1. Bölüm
Elif Soykan
Ben Elif Soykan, 27 yaşındayım. İnsanlar bana baktığında güçlü bir doktor görürler; beyaz önlüğüm, boynumda sallanan stetoskop ve kendinden emin yürüyüşümle… Ama kimse o gücün, yıllar önce bir enkazın altında yerle bir olmuş bir evin kalıntılarından çıktığını, kaybettiğim her şeyi göğsümde taşıyarak bugünlere geldiğimi bilmez.
Ailem öğretmendi. Aslen Vanlı değildik; babamın görevi nedeniyle oraya taşınmıştık. Ailenin küçük kızıydım; 15 yaşında bir ablam vardı. Babamın anne ve babası da bizimle gelmişti. Annemin anne babası ise, ben doğmadan çok önce ölmüştü, onları hiç tanıma fırsatım olmadı. Ama ailem bana hep sevgi dolu bir dünya kurdu; her gece masallar anlatılır, her sabah kahkahalarla uyanılırdı. Ben okulda hep başarılıydım. Öğretmen anne babanın kızı olmanın getirdiği sorumluluğu içimde taşır, zekamla övünür, çalışkanlığım için aferin alırdım. Kitapların arasında kaybolmak benim için bir sığınaktı; sayfaların arasında hayat bulurdum.
Sonra o gün geldi… 23 Ekim 2011’de Van depremi, hayatımı tamamen değiştirdi. Herkes bana o geceyi sorar, “Nasıl oldu?”, “Nasıl çıktın?”, “Ne hissettin?” diye. Ama ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Ne duvarların yıkılışını, ne annemin çığlığını, ne babamın son sarılışını… Gözümü hastanede açtım ve o andan önceki anılarım yoktu. O sessizlik, boşluk beynime kazındı. Ailemin enkazın altında kaldığını söylediklerinde bile hatırlamaya çalıştım ama sadece karanlık vardı, hiçbir şey yoktu.
O deprem, sadece ailemi değil, çocukluğumu, geçmişimi ve geleceğimi de benden aldı. Yetim kaldım. Yetimhaneye verildim hastanedeki işlemlerim bittikten sonra. O sessiz odalarda, geceleri sessizce ağlayan başka çocukların arasında hayata tutunmaya çalıştım. Kimsem yoktu artık. Bir ninemin sıcak sesi, bir dedemin dizine oturmanın verdiği güven, ablamla kavgalarımızın ardından gelen barışmalar… Bunların hiçbiri benim için mümkün değildi. Kimsesiz, sessiz bir yetim olarak büyüdüm.
Yetimhanede öğrendiğim en önemli şeylerden biri bağlanmamaktı. Kimseye güvenmemeyi, kimseyi beklememeyi, kaybetmekten korkmamayı öğrendim. Ama kalbimde, her zaman eksik bir parça vardı: Annemin sıcak kolları. O yüzden kendime hep bir söz verdim: Bir gün, başka çocukların, başka insanların canını kurtaracak, onları yalnız bırakmayacaktım. O karanlık anların içinde, bir ışık olacaktım.
Okul, benim sığınağım oldu. Kitapların sayfaları arasında kaybolmak, ders kitaplarının kokusunda huzur bulmak… Çünkü kitapların arasında kimse ölmezdi, kimseyi kaybetmezdim. Liseyi birincilikle bitirdim. Üniversiteye burslu girdim. Gündüz derslere, akşamları part-time işlere koştum. Kimseye muhtaç olmadan ayakta kalmak zorundaydım. Geceleri bazen kalem elimden düşer, başımı masaya koyar kalakalırdım; ama hep aynı şeyi fısıldardım kendime: “Dayan Elif, sadece kendin için değil, başkaları için de.”
Üniversitede tıp fakültesine başladığımda hedefim belliydi: İyi bir doktor olmak, insanlara yardım etmek, özellikle de kendi yaşadığım gibi acılar çekenlere dokunmak. Gönüllü doktorluk yapmaya başladım. Göçmen kamplarına, afet bölgelerine gittim. Orada gördüğüm her yara, her kayıp, içimdeki eski acıyı hatırlattı ama aynı zamanda kararlılığımı da artırdı. Kimse benim yaşadığım o korkunç yalnızlığı tatmamalıydı. Orada, insanlara yardım ettikçe, kendi yaralarımın yavaş yavaş iyileştiğini hissettim.
