Kapının arkasındaki oda, deponun geri kalanından farklıydı.
Duvarları daha yeniydi. Zemindeki betonun üzerinde fazla toz birikmemişti. Bir köşeye yerleştirilmiş küçük masa, iki sandalye ve duvara sabitlenmiş metal dolap, buranın terk edilmiş bir depodan çok geçici bir çalışma odası gibi kullanıldığını gösteriyordu.
Elvan, odanın ortasındaki sandalyeye bağlanmıştı.
Başını kaldırmaya çalışırken yüzündeki yorgunluk belirginleşti. Saçları dağılmış, bileklerinin çevresinde bağların bıraktığı kızarıklıklar oluşmuştu. Dudakları kurumuştu. Ancak Ateş'i gördüğünde gözlerindeki korkunun yerini bir anlığına rahatlama aldı.
"Geç kaldınız," dedi kısık bir sesle.
Ateş silahını indirip yanına gitti.
"Bir daha saçma sapan saatlerde kaçırılmamaya çalış."
Elvan, yorgunluