10. UYANIŞ

2215 Kelimeler
Karanlık peşimden koşuyor, boğucu havanın içinden geçiyorum. Gözlerim saniyelik açıldığında gördüğüm tek şey loş bir ışık, kulaklarım ise hiçbir sese aşina değil. Düzenli düzensiz bir ritim içimde yankılanıyor, sesler saliselik hareketlerle değişiyor. Attığım her adım zihnimde sayısal karşılığına kavuşuyor, bugüne kadar alıp verdiğim nefeslerle 'ben' oluyorum. "Kahretsin Mirza!" Mina'nın en sevdiğim halini düşündüğümde gözümün önünde ilk canlanan hali 'kahretsin' diyerek söylendiği anlar. Mutluyken, sinirliyken, hazzın doruklarına ulaşıp arzuya kendini teslim ederken ve hüzünlüyken dilinde beliren bu kelimenin dışarı çıkışına bayılıyordum. "Sana hesap sormama bile izin vermiyorsun! Hep haklısın hep! Nefret ediyorum senden! Uyandığında elimden çekeceğin var inan bana var! Sana anlatacağım o kadar çok şey var ki şimdi anlatsam duyar mısın emin değilim o yüzden boşu boşuna ağzımı yormak istemiyorum! Ben kendini anlatan biri de değilim üstelik! Sessizlik yasasını uygularım, sadece en yakınlarım çoğu şeyimi bilir. Hayatıma girdiğin andan beri yapmam dediğim her şeyi yaptım ya! Âşık oldum, kollarında hıçkıra hıçkıra ağladım, evlilik bile düşündüm! Gelinliğin içinde çok güzel olacağımı bilmeme rağmen evlenmek istemezdim sen geldin bana sinemada evlenme teklifi ettin!" Yarı açık yarı kapalı gözlerim arkası bana dönük halde duvarı sandalyeyle parçalama çalışan Mina'nın söylenerek sandalyeyi yere fırlatışını ilaçların etkisiyle anlamlandırmakta zorlanarak seyrederken adı dudaklarımdan varla yok arası bir sesle çıkmıştı. "Sırası değil şimdi dur!" Elinde iki demir çubukla kapıya doğru yürürken yarı yolda uyanışımı fark edip durdu ve bana döndüğünde çubuklar gürültülü bir şekilde yeri boyladı. Şişmiş gözleri daha da irileşti, koşarak yanıma geldi ve gerçekten uyandığımı teyit etmek ister gibi direkt gözlerime baktı. Soluk almadan başladığı konuşması konudan konuya atlamasıyla yine soluk soluğa son bulduğunda ona sarılma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Zihnimdeki karanlıkta kaybolduğum esnada bile ben yalnızca onu istiyor, onu düşlüyordum. Uyanmışsam ona sarılmam doğru olandı ama o saçma bir şekilde mikroplardan korkuyordu. "Sikerler mikrobunu, sarıl bana sevgilim." Başı boyun girintime yaslanır, kolu sargılarıma dikkat ederek karnıma dolanırken gözyaşları çıplak göğsüme süzülmeye başlamış ve sessiz iç çekişleri sallanan bedenine eşlik ederken akıttığı her yaşla parçalara ayrılıyordum. Onu ağlattığım için en ağır cezalara çarptırılmalıydım. "Sensiz ne yapacağımı bilemedim! Çok korktum, çok!" "Şışt, tamam." Göğsümden kalkmaya yeltendiğinde sağlam kolumla bu hareketini engelledim. Sonsuza kadar sinemde kalabilirdi, yeter ki ağlamasındı. "Sorun yok, uyandım." "Kahretsin Mirza beni mahvettin!" Bunu iliklerime kadar hissettirecek bir tonda söylemesi ben uyurken yaşadıklarının yansımasıydı. "Her şey yoluna girecek, iyi olacaksın." "Vurulan sensin, benim için endişeleneceğine kendin için endişelen!" Bu mümkün değildi, olamazdı. Sahip olduğum bütün endişe ona yönelikti ve ölümün kıyısında bile olsam ben onun için endişelenmeye devam edecek iyi olması için elimden geleni ardına koymayacaktım. "İyiyim," dedim başparmağım elinin üstünü usulca severken. Doğan doktorla konuşmak için dışarı çıkmış, adamlar eski yerlerini almışlardı. İlgilenmem gereken onlarca şey vardı ve ben Mina'nın yanında birkaç saniye olsun tüm bunlardan uzak kalmak istiyordum. "Öyle bakma." "Nasıl bakıyorum?" Kaşları hafifçe çatılmış dudakları merakla büzülmüştü. Ağlamaktan şişmiş yeşil gözleri zihnimde canlananla aynıydı ama daha güzeldi. Islak kirpiklerinin yanaklarına düşen gölgesi ve kızarmış yanaklarıyla o bar taburesine oturup içkilerin alfabetik sıralamasını soran kızı andırıyordu. Her an M harfli içkiden sipariş edecek gibi bakarken muhtemelen hatırlamadığı anıyı hatırlatma gereği duymadan güldüm ve devam ettim. "Ben uyurken tek kaşımı tıraş etmişler de hala yakışıklı olduğumu düşünüyormuşsun gibi." İstemsiz kahkahası kulaklarıma şenlik şarkısı gibi doluşurken hem gülüyor hem ağlıyordu. "Seni çok özledim," dedi kıkırtılarının arasından. "Tahmin edemeyeceğin kadar çok." "Biliyorum," dedim gözlerim yüzünün her noktasında hasretin yoğunluğuyla ağır ağır dolandığında. "Duydum." Duymuştum, havaya savurduğu ama savrulurken bana doğru düşen her kelimesini duymuştum. Elini avcuma aldım ve dudaklarıma yaklaştırıp üzerine uzun, sıcak bir buse kondurdum. Öpmeden dudaklarımı teniyle kutsadığım esnada gözlerim büyülü yeşil gözlerinden ayrılamıyordu. Onu bakmak özlememi giderir sanmıştım ama işe yaramıyordu. Tenini hissetmek hasreti azaltır zannediyordum ama yetmiyordu. Sabit bir noktada, kıpırdamadan uyuyordum ve o hemen yanımdaydı ama ben onu çok özlemiştim. "Sana bir iyi bir kötü haberim var sevgilim," dedi parmakları yüzümün hatlarında usulca dolandığı esnada. Dokunuşu beni ele geçiriyor, ona teslim olmamı sağlıyordu. "İyi haber, gözlerin esasında annenin gözlerine benziyor. Kötü haber ise o ton sana hiç yakışmıyor. Kaya'nın gözleri kara olmalı." Elini dudaklarımdan ayırıp çenesini usulca tuttum ve bana doğru yaklaştırdım. Yüzlerimiz karşı karşıya gelmiş gözlerimiz direkt birbirine kenetlenmişti. "Seni seviyorum," diye fısıldadım dudaklarına doğru. Yetmeyecekti, ne kadar dile getirirsem getireyim asla yetmeyecekti. Her seferinde artacaktı bu his ve ben hakkıyla yansıtamayacaktım. O her parçasıyla teslim oluyor, sıkıca tutunuyordu. Sevgiyi ve sevmeyi biliyordu, mahrum bırakılmış olsa bile bir şekilde yansıtıyordu. Ben deneyimlemediğim bir duygunun içine düşmüştüm ve tek yapabildiğim ona sıkıca sarılıp her fırsatta dile getirmekti. "Seni seviyorum," dedi dudakları aşağı doğru büküldüğünde gülümseyerek ağlamasını bastırmaya çalışırken. Gözlerine dolan yaşları akmalarına izin vermeden başparmağımla yakalayıp sessizce sildim. Toparlanmaya çalıştığı birkaç saniyenin ardından yutkunarak doğruldu ve etrafı kontrol edip daha kısık sesle devam etti: "Seni hastaneden kaçırmamız gerekiyor." "Evet," dedim kısık sesle ama benimki bilerek olan bir şey değildi. Konuşurken bile yoruluyordum ve bu her daim dirençli olan bünyemi fazlasıyla sarsıyordu. İlaçlar kafamı allak bullak etmişti, hiçbir şey düşünemiyor harekete geçmek için adım atamıyordum ama neyse ki çevremde zeki insan sayısı çoktu ve başı da Mina çektiğinden sırtım yere gelmezdi. "Bunun farkındayım." "Seni çarşafa sarıp sedyeyle hastanenin camından aşağı sarkıtsak kameralara yakalanmadan çıkabiliriz ama bu fikri Doğan'ın kabul edeceğini sanmıyorum." Zeki insanların başını çeken Mina'nın zeki bir deli olduğunu bizzat hatırlatması iyi olmuştu. Sedyeyle camdan indirilmek nedir Allah aşkına? "Neden acaba?" dedim kendime hâkim olamadan alaycı bir ifadeyle. "Normal bir şekilde kapalı otoparktan çıkmak en mantıklısı ve sağlıklı olur diye düşünüyorum ma ciel." "İkinci seçeneğim oydu ama bence birincisi daha işe yarar. Ya biz kaçarken biri bizi görür ve takip ederse? O zaman nereye gittiğimizi bulabilirler ve saklanamayız. Sonra seni yeniden öldürmeye çalışırlar ve ben ikinci bir faciaya dayanamam." "Etrafımız korumalarla çevrili olacak." Endişelenmemesi için elini elimin içine aldım ama kaşları bu dediğimle daha çok çatılmıştı. Ne olduğunu anlamadan ayağa kalktı, elleri belinde odanın içinde aşağı yukarı dolanmaya başladığında kafasında dönüp duranların onu daha çok sinirlendirdiğine emindim. "Mina," dedim sakince. Konuştuğum anda hışımla benden tarafa döndü. "Korumalar yolda da peşimizdelerdi ama olduğun yere bak!" Sakinleşmek istercesine elleriyle yüzünü örttüğünde yatağın kumandasını elime aldım ve sırtı kısmını kaldırmaya başladım. "Ne yapıyorsun? Yatman gerekiyor." "Sakinleşmen, iyi olduğumu anlaman için yürümem hatta koşmam gerekiyorsa onu da yaparım ma ciel." Ellerini havaya kaldırıp teslim olduğunu belli ederken, "Tamam," dedi. "Sakinim, sorun yok. Seni buradan güzelce çıkaralım sonra bunu yapanı buluruz. Sakinim, sen yat şimdi dinlenmen gerek." Sakinim derken bile kendinden geçmeye müsait olduğunu belli ediyordu. Yanıma yaklaştı, elimdeki kumandayı alıp yatağı eski konumuna getirdi. "Mina, ben istihbaratın eğitiminden geçtim biliyorsun değil mi?" "Bunun konumuzla ne alakası var?" Üzerime örtülmüş pikeyi düzeltti, başucumdaki diğer komodinin üzerinde duran şişenin kapağını açıp plastik bardağa doldurdu ve ben su içmek istediğimi söylemeden bardağı dudaklarıma götürdü. Sudan küçük bir yudum aldığımda anlamasını ister gibi suratına bakıyordum. "Sıradan bir eğitim almadım, saha ajanlarıyla aynı süreçlerden geçtim." "Konunun nereye bağlanacağını hala anlamadım." Üç yudumu yavaşça içmeme yardımcı olduktan sonra dördüncü yuduma geçmeden yeterli olduğunu belirtircesine bileğini tuttum. "Demem o ki güzelim, bu kurşun yarası benim için önemli değil. Canım acımıyor, şu an ki tek sorun bana verdikleri ilaçlar çünkü düşünmemi engelliyorlar, onun dışında bedenimde herhangi bir sorun yok." "Bu konuyu seninle şimdi tartışmayacağım Mirza Kaya Acar." Sert ve keskin ses tonu ciddiliğini belirten koyulaşan yeşil gözleriyle birleştiğinde ne desem fayda etmeyeceğini anlamıştım. Doğan ve Fatih odaya girip kapıyı arkalarından kapattıklarında konu dağılmış dikkati onlara kaymıştı. "Ameliyathane asansörünü ayarladık, kimse binmeyecek hemen çatıya çıkacağız." "Çatıya mı? Çatıyla neden uğraşıyoruz ki direkt camdan sarkıtalım daha kısa sürer." Konunun onun düşündüğü yöntemle alakası olmadığını açıklamak bana düşüyordu zira ona uzaylı görmüş gibi bakan iki adam Mina'nın kurduğu plandan bihaberdi. "Helikopter pistine çıkacağız güzelim, onu demek istiyorlar." "Kaya'yı neden camdan aşağı sarkıtmamız gerektiğini açıklayabilir misin?" Mina açıklamak için Fatih'e döndüğünde ve planını harıl harıl anlatmaya başladığında kısa bir an ikisi de bu fikre sıcak bakar gibi olmuştu. Düşüncelerini pazarlamayı çok iyi başarıyordu ama söz konusu sarkıtılacak ve sedyeyle uçurulacak kişi bendim ve olaya müdahil olmazsam işler karışabilirdi. "İyi plan aslında kimse tahmin etmez ama Kaya'nın panik atağı var. Aşağı inene kadar kalp krizinden kalp krizine geçer." Panik atağım yoktu, sadece beklenmedik bir durum karşısında kalbim normal hızından fazla atıyordu ve sevdiklerimin başına bir şey geldiğinde sakin kalmak zor oluyordu. Bunun neresi panik ataktı? "Kurşuna siper olurken öyle görünmüyordu," dedi bana ters ve yandan bir bakış atarak. "Başımı öne eğerken gayet sakindi." Sakin? İndirilen camın ardından gördüğüm namluyla kalbim yerinden çıkmış saatte yüz bin kilometrelik yolu koşup geri gelmişti ve o an ki panikle reflekslerimi kullanıp onu korumayı akıl edebilmiştim. En büyük başarım buydu ve gördüğüm kadarıyla tek bir yara almamıştı. "Helikopteri seçelim biz yenge, havadan kaçmak daha az göze batar." "Aman," dedi burnunu kıvırıp kollarını göğsünde kavuşturduğunda. "Ne yaparsanız yapın!" Küskün bir tavırla bizden uzaklaşıp arkasını döndüğünde kulağının bizde olduğuna emindim. Gözümü ondan ayırmadan Doğan'a döndüm. "Sapanca'daki eve mi geçiyoruz?" "Şu an için güvenli yer orası, eşyalarını Tülin ablaya hazırlattık. Yengenin eşyalarını da Sinem hazırladı, Ünal alıp oraya getirecek. Önce helikopterle güvenli bir noktaya iniş yapacağız, ardından araba değiştirip gözden kaybolarak Sapanca'ya geçeceğiz." "Adamların sayısını arttırdık," dedi Fatih. "Kuş uçmayacak etrafınızda, sadece biz gidip geleceğiz onu da seyrek yapmaya çalışacağız ki takip edilmeyelim." "Doktor?" Bize dönmeden sorduğu soruyla Doğan Mina'ya döndü. "Hani bu adam ağır yaralı ya, yarasını kontrol etmek, serumunu değiştirmek için falan biri olmayacak mı yanında? Ben anlamam yaradan hastadan ne yapacağız orada? Ya durumu kötüleşirse? Mikrop kaparsa ben sarıldım mesela az önce ona, hepimiz pis kıyafetlerimizle açık yaranın yanındayız ya ters teper ve iltihap kapan yarasıyla fenalaşırsa? Ne yapacağım, Youtube'dan mikrop kapmış silah yarası nasıl iyileştirilir diye mi araştıracağım yoksa işe yaramaz korumaların ambulans çağırmasını mı bekleyeceğim? Ya da," dedi ve nihayet bize döndü. "Oturur ölmesini izlerim ne de olsa alıştım artık." "Güvenilir bir hemşire bulmaya çalışıyoruz ama bu durumda birini bulmak zor, başlangıçta Levent'ten yardım istemeyi düşündük." "İyi düşünmüşsünüz, Levent güvenilirdir. Kimseye yerimizi ötemez, yakalansa bile iradesi sağlamdır konuşmaz. Tabii inşallah yakalanmaz çünkü yakalandığı durumda sağ kalmaz diye düşünüyorum. Ne zaman gidiyoruz?" Bizimle mi konuşuyordu yoksa kendiyle mi emin değildim. Fatih ile Doğan'da emin olmayacak ki son sorusuyla birbirlerine baktılar. "On dakikaya çıkmamız lazım. Kaya sana kıyafet getirdik, onları giyinmen lazım." Bu halde hastaneden çıkamayacağım için mantıklı bir hareket olmuştu. Elindeki poşeti komodine koyduğunda üçümüz arasında tuhaf bir bakışma gerçekleşti. Kendim giyinemeyeceğim belliydi ama onlar tarafından giyindirilmek düşüncesi korkunçtu. "Aptallar," dedi Mina söylenerek. "Andaval gibi bakmayı kesin de dışarı çıkıp ayarlamaları yapın, ben giyindiririm." Lafını ikiletmeden odadan çıktıklarında az önce yatırdığı yatağı kaldırdı ve üzerimdeki pikeyi kaldırdı. "Erkekleri bazen gerçekten bok çuvalı gibi tekmeleyesim geliyor. İğneleyerek konuşuyorum suratıma tip tip bakıyorsunuz. Kimse de çıkıp demiyor ki haklısın Mina, korumalar hatalıydı!" "Sen sinirlendiğinde ne tepki vereceğimizi kestiremiyoruz." Poşetin içindeki eşofman altını ve tişörtü yatağa koyup ellerimi tutarak ayaklarımı aşağı sarkıtmama yardımcı olduğunda gözleri gözlerim hariç her yerdeydi. "Sinirlendiğinde çok güzel olduğunu söylemiş miydim?" "Ben ne dersem diyeyim sen beni anlamayacaksın, o yüzden susma hakkımı kullanıyorum." Eşofmanının paçalarını ayaklarımdan geçirip ellerinden destek alarak ayağa kalkmamı sağladı. Yeniden yatağa oturduğumda tişörtün kol kısmını yaralı taraftaki kolumdan dikkatle geçirdi. "Canın acırsa haber ver." "Acımıyor," dedim bilmem kaçıncı kez. Acımadığını anlatmak için ne yapmam gerekiyordu? Yarama parmak mı basayım? Tuz mu dökeyim? "Acı fazla abartılmış bir duygu." Eğer senden gelmemişse... "Sen bir de yaşatana sor," dedi tişörtü başımdan geçirip yarama değdirmeden indirmeye çalışırken. "Daha geniş bir tişört bulamamışlar mı? Aşağı inmiyor." "Kaslarımı hesaba katmamışlar demek ki," dedim sırf yüzünü güldürebilmek için işi dalgaya vurarak. Geri çekilip bedenimi süzdü. "Uyuduğun sürede kilo mu aldın sen?" "Sen zayıflamışsın," dedim gözlerim onun yaptığı gibi bedeninde dolaşırken. Uzanıp belini tuttum ve onu bacaklarımın arasına kıstırdım. "Belin incelmiş, kolların cılızlaşmış. Yanakların çökmüş." "Memelerin sarkmış, popon düzleşmiş falan da de bari tam olsun!" Gözüm göğüslerine, elim kalçasına inip gerekli kontrolleri sağladığında başımı iki yana salladım. "İki kısım da aynı. Göğüslerin hala dik, kalçan ise dolgunluğunu koruyor." Neredeyse göğsüme yapışacak kadar kendime çektiğimde burunlarımız çarpıştı. "Gözlerini benden kaçırma," dudaklarım pürüzsüz yanağına değdiğinde eli omuzlarıma çıkmıştı. "Bana arkanı dönme." Yanağından dudaklarına doğru yol aldığımda alt dudağına ufacık bir öpücük bırakıp devamını getirmeden geri çekildim. "Gözlerini görmediğim her an ziyandayım." "Ya ben? Ben gözlerini görmediğimde ne hissettim sence?" İçini çekerek alnını alnıma yasladı ve birkaç saniye o şekilde kaldı. "Mina değildim artık. Öyle bir kayboldum ki yıllardır kullanmadığım, nüfus cüzdanımdan sildirdiğim isme geri döndüm. Sen yoktun, ben öldüm ve Firuze oldum." "Firuze..." Hakkında öğrendiğim yeni bilgiyi belleğime kaydederken sildiği ismi gözlerine bakarak söylemek onu canlandırdı, göğsüme yaslı kalbinin hızla çarpmasına sebep oldu. "Mina Firuze Tokel." "Aslında Firuze Mina Tokel. Annem Firuze ismini çok sevdiği için öne koydurmuş ama onun dışında kimse bana öyle seslenmezdi. Herkes için Mina'ydım ama annemin Firuze'siydim. Avukat olduğumda ilk davam neydi, biliyor musun? İsim değiştirme. Firuze'yi hayatımdan öyle bir çıkardım ki canım can çekişene kadar hatırlayamadım." "Hazır mısınız?" Tekerlekli sandalye ile kapıyı açan Doğan söylemek isteyip söyleyemediklerimi yutmama sebep olurken Mina kollarımın arasından çıkıp kapıya döndü ve hiçbir şey olmamış gibi başını aşağı yukarı salladı. Duygularını ustaca bir maskeyle kamufle edip serumun takılı olduğu çubuğu dikkatle peşimden sürükledi ve oturmama yardım etti. Demiri ben, arabayı Mina sürüyordu. Sessiz koridoru aynı sessizlikle aştık ve açık halde bekletilen asansöre binip çatı katının tuşuna bastı. Helikoptere binip kulaklıkları taktığımızda Mina'nın gözleri etrafı kolaçan ediyor, herhangi bir durumu yakalamaya çalıyordu. Duygularını anlamak, düşüncelerini kestirmek zordu çünkü bu sefer bambaşka bir duvar örmüştü kendine. Bir perdenin arkasına geçmiş ruhunun ateşiyle oluşan gölgeleri yansıtıyordu ve anlamlandırmak baktıkça zorlaşıyordu. Detaylara indikçe yol şaşırtan bir bilmece gibi karmaşıklaşıyordu. Korkusunu, paniğini ve hüznünü göremesem bile hissedebiliyordum ama bunların ötesinde başka bir duygu daha vardı. Uyandığım andan beri bariz bir şekilde varlığını belli etse de apaçık ortaya çıkamıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE