristal bardağı parmaklarımın arasında döndürürken kulağım barmenle iki sandalye ötemde oturan adamın konuşmasına takılıyor. "Yine geldi," diyor adam barmene hoşnutsuz bir tonla. "Her gece delicesine sarhoş oluyor, sonrada bir köşede sızıp kalıyor." "Arkadaşının numarası artık acil aramalarda ilk sırada, olay çıkardığı anda arıyoruz. Zararı yok aslında, sadece kendinde değil." Barmen elindeki bardağı kurulayıp rafa koyduğunda ikisi aynı anda piste bakıyor. "Sorun zararının olup olmaması değil ki, görünüşü. Çok pis, dağınık. Hele bakışları, geçen akşam yanlışlıkla göz göze geldik şerefsizim ürktüm." Bahsettikleri kişiye bakmak için başımı çeviriyorum. Kalabalığın içindeki yarı çıplak bedenlerin arasında bahsettiği görüntüye sahip tek kişi onlarca kişinin arasında buradayım diye bağırıyor. Rengi belli olmayan askılı elbisesi koyu bir renkle kaplı, dağınık saçları her hareketinde salınıyor. Kolları şarkının ritmine uyumla havaya kalkarken esrarengiz bir şekilde kıvrılıyor, bedeniyle eş zamanlı hareket ediyor ve ritme karışıyor. Eğer notaların bir sureti olsaydı o 'dağınık' diye tabir edilen bir kız olurdu. Kapalı gözleri, mimiklerden sıyrılmış bağımsız yüz hatlarıyla gölgelerin arasında kalıyor, suretine çarpan renkli ışıkların ötesinde bambaşka bir dünyanın tek kişilik sahibesi gibi kendine has bir intizamla salınıyordu. İzlendiğini anlamış gibi durduğunda, dans etmeyi bırakışıyla müzik değişiyor ve gözleri dünyaya geri dönmüş gibi açılıyor. Boş bakışları etrafı süzüyor, kaşları hafifçe çatılırken sabit bir hızla bara, oturduğum yere yaklaşıyor. "Geliyor, sakın dik dik bakma. Geçen gün ne olduğunu sen de gördün." "Küçücük bir kızdan korktuğuna inanamıyorum, kaç yaşındadır? On sekiz, on dokuz?" "Sen yine de bakma, olay çıkmasın." "Sence," diyor barda oturan adam barmene yaklaşarak. "Üzerindeki leke, kan mı?" Barmen cevap veremeden kız beyaz ışığın altında duruyor ve porselen bebekleri andıran duru yüzüyle barmene el sallıyor. Beyaz ellerine işlemiş kahverengi lekeler ışığın altında parıldıyor. Leke kollarına doğru uzanıyor ama bir noktada kesilip elbisesinden açıkta kalan beyaz tenine geçiş yapıyor. Kimse söylemese bile o lekelerin kan lekesi olduğunu anlamam zor olmuyor. Ben o rengi ilk gördüğümde sekiz yaşındaydım. O rengi kendi ellerime işlediğimde on bir, o lekeden kaçtığımda on iki, o lekeye geri döndüğümde ise yirmi dört... "Tekila," diyor çatallı ama bir o kadar duru olan sesiyle. "Yenile dediğimde yenile." "Küçük hanım," diyor barmen küçük bardağı kızın önüne doğru usulca ittiğinde. "Sanırım yavaş gitmeniz gerekiyor." "Ben nereden senin küçük hanımın oluyorum?" Kız çatık kaşlarıyla ters bir bakış atarak bardağı tek dikişte içip masaya vuruyor. "Yalı da yaşıyoruz da sen benim uşağım mısın? Ne bu samimiyet? Yenile aman yeniler misin?" Aniden kibarlaşıp gülümsediğinde gözlerini görmek arzusuyla yanıp tutuşmaya başlıyorum. Barmenin yenilediği ikinci bardağı tek yudumda içtiğinde kendini yanımdaki sandalyeye bırakıyor ve dirseklerini masaya yaslayıp yanaklarını kahverengi lekelerle kaplı avuçlarının arasına bırakıyor. Ayakları sandalyeden aşağı sarkmış sallanıyor, gözleri rafta duran içki şişelerinde itinayla dolanıyor. "Siz şimdi, buradaki bütün içkilerin isimlerini biliyor musunuz?" "Evet," diyor barmen sorunun ona geldiğini anlayarak. "Benim işim bu." "Sayabilir misin? Ama alfabetik sırayla say, karışık değil. Öyle çok sinir bozucu oluyor. Alfabetik sıra diye bir şey var ki alfabeye A'dan başlıyoruz. A'dan başlıyorsak saymaya da A'dan başlamalıyız. M harfli içki var mı sizde? Varsa denemek istiyorum, inşallah kötü değildir yoksa kusarım kusarsam bu kötü olur çünkü elbisemin kirlenmesini istemiyorum." Biraz durup soluklanıyor, düşünceleri her saniye değişip cümlelerini etkiliyor. "Var mı?" "Var," diyor barmen ve rafa uzanıp istediği şişeyi açarak ince uzun bir bardağa koyuyor. Mavi ile yeşil karışımı sıvının bardağa dökülüşünü büyük bir dikkatle seyrediyor, ilk yudumu yavaşça alıyor. Yüzü hafifçe buruşuyor ama içmeye devam ediyor. "Bir içki olsaydım bu mu olurdum acaba?" İçtiği şeyin tadını merak ettiğimden barmene aynısından bana da doldurmasını istiyorum. Önüme koyduğu bardaktan ilk yudumu aldığımda ağzıma yayılan şekerli tat birkaç saniye içinde mayhoş bir ekşiliğe karışıyor ve ikinci yudumda ferahlatıyor. Son yudumda ise bir bardak daha içmem gerektiğini fısıldamaya başlıyor. Barmen şişeyi kaldıracağı esnada durduruyorum onu. "Kalsın, onunla devam edeceğim." "Serttir ama rengine aldanmayın." "Kalsın." "İçkimi seven var," neşesiz sade kahkahası kulaklarıma dolduğunda başım yeniden ona dönüyor. Ellerini zevksiz bir neşeyle birbirine çarpıyor, ağır alkışı durulurken elini yüzüne örtüp bana dönüyor ama gözlerini görmeme izin vermiyor. "Bana ait bir şeyi seven ilk kişisiniz, pişman olmazsınız umarım." Duygudan yoksun çıkarmaya çalıştığı sesi bir o kadar hüzünlü ve durgun çıkıyor. Kendi dertlerim bir yana sıyrılırken göstermekten kaçındığı acısı ve ellerinin ardına saklanmış hikâyesi içime yerleşiyor, büyüdükçe büyüyor. Hiç tanımadığım bir kızın yarım yamalak gördüğüm sureti ve gizlenmiş ses tonuyla darmaduman oluyorum. Zaman kavramı zihnimin içinde Belleğin Azmi tablosundaki zaman olgusu gibi eğilip bükülüyor, esniyor, uzayıp kısalıyor. Anıdan anıya, en dibe gömülmüş olandan en yüzeyde durana kadar gidip geliyorum. Bir noktada bütün ipler Mina'nın yeşilin en güzel tonu olan gözlerinde bağlanıyor. Ona evlenme teklifi etmeye karar verdiğim ana sürükleniyorum. Gece yarısına birkaç dakika var, ısrarla pijama dediği ama asla pijamaya benzemeyen mavi şortu ve askılısını giyinip yatağa yanıma giriyor. Önce kendi tarafına yatıp yastığına yerleşiyor, ardından vazgeçip göğsüme siniyor. Bacaklarım çok fazla hareket edip uykusunda beni tekmelemesin diye bacaklarını kıstırırken kolu belime sarılıyor. "Hadi kelime oyunu oynayalım." Hevesli isteğine karşı çıkmak gibi bir niyetim yok ama onunla uğraşmak için itiraz eder gibi bir ses çıkartıyorum. "Hep sözel oyunlar oynuyoruz, biraz da sayısal oyunlar oynayalım." "Ben sevmiyorum matematik, sayılar çok saçma geliyor bana." İşaret parmağını hava kaldırıyor. "Bire bir dediğimiz için bir oluyor. Bire iki, ikiye bir deseydik; iki ile ikinin toplamı bir olacaktı sonuçta." Kurduğu mantık analitik düşünme yetimi çökertecek kadar delice ama ben gülmeme engel olamıyorum. "Gül sen gül, ben bir gün matematiği hepten bitirince görürsün gülmeyi." "Bitirirsin sen, inanım güzelim." "Oynayacak mısın oynamayacak mısın? Mızıldanacaksan hiç uğraştırma beni direkt uyuyalım, rüyamda oynarım ben oyunumu." "Oynayalım bakalım," diyorum dudaklarım efsunlu kokusunu baskın bir şekilde dağıtan saçlarına değdiğinde. "Başla o vakit." Oyuna başlamamı isteyip hevesle yerinde kıpırdanıyor, kollarımda şekilden şekle giriyor ve göğsüme bir öpücük kondurup oyuna başlıyor. "Pars." "Vahşi bir hayvan olarak geçiyor, kökeni Farsça." Oyun, benim söylediğim kelimelerin kökenlerini ve anlamlarını söylemesiyle oynanıyor. Kurallar basit, ben rastgele bir kelime buluyorum ve o her seferinde anlamlarını şaşırmadan söylüyor, yetmiyor kökenine kadar iniyor. "Süvari." "Farsça sözcük Orta Farsçada aynı anlama gelen asvār sözcüğünden evirilmiş ama esasında asb veya asp "at" sözcüğünden türemiş yani Farsça suvār "at binen, süvari" demek." "Merdümgiriz." "Farsça mardumgurēz "insanlardan kaçan" sözcüğünden alınmış." "Zemheri." "Arapça zamharīr "karakış, erbain" sözcüğünden alınmış. Keşke kış yerine zemheriyi kullansak, söylenişi daha güzel. Kış çok basit, üç yaşında bebek bile söyler." Her kelimenin üzerinde kurduğu hâkimiyet açıklamalarıyla beni hayrete düşürüyor. Hepsini bilmesi, detaylandırması öylesine ona has bir özellik ki ömrümün geri kalanında oturup onun kelime kökenlerini anlatışını dinleyebilirim. "Aşk." Duraksıyor, aldığı derin nefes göğsünü indirip kaldırırken hevesle kollarımdan çıkıp oturuyor ve bir şey anlatacağı zaman takındığı tavra bürünüyor. "Sarmaşık," diyor parıldayan Balousee gözlerini gözlerime kenetleyerek. Eliyle yataktan destek alıp kurtardığı bacağını diğer tarafıma atarak karnıma oturuyor. "Arapça 'şḳ' kökünden gelen 'işḳ' 'şiddetle sevme, şiddetli ve yakıcı sevgi' sözcüğünden gelir." Gülümsemesi yüzüne yayılırken yoğun duygularını belirten titrek bir nefesle parmakları yüzümü buluyor. "Arapça 'aşaḳa'dan gelir. Sarmaştı, sıkıca sarıldı ve âşık oldu, sözcüğünün mastarı. Süryanice 'āşaḳ' "karışma, haşır neşir olma, bir şeyle uğraşma" sözcüğü ile eş kökenli." Yıldızlar kadar parlak gözlerini kapatıp başını göğsüme bırakıyor ve kollarımın onu sıkıca sarmasına, birbirimize karışmamıza izin veriyor. Bir sarmaşık gibi dolanıyoruz. "Son bir kelime," diyor göğsüme sarmaşık gibi dolanmış halde uyuya kalmak üzereyken. "Müteyakkız," diyorum sırf onu biraz zorlamak adına. Bu kelimeyi nereden bildiğimi bile bilmiyorum ama Mina'nın hazır cevaplarla dolu ağzı refleksle açılıp bilememenin verdiği boşlukla kapanıyor. Kaşları çatılıyor, göğsümden kalkmaya çalışıyor ama onu engelliyorum. "Biliyorum aslında, bilmem gerek. Hatırlayamadım şimdi, dilimin ucunda ama çıkmıyor." "Başka bir kelime söyleyeyim," diyorum onu sakinleştirmek adına. Bulduğum zor kelime için kendime bir güzel sövüyorum çünkü Mina hala kıpır kıpır, göğsümden ayrılmaya çalışıyor. Rahat durmayacak, bunu biliyorum. "Olmaz! Söyledin bir kere! Ayrıca ben biliyorum ne olduğunu ama sadece dilimin ucuna gelmiyor, gerçekten!" "Sözlükten bakalım o zaman." "O hiç olmaz! Kopya çekmiş olurum ve ben kopya çekmem. Bulacağım az bekle, sus biraz düşüneyim bulunca söylerim sana." "Tamam," diyorum çünkü ısrar etmenin bir faydası olmayacağını biliyorum. Neyse ki göğsümden ayrılmıyor, parmakları kolumda ritim tutarken hafif bir mırıltı eşliğinde düşünüyor. Onu beklerken uyuya kalıyorum. Göğsüme bir kedi gibi sokulmuş sıcaklığını bedenime işlerken uykuya kalmak hiç zor değil. Hele kokusu ciğerlerime direkt sindiğinde bir bulutun üzerinde uyumakla eş değer hissettiriyor. Parmaklarım saçlarını usulca sever haldeyken ani kalkışıyla kendimi öne atıyorum ve hala kucağımdayken yatakta oturur pozisyona geçiyoruz. Ellerini omuzlarıma koyuyor, heyecanlı gözleri zaferle parıldıyor. "Buldum," diyor neşeyle. Saat kaç bilmiyorum ama bu kadar neşeli olmak için uygun bir vakit olduğunu sanmıyorum zira zihnim hala ayılmamış, uykunun içerisinde ama o hiç uyumamış gibi enerjik duruyor. "Uyanık durma, Arapça 'tayakkuz' sözcüğünden geliyor. Vezni falan da var ama açıklamak için uygun vakit değil, bildiğimi bil yeter. Nasıl unuttum bilmiyorum sanırım aklımı gerçekten başımdan alıyorsun. Her neyse sonuç olarak bildim, uyanık durmak demek. Oh, rahatladım ya!" Dudaklarımı hızlıca öpüp omuzlarıma bastırarak yatağa geri yatmama yardımcı oluyor. "Şimdi rahat bir uyku uyuyabilirim." Başını kalbimin üzerine götürüp kollarıyla bedenimi sıkıca sararak hiçbir şey olmamış gibi uykunun kollarına kapılırken ben onun bu hırsına istemsizce gülümsüyorum. Öylesine gerçek ve öylesine benim ki hep öyle kalmasını, zamanın çoğunda beni kelime oyunlarıyla çıldırtmasını istiyorum. Başı kalbimin üzerinde, kolları ve bacakları sarmaşık gibi bedenimde olsun. Neden sevdiğimi bilmediğim bütün özellikleriyle yaşamımın merkezine konuşlanan bu genç kadının oradan ayrılmaması için her şeyimi feda etmeye razıyım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE