*
Başımda duyduğum hayalet sesler ve beynimde tepinen filler.
Her ikisi de aynı acıyı veriyordu, ağrısını hissettiğim kalbimde.
Büyük bir sızıyla kendiliğinden açılan gözlerimin görüş açısına giren ilk şey olmuştu.
Bana ifadesiz gözleriyle bakan Ulaş.
Gri gözleri üzerimde gezerken, gözlerimin açıldığını fark etmesiyle hafifçe kaşlarını çattı. Çatılan kaşlarını gördüğümde ise yeniden gözlerimi kapatıp uyumaya devam etmek istedim.
Çünkü ona ne bir açıklama yapacak bir halim ne de sözlerine karşı çıkacak bir gücüm vardı.
Tüm bedenim uyuşturulmuş gibiydi, tek istediğim başımın hemen altında ki yumuşak.. O an durdum.
Bilincim hemen başımın altında ki yumuşak şeyin neyden kaynaklandığını çözmeye çalıştı.
Hemen çok yakınımda bana bakan gri gözler ve bir arabanın içinde oluşumuz.
Başımın altında ki bu yumuşak doku ulaşın dizleriydi.
Hızla başımı dizlerinden kaldırmak için bir atakta bulunmuştum ki hemen beynimin içinde tepinen filler ve hala konuşmaya devam ettiğini duyar gibi olduğum hayalet sesler buna izin vermedi.
Bir saniye bile kıpırdayamadan gri gözlerin öfkeli bakışlarına maruz kalmaya devam ettim.
En son neler olduğunu hatırlamaya çalıştım fakat henüz uyanamamış zihnimle bunu yapamayacağımı fark ettiğimde bu isteğimden vazgeçtim. Evren yine oynamıştı benimle oyununu, gözlerimi açtığımda yine karşıma çıkarmıştı bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm gri gözlerin sahibini.
"Sen gerçekten de aptal bir ölü balıksın."
Duyduğum bu sesle eş zamanlı çatılan kaşlarım ve bununla beraber çoktan aralanmış dudaklarımla karşımda ki gri gözlerin sahibine bir cevap verdim.
"Sende o balıktan farksız tehlikeli başka bir balıksın."
Verdiğim cevap üzerine kaşlarının ortası gerilen Ulaş sabır diler gibi bir nefes aldı. Aldığı nefes yetmezmiş gibi bir süre yalnızca öfkesini kontrol altında tutmaya çalıştı.
"Yaptığımız anlaşmada kafana buyruk etmene dair hiç bir şey konuşmadık." Ulaş'ın bu sefer ki kurduğu cümle ilk kurduğu cümleye nazaran daha normal bir cümle olmuştu.
Çünkü aramızda ki iletişimi bilmeyen birine göre kurduğu ilk cümle anormal bir cümle sayılabilirdi.
Nihayetinde dudaklarım bu sefer kurduğu normal cümleye bir cevap vermek için aralandı.
"Yaptığımız anlaşmada birden bire ortadan kaybolacağına dair hiç bir şey konuşmadık."
"Ortadan kaybolmak mı? Her anınızda sizi izliyordum. Ama sen aptal olduğun kadar da biraz körmüşsün."
Ulaş'ın verdiği yanıtla beraber giderek çatılan kaşlarımla ona bakmayı sürdürdüm.
"Her tarafa iyice baktım ben, hiç bir yerde yoktun."diye cevap verdim olduğundan da yüksek çıkan sesimle.
Ulaş bana cevap vermek için dudaklarını yeniden aralamıştı ki artık kendine geldiğini düşündüğüm bedenim ve zihnimle hafifçe doğrulup ulaşın dizlerinden başımı kaldırdım.
Başımı kaldırdığım an nerede olduğumuza bakmak için etrafımı inceledim. Burası Alp Tekin'in deposuna yetişmeden hemen önce gördüğüm büyük bir Alaska ağacının yanıydı.
Anlaşılan hala depoya yakın bir yerdik.
Peki kimi bekliyorduk?
Hem bu araba kime aitti?
Aklım bir anlam karmaşası içinde boğulurken duyduğum mekanik ve hissiz bir sesle bakışlarımı ulaşa çevirdim.
"Eğer yetişmeseydik her şeyi mahvediyor olduğunu biliyorsun değil mi?" Ulaşın kulaklarımda yankılanan sesiyle aklımda parça parça beliren bir kaç kare zihnimde canlandı.
Silah sesleriyle karışan siren sesleri, yoğun bir kalabalık ve büyük çatışma.
Tüm bunlar sanki birden zihnimde birbirini tamamlayan parçalarını bulmuş, aklımda ki anlam karmaşasına bir son vermişti.
"Sendin değil mi?" Kaşlarımı çatarak öfkeyle Ulaş'a baktım.
"Alp Tekin'in yanına gitmeyeyim diye beni bayıltan sendin!"
O an tüm parçaların yerini bulduğunu fark ettim.
Hatırlıyordum artık.
Hemde her şeyi!
Ulaş yüzünde hiç bir ifadeyi değiştirmeden umursamaz bakışlarıyla sözlerimi onayladı.
"Nihayet uyandın."dedi sanki az önce bir masalın içindeymişim gibi.
Ulaş'ın verdiği yanıt zaten öfke ile dolup taşan hücrelerimi kabartırken, birde tüm taşların yerine oturduğunu fark edip Ulaş'ın beni Alp Tekin'in yanına gitmemden alıkoyduğunu hatırlamam. İşte şimdi taşan öfkemi daha fazla içimde tutamadım.
"Bana engel olmayacaktın! O pisliğin yanına bu kadar yaklaşmışken bana engel olmayacaktın Ulaş!" Öfkem tüm bedenimi ele geçirdiğinde artık hiç bir şey görmüyordum.
Hızla indiğim arabadan arkamda Ulaş'ı bırakarak o depoya doğru koşmaya başladım. Bir umutla içimde ki nefretini kusacağım o adamı göreceğin ihtimaliyle koşmaya devam ettim.
Ben koştukça daralan nefesim her ne kadar durmam için uyarı verse de bunu pek önemsemedim. Ta ki az önce beni bayıltan o güçlü kolun yeniden koluma yapışıp beni durdurmasıyla, yine o kolların sahibine yenilmiştim.
"Aklını mı kaçırdın sen? Ne yaptığını sanıyorsun? İkimizi de ifşa mı edeceksin?" Ulaş'ın ardı ardına sıraladığı sorular ve haddinden de çıkan yüksek sesi ilk defa kulaklarımı tırmalayacak kadar güçlü çıkmıştı.
"Alp Tekin'e ulaşmamı engellemeyecektin! Bırak kolumu gideceğim ben!"
Ulaş'ın sıkıca tuttuğu kollarımda ki ellerinden kurtulmak için bir atak yapmıştım ki Ulaş bu sefer boşta kalan diğer eliyle de kaçmamam için bir barikat oluşturdu.
Gri gözlerinde ilk defa öfkenin en koyu rengini esiri altına almış ateşten bir çember vardı. Sanki o gözlerine bakarsam eğer beni de yaktığı ateşin esiri altına alacaktı.
"Ben izin vermediğim sürece hiç bir yere gidemezsin! Bugün kafana buyruk ettiğin her hareketi görmezden gelmeye çalıştım! Ama bitti, sana gösterdiğim müsamahın son damlasıydı bu!"
Ulaş'ın her kelimesinden fışkıran öfke, yüzünde ki ifadeyle de birbirini tamamlıyordu. Ulaş kollarımda ellerini çekerek hemen bileğimden yakalayıp hızla beni arkasından yürütmeye başladı.
Attığı adımlar o kadar hızlı ve güçlüydü ki o yürürken ben koşuyordum.
Ulaş'a artık karşı çıkacak bir gücüm yoktu.
Ondan kurtulmak için vereceğim çabamın boşa gideceğini, zaten koşmaktan dolayı hala düzensiz atan kalp ritimlerimin ulaşa bir kez daha direnemeyeceğini bildiğim için beni arkasından sürüklemesine izin verdim.
Hem şu an Ulaş'a karşı çıkmak, hissettiği öfkesini arttırmaktan başka hiç bir şeye yaramayacaktı.
Ulaş hızla arabanın arka kapısını açarken gözleriyle emir verir gibi oturmamı işaret etti. Vakit kaybetmeden Ulaş'ın açtığı arka kapının koltuklarına yerleşirken artık düzensiz alıp verdiğim nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum.
Benim hemen arkamdan yanımda ki yerini alan Ulaş arabaya geçer geçmez kapıları kilitlemişti.
Yüzünde hala öfkeli olduğuna dair bir ifade vardı.
Gri gözlerini karşıya odaklamış, boş gözlerle etrafı incelemişti. Daha sonra anlamadığım bir nedene bağlı olarak bir kez daha kaşları çatıldığın da elini cebine atarak cep telefonunu çıkardı.
Hızlı hareketlerle adını okuyamadığım bir ismin üzerine basarak telefonu kulağına doğru götürdü. Bir kaç saniye bekleyişinin ardından nihayet kalın dudaklarını konuşmak için aralamıştı.
"Neredeyseniz işinizi bırakıp arabaya geri dönün!"
Ulaş kurduğu bu cümlenin ardından hızla telefonu kapattı.
Boş bakışlarıyla etrafı yeniden incelediğinde yüzünde ki öfkeli ifade bir gram bile değişmemişti.
On dakikaya yakın bir sürenin ardından sürücü koltuğuna yerleşen Fırat ve hemen sürücü koltuğunun diğer yanında beliren Yasin girdi görüş açıma. İkisi de yüzüne taktıkları siyah maskeyi indirmiş bakışlarını ben ve Ulaş'a çevirmişti.
"Neden apar topar gelmemizi istedin Ulaş? İşimiz yarıda kaldı, hemde en güzel bölümünde." Yasin'in dudaklarından dökülen bu cümleler aklımda belli belirsiz bir kaç düşüncemin olası ihtimalini düşündürmüştü.
"Cengiz'e teslim etmediniz mi adamları?"diye sordu Ulaş oldukça ciddi çıkan sesiyle.
"Evet ama-" Hızlı Yasin'in tamamlayamadığı sözünü keserek konuşmaya devam etti Ulaş.
"İyi ben yarın onlarla ilgilenirim, şimdi artık bir an önce buradan uzaklaşalım."
Ulaş son cümleyi kurarken bakışlarını bana doğru döndürmüştü.
*
Eve vardığımızda karanlık çoktan tüm etrafını siyahına boyamıştı. Yıldızlar bile bir kaç saat sonra gökyüzünde ki yerlerini almak için hazırda bekliyordu. Gerçi yıldızlar her zaman için gökyüzündeydi, gündüzleri yalnızca bulutların arkasına saklanıyordu. Bakışlarımı yalnızca içinde siyah rengi bulunduran gökyüzünden çekerek yol boyunca bir saniye bile gözlerini üzerimden ayırmadan bana bakan Ulaş'a çevirdim.
Yaşadığımız o olaydan sonra bana öfkeyle bakan ifadesi hiç değişmemişti. Ona göre bu yaptıklarım da ne kadar haksız olsam da kendimce oldukça haklı sebeplerim vardı.
Hem ben onun amacına ters düşecek hiç bir harekette bulunmamıştım aksine onunda Alp Tekine ulaşmasını sağlarken bu öfkesi nedendi?
Neden bir anda her şeyi mahvetmiş Alp Tekin'in karşısına çıkmamı engellemişti ki?
Aklımı karıştıran bu soruların cevabını öğrenmek hiçte kolay olmayacaktı bu defa çünkü Ulaş'ın bana olan öfkesi hemen geçecekmiş gibi görünmüyordu.
"Okyanus sen iyi misin?" Fırat'ın sorduğu soru üzerine bakışlarımı ona doğru döndürdüm.
"İyiyim neden sordun ki?"
"Dalgın gibisin, deminden beri sana sesleniyorum ama beni duymuyorsun. Hadi gel herkes içeri geçti, sen kapıda kaldın."
Fırat'ın sesiyle beraber toparlanıp hemen arkasından onu takip ederek salona geçtim.
Salonda tahmin ettiğim gibi yalnızca Yasin vardı.
"Bugün gerçekten de çok yoruldum." Yasin'in sesiyle beraber ardından Fırat ta sözlerini onayladı.
"Hepimiz gerçekten de yorulduk."diyerek Yasin'in sözlerini destekledi Fırat.
Fırat ve Yasin'e tüm bu olanların bir açıklamasını yapmalarını istememin tam zamanıydı. Ulaş'ta ortalıkta yokken en azından aklımda ki bir çok soru işaretine yanıt bulabilirdim.
"Ben size bir şey sormak istiyorum."
Kurduğum cümleyle beraber ikisininde bakışları anında bana doğru döndü.
"Tabi sorabilirsin Okyanus."diyerek oldukça sevecen çıkan sesiyle yanıt verdi Yasin.
"Bugün neden o depoyu-" Kurduğum cümle anında başka bir ses tarafından yarım kalmıştı.
Ulaş kapıda belirerek, özellikle yaptığını düşündüğüm bir hareketle bir işleri olduğunu söyleyerek Yasin'i de Fırat'ı da yanına çağırmıştı.
Nedense bu durum karşısında hiç şaşırmamıştım çünkü bu hareket tam da ulaşa göreydi, aklı sıra bu konuyla ilgili hiç bir bilgiyi öğrenmememi sağlayacak, beni merak ve içinden çıkamadığım soru işaretlerimle baş başa bırakacaktı.
Fakat bilmiyordu ki bende Okyanus Tekinsem istediğim bilgiyi öğrenmeden bu işin peşini bırakmazdım.
*
Ulaşın, Yasin ve Fırat'ı yanına çağırması üzerine hemen arkalarından benden onları takip ettim.
Ulaş, Yasin ve Fırat'ı mutfağa alırken arkalarında bıraktıkları aralıklı kapının arkasına yerleşip, ulaşın söyleyeceklerini merakla beklemeye başladım.
İlk konuşmaya başlayacak olanın Ulaş olduğunu düşünürken aksine ilk konuşan Yasin olmuştu.
"Geldiğimizden beri çok tuhafsın Ulaş, yüzünde neye, kime olduğunu bilemediğim bir öfke var. Sorun her neyse çok garip davranıyorsun." Yasin'in oldukça ciddi sesine karşılık Fırat'ta Yasin'i sözleriyle destekledi.
"Yasin haklı kardeşim, sende okyanusta bugün biraz garipsiniz. Bizim bilmediğimiz bir sorun mu geçti aranızda? Bu yüzden mi bizi arayıp apar topar arabaya çağırdın?"
Fırat'ın içinde benim de ismimi geçirdiği bu cümleyi zar zor duymuştum. Sesi daha kısık çıkıyordu diğerlerine göre.
"Hiç bir sorun yok,"dediğini duydum hemen ardından Ulaş'ın. "Bugünden itibaren bu konuyla tek başıma ilgileneceğimi söylemek için çağırdım sizi. Ayrıca bir daha bu konuyu kimsenin dile getirmesini istemiyorum."
"Zaten bizim de bugün bu olanları gidip kapı komşumuz Hazal'a yada bakkal Ahmet amcaya anlatmak gibi bir niyetimiz yok Ulaş."
Yasin'in dalga geçer gibi çıkan sesi karşısında her ne kadar Ulaş'ın yüzünü göremesem de kaşlarını çattığını tahmin edebiliyordum.
Bir süre içeriden bir ses duymadım, sanırım aralarında ki konuşma bitmişti.
Ses çıkarmamaya özen göstererek onları dinlediğim kapının arkasından çekilerek girişte ki büyük dolabın arkasına gizlendim. Birazdan dışarı çıkacakları sırada onları dinlerken yakalanma ihtimalimin böylece önüne geçmiş oldum.
Tam da tahmin ettiğim gibi bir kaç dakika sonra Fırat ve Yasin'in mutfaktan ayrıldığını gördüm. İçeride yalnızca ulaşın olduğunu bilerek adımlarımı kendimden emin bir şekilde mutfağa doğru attım. Attığım her adımda az sonra ulaşa söyleyeceklerimi toparlamaya çalıştım.
Mutfak kapısının önüne geldiğimde hemen köşede perdenin arkasında aralıklı siyah bir kapı dikkatimi çekti. Neredeyse bir kaç gündür bu evde kalmama rağmen daha yeni farkına varıyordum bu kapının. Büyük ihtimalle perdenin arkasında olduğu için görememiştim.
Aralıklı kapıdan geçerek Ulaş'ın yanında ki yerimi aldım.
Ulaş her ne kadar geldiğimi fark etse bile yanında yokmuşum gibi sigarasını içmeye devam etti.
"Şimdi de beni görmezden mi gelmeye başladın gri göz?"diye sordum alay dolu çıkan sesimle.
Ulaş kurduğum bu cümleye karşı hiç bir tepki vermeden sigarasını içmeye devam etti.
"Gerçekten ergenliğe yeni girmiş bir erkek çocuğu gibi trip mi atacaksın?"diye sorduğumda en azından kaşlarının çatılmasını bekledim. Fakat o, bunu bile yapmadı.
İfadesiz yüzünü hiç değiştirmeden kararlılıkla sona geldiği sigarasını içmeye ve bir tepki vermemeye devam etti. Sonunda sonuna geldiği sigarasını söndürüp paketten yeni bir dal çıkarmak üzereydi ki o an hızlı ve seri bir hareketle ondan önce davranıp paketinden bir sigara aldım.
Aslında amacım sigara içmek falan değildi yalnızca bir tepki verip vermeyeceğini anlamak için içmek mecburiyetindeydim.
Parmaklarım arasında ki sigarayı dudaklarıma doğru götürürken, daha doğru düzgün tutamayaşımdan belliydi bu konuda ki tecrübesizliğim.
Fakat sonunda amacıma ulaşmıştım, gri gözlerini nihayet bana çevirmişti Ulaş.
Hemde bu sefer hiç bir öfke barındırmayan ifadesiyle.
Dudaklarım arasındaki sigaranın ucunu yakmak için bir çakmak veya kibrit kutusu ararken ulaşın bana doğru uzattığı kibrit kutusunu fark ettim son anda.
Açıkçası bunu beklemiyordum.
Çok geçmeden Ulaş'ın uzattığı kibrit kutusunu elinden alıp dudaklarımda ki sigarayı düşürmemeye dikkat ederek kibriti yakmaya çalıştım. Fakat beceriksizliğime denk gelen o anın etkisiyle kibrit kutusunu çoktan yere düşürmüştüm.
Böylece bu konuda ki tecrübesizliğimi ve yeteneksizliğimi bir kez daha gözler önüne sermiştim.
Ulaş düşen kibrit kutusunu yerden almak için eğilirken az sonra avucuma bırakacağı kibrit kutusu için elimi öne doğru uzattım fakat Ulaş yine beni şaşırtarak çıkardığı bir kibrit çöpünü hemen yan tarafında ki alana sürterek ateşi yaktı. Kibritin yanmasıyla karanlık ortam birden aydınlandı. Ulaş'ın bana bakan gri gözlerini daha net gördüm.
Karanlık bu küçük alanda tek aydınlık yüzlerimizdi, bizi tanımadan dışarıdan izleyen biri için oldukça romantik bir an gibi görünüyordu.
Fakat dışarıdan göründüğü gibi değildi hiç bir şey, bunun en iyi kanıtı da ortak olan düşüncelerimiz ve hislerimizdi.
Sigaranın yanan ucuyla çektiğim ilk nefeste küçük çaplı bir öksürük krizine girmiştim. Ben öksürükler içinde nefes almaya çalışırken bir an da gözlerim Ulaş'ın gri irislerine takıldı.
Gülümsüyor muydu o?
Bunu anlamak için gözlerimi büyütüp derin bir nefes aldığımda, yanılmadığımı fark ettim.
İlk defa yüzünde ki o gülümseme sahte değildi, hem dudaklarında ki o gülümsemeyi inkar etse bile gözlerinin içi gülümsüyordu.
Bunu inkar edemezdi.
"İlk defa içeceğin tutuşundan belliydi zaten."
Sonunda Ulaş'ın duyduğum sesiyle derin bir nefes vermiştim.
Nihayet benimle konuşmuştu.
"Daha öncede bir kaç kez içmiştim, neden böyle oldu anlamadım."diye cevap verdim sözlerine karşılık. Ulaş bana inanıyormuş gibi başını olumlu anlamda salladığında aslında inanmadığı yüzünde ki o ifadeden de belliydi.
"Boyundan büyük işlere karışmaman gerektiğini küçükken öğrenmeliydin ölü balık,"
Küçükken öğrenmeliydin demişti Ulaş, küçüklüğüm dahil hayatım hakkında en ufak bir fikri yokken.
Ulaş sözlerinin ardından parmaklarım arasında ki sigarayı alıp çoktan söndürerek bakışlarını yeniden benimle buluşturdu.
"Merak etme, ben sana öğreteceğim."dedi.
Neyi kast ettiğini tam anlamadığım için "Neyi öğreteceksin?"diye sorma gereği duymuştum.
Aldığım yanıt ise çok farklı olmuştu bu defa.
"Her şeyi öğreteceğim sana,"demişti Ulaş. "Ama en başta sözümü dinlemen gerektiğini öğreteceğim. Başına buyruk hareket etmemeyi, gizlenmeyi, kaçmayı, yaşamayı, gerekirse nasıl ölmen gerektiğini bile öğreteceğim."
Bu cümleyi kurarken yüzünde oldukça kararlı bir ifade vardı.
"Peki ya öğrenemez, sende öğretemezsen?"
"O zaman da öğretmeyi, öğrenmeyi de öğretirim sana."
Kurduğu son cümlesi olmuştu bu Ulaş'ın. Ardından hemen nereden geldiğini tahmin edemediğim bir binadan büyük bir gürültü kopmuştu.
Kopan bu gürültünün ardından saniyeler içinde yüzlerinde endişeli bir ifadeyle Fırat ve Yasin gelmişti yanımıza.
Ben ne olduğunu anlamamış bir ifadeyle üçünden birinin bir açıklama yapmasını beklerken nihayet Yasin bir açıklama yapmak için dudaklarını aralamıştı.
"Sanırım Hazal,"diye fısıldadı Yasin hafif bir tonla.
O an dudaklarından dökülen isimle aklıma bu eve ilk geldiğim gün elinde kapla gelen o güzel genç kızı hatırladım.
Ben genç kızın yüzünü hatırlarken Yasin konuşmasına devam etti.
"Sanırım Hazal kendine bir zarar verdi. Gelen bu ses onun evindendi kardeşim."
Ben tüm bu olanları her ne kadar hala bu evin bir yabancısı olsam da anlamıştım.
Anlamadığım tek şey ise neden Yasin bu cümleyi kurarken bakışlarını yalnızca Ulaş'ın hiç bir duygu barındırmayan gözlerine bakarak söylediğiydi?
BÖLÜM SONU.♥