Bilinmezlik.
Durumum tam olarak böyleydi.
Hamit tarafından nereye götürüldüğümü bilmeden onun tarafından alı konuyordum. İşin ucunda Alp Tekine ulaşacağım düşüncesi ile hiç bir şey yapmıyordum. Elim kolum bağlanmıştı sanki. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi dahi bilmiyordum.
Sonunda Hamit'e ait olduğunu düşündüğüm arabasının önüne geldiğimizde hala tutuyor olduğu ellerinden kurtuldum.
"Nereye gidiyoruz Hamit? Ben seninle hiç bir yere gelmek istemiyorum." Verdiğim yanıt olduğundan da sert çıkmıştı.
"Alp Tekine ulaşmak istemiyor musun? Seni onun yanına götürüyorum."
"Sana hala güvenmiyorum, bu yüzden Alp Tekin'in adresini bana ver. Onunla tek başıma yüzleşmek istiyorum."
Oldukça kararlı çıkan sesim Hamit'in pekte umurunda olmamıştı. Hala sürdürdüğü inatlaşmayı devam ettirme tarafıydı.
"Bak biliyorum en son arabama bindiğinde kendini bir cehennemin içinde buldun fakat bu sefer sana istediğini vermek için arabama binmemi istiyorum. Seni Alp Tekin'in yanına tek göndermem! Bunu hatayı yıllar önce yaptım bu sefer yapmam Okyanus!"
Hamit bir kaç saniyelik nefes alışverişinden sonra konuşmasına devam etti.
"Beni sevmiyor, bana güvenmiyor hatta belki hala nefret ediyorsun benden. Ama ben yıllar önce ki Hamit değilim Okyanus. Değiştim inan bana."
Hamit'in sözleri aklımın karışmasına ve beni bilinmez bir sonsuzluğun içine sürüklerken şu an için yapmam gereken en doğru hareketin ne olacağını düşünmeye başladım. Hamit'in arabasına binerek Alp Tekine ulaşabilirdim. Bende Ulaş'ta amacımıza doğru ilk adımımız atabilirdik.
Fakat bunun tam tersini yaparsam, Hamit'le gitmeyi reddedersem amacımıza ulaşmayı bir kaç gün daha geciktirebilirdik.
Bakışlarımı son kez etrafta dolandırdım, gözlerim şu an için bana ne yapmam gerektiğinin en mantıklı cevabını verecek gri gözleri aradı. Fakat beklediğim o gözler, ihtiyacım olduğu anda beni yalnız bırakmıştı.
Bu yüzden böyle bir kararı tek başıma vermek zorunda olduğumu kendime bir kez daha hatırlatarak benden bir cevap bekleyen Hamit'e doğru döndüm.
"Peki gidelim,"
Hamit verdiğim yanıtla beraber hızla yolcu kapısını açarken ben ise hala bir umutla gri gözlerin sahibini görmek istiyordum. Fakat bir kez daha yanıldığımı fark ettiğimde ise vakit kaybetmeden Hamit'in benim içim kapısını açtığı arabaya yerleştim.
Boşuna bekliyordum belki de, gri gözlerin sahibi bugün yanımda olmayacaktı.
*
Hamit'le beraber süren bu yolculuğumuz daha çok onun konuşması benim de onu dinlememle geçmişti.
Daha doğrusu dinliyormuşum gibi yapmakla geçti dersem daha doğru olurdu.
Yol boyu durmadan konuşup kendini bana ifade etmeye çalışan Hamit'in arabasından inmemem için beni arabasında tutan tek geçerli sebebe tutundum.
O da tüm bu çektiklerimin sonunda Alp Tekine ulaşacağım gerçeğine.
Kim bilir bunca yıl hangi cehennemdeydi? Bana yaptıklarından sonra bir kez bile olsun vicdanı sızlamış mıydı? Beni teslim edip gittiği adamın yanına dönüp beni almak için geri dönmek istemiş miydi?
Çocukluğumu paylaştığım, aynı kandan olmasam bile onu yıllarca abim olarak gördüğüm, aynı yemekten yeyip aynı odada kalıp birbirimize masallar anlattığımız o iğrenç adam gerçekten de pişman olmuş muydu?
Olmamıştı, çünkü bu hisleri hissedemeyecek kadar merhameti yoktu.
Merhamet yoksunu bir adamdı o.
Ve ben geçmişin hala peşimi bırakmadığı o acıları sırtlanıp onun yanına gidiyordum.
Bugün benim bu halde olmamı sağlayan, geçmişte yaşattığı o felaketleri atlatmak için beş yılımı verdiğim dünyanın en tiksindirici adamın karşısına dikilmeye gidiyordum.
Ve bunu yaparken de gram korkmuyordum.
Çünkü yıllarca durmadan yaşamaya mahkum edildiğim bu duygu altında ezilmiştim.
Arabanın durduğunu ve Hamit'in bana seslenen sesini çok sonradan fark ettim.
"Sen iyi misin?"
Hamit'e bir cevap vermeden başımla onaylayarak yanıtladım sorusunu. Ardından hiç beklemeden arabasından indim.
Geldiğimiz depo tarzı bu ıssız yerde büyük bir kapının önüne dizili olan bir düzine adamdan başka kimse yoktu. Tabi içeridekilerinin sayısı dışarıda etrafı gözeten adamdan daha fazla olmalıydı. Belli ki alp tekin önlemini oldukça sıkı almıştı.
Derin bir nefes alıp adımlarımı bu devasa büyüklükte ki depoya doğru çevirdiğimde arkamdan Hamit'in de geldiğini biliyordum.
Fakat bu şu an hiçte umurumda değildi.
Tek isteğim bir an önce geçmişimi çalan o adamla yüzleşmekti.
Bunun delice bir şey olduğunu biliyordum, muhtemelen benim yerimde olan kimse değil alp Tekin'in karşısına dikilmek o yüzünü tesadüfen bile olsa hiç görmemek için dünyanın başka bir ucuna kaçardı.
Ama ben zaten bugüne dek yeterince kaçmıştım.
Alp tekine olan korkumdan değil belki ama onun yüzünden çektiğim acıdan, hayal kırıklığından, öfkemden, nefretimden, en önemlisi kendi kimliğimden bile kaçmıştım.
Deponun önünde ki bir yığın korumaların önüne vardığımı son anda kolumdan tutup beni durduran Hamit'le farkına varmıştım.
"Kapıyı açın, Alp'le görüşmek istiyoruz."
Hamit'in kurduğu cümle sonrası aralarında en iri yapılı olanı bir adım öne atarak karşımıza dikildi.
"Kim geldi diyelim patrona?"diye sordu. Tam o anda karşımda ki iri yapılı seyrek saçlı adama "Eceli geldi."demeyi planlıyordum ki son anda kendime hakim olup bakışlarımı kaçırdım.
"Hamit geldi deyin yeter."
Hamit'in sesi karşısında ki adamın sert ve kaba çıkan sesinin yanında oldukça cılız kalmıştı.
Hamit'in verdiği cevabın ardından bizden bir kaç adım uzakta telefon görüşmesini yapan iri yapılı adam, bir kaç dakikanın ardından yeniden bize dönmüştü.
"İzin verin geçsinler."
Nihayetinde iri yapılı genç adamın emriyle kapılar açılmış, açılırken de büyük bir gürültü kirliliğine neden olarak kulaklarımızı sağır edecek yükseklikte bir ses çıkmıştı. Fakat çıkan bu ses benim geldiğimin en büyük habercisi olacaktı az sonra karşısına dikileceğim adamın.
Bu gürültülü ses aynı zamanda yılların içimde yarattığı, durmadan kulaklarımda yankılandığını hissettiğim o sesin temsiliydi.
Kapıdan attığım ilk adımla beraber her köşede en az bir kaç kapı bulunan, kapıların hemen üstünde ki merdivenlerde ise ayrıca bulunan siyah renginde ki odalar dikkatimi çeken ilk şey olmuştu.
Neredeyse bir pansiyon gibi her tarafta renkten renge değişen kapılar bulunuyordu. Tabi her kapının önünde dikilen korumalarla. Bulunan her kapının yanında ise nedenini henüz çözemediğim bir kaç lale saksısı vardı.
Böylesine farklı bir yerde en ilginç olan ve dikkat çeken şeydi bu saksılar.
Dikkatimi çeken ve odak noktamı değiştiren bu lalelerden bakışlarımı çekerek önünde korumasıyla bulunan kapılara çevirdim bakışlarımı.
Alp Tekin de bu odaların birindeydi ve ben şu an ona yalnızca bir kaç adım kadar yakındım.
Bunun bilinciyle attığım her adım da Alp Tekin'e biraz daha yaklaşıyordum, önümde beni durduracak hiç kimse ve hiç bir engel yoktu artık.
Amacıma ulaşmama çok az kalmıştı.
Attığım bir kaç adıma kadar öyle sanıyordum en azından.
Fakat sebebini bilmediğim bir şekilde etrafta çalınan ani bir siren sesiyle her kapının önünde ki korumalar cebinden çıkardıkları silahlarıyla beraber etrafta koşuşturmaya başlamıştı.
Ne olduğunu dahi anlamamıştım. Neden herkesin bir koşuşturma içinde olduğunu bu sirenin neden çaldığını tahmin bile edemeyecek duruma gelmiştim.
Sadece iki dakika.
İki dakika sonra birden patlamaya başlayan silah sesleri ve yoğun kalabalıkla etraf can pazarına dönüşmüştü. Yüzlerinde maskeyle içeri giren bir kaç adamla her şey değişmişti.
Bir katliamın ortasında kalmıştım.
Ve ben bu çatışmadan korkup kaçmam gerekirken ya da bir şeylerin arkasına gizlenerek kendimi saklamam gerekirken bunu yapmamıştım.
Çünkü ben buraya ilk kez kaçmadan korkmadan hiç bir şeyin arkasına gizlenmeden gelmiştim.
Amacıma ulaşana kadar dönmemeye de oldukça niyetliydim. Gerekirse tüm odalara teker teker girecek alp tekini bulacaktım. Tek isteğim buydu, bunun uğruna her türlü bedeli ödemeye hazırdım.
Sağdan soldan bana çarpıp duran silahlı adamlardan uzaklaşmak için attığım ilk adımda ne olduğunu dahi anlamadan çekildiğim güçlü bir kol ve ardından beni sıkıca tutan bu güçlü kolların sahibini görmek için verdiğim çabam... Burnuma kapatılan bir pamuk parçası ve o pamuk parçasından aldığım uyuşturucu uykunun etkisiyle tüm çabam sona ermişti.