Tıp fakültesinden sonra herkes gibi bir an önce uzmanlık almak istiyordum. Ama TUS’a hazırlanmak kolay değildi. Ders kitaplarının içinde boğulduğum, sabahın ilk ışıklarına kadar çalıştığım sayısız gece vardı. Sabırla, azimle, bıkmadan çalıştım. O yorgun anlarda bile kendime hep aynı sözü verdim: Dayan Elif. Sadece kendin için değil, başkaları için.
TUS’a hazırlanırken, kalan her vaktimi yine gönüllü doktorluk yapmaya adadım. Özellikle göçmen kamplarına ve afet bölgelerine gidiyor, yaralı ve hasta insanlara destek oluyordum. O anlar benim için hem zorlu hem de anlamlıydı. İçimdeki sessiz acının, başkalarının hayatlarına dokunarak anlam kazandığını gördüm.
Aylar sonra TUS sonuçları açıklandığında, sevincim ve korkum birbirine karıştı. Cerrahi bölümüne yerleşmiştim ve atamam Hakkari Devlet Hastanesi’ne çıkmıştı. Hakkari… Çocukluğumun acısını bırakamadığım, zor coğrafyasıyla, yüksek dağlarıyla, sert ama gerçek bir yer… Korkmadım; aksine içimde tarifsiz bir sorumluluk hissettim. Çünkü o dağlarda, zorlukların içinde insanların bana daha çok ihtiyacı olacaktı. Belki, kendimi de orada bulacaktım.
Hakkari’ye gelişim unutulmazdı. Uçağın penceresinden baktığımda gördüğüm o uçsuz bucaksız dağlar sanki bana “Hoş geldin” diyordu. Havalimanından çıktığımda yüzüme çarpan serin rüzgar, eski bir dost gibi geldi. Göreve başladıktan birkaç gün sonra Sağlık Bakanlığı’ndan acil bir yazı geldi. Bölgede devam eden operasyonlar nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geçici sağlık desteğine ihtiyacı vardı. Hemen gönüllü oldum. Başvurum hızla onaylandı ve TSK’nın Hakkari Dağ ve Komando Tugayı’nın konuşlandığı Otluca Kışlası’nda görevlendirildim.
Artık cephede yaralanan askerlerin hayatını kurtarmak, dağ köylerinden getirilen sivillere ilk müdahaleyi yapmak benim görevimdi. Beni lojmana yerleştirdiler; küçük ama tertemiz, sade bir odada kalıyordum. Akşamları camdan baktığımda, karanlıkta parlayan yıldızlar bana cesaret fısıldıyordu. Sabahları üniformasıyla hazır bekleyen askerlerin arasına katılıyordum. Onların disiplinli, sert bakışları arasında, beyaz önlüğümle ben de buraya ait hissetmeye başladım. Otluca Kışlası’nda herkes gibi tek bir amaç için buradaydım: yaşamı savunmak.
Belki de hayat beni tam da olmam gereken yere getirmişti. Çünkü burada sadece başkalarının yaralarını değil, yıllardır içimde taşıdığım kapanmayan yarayı da iyileştirmeye başlamıştım. Ertesi sabah, üniformasını giymiş askerlerle selamlaştım. Onların kararlı bakışlarında gördüğüm azim, bana güç verdi. Hakkari’nin sert coğrafyasında ben de bu ekibin bir parçasıydım artık. Buraya, insanları hayata döndürmeye; belki de kendimi hayata döndürmeye gelmiştim.
Her gün zorluklarla doluydu; dağların soğuk rüzgarı, operasyonların yarattığı baskı, hayatla ölüm arasındaki ince çizgi… Ama ben buradaydım, güçlüydüm. Her müdahalede, her hayat kurtarışında, kendi içimdeki o sessiz karanlık biraz daha hafifliyordu. Kendi hikayemi yaşatan o karanlık gecede kaybettiğim ailesinin yokluğunu, burada bulduğum anlam ve görevle tamamlamaya çalışıyordum.
Beni güçlü yapan da tam bu oldu: Kaybettiklerimin yasını tutarken, başkalarının hayatına dokunmak; kendi yalnızlığımı başkalarının yanında olmakla iyileştirmek. Bugün, beyaz önlüğüm ve stetoskopumla, sadece bir doktor değil, hayata tutunan bir savaşçıyım. Ve her yeni güne, “Dayan Elif, sen yalnız değilsin” diye başlıyorum. Çünkü biliyorum ki, geçmişimde kaybettiklerim kadar, geleceğimde kucaklayacaklarım da var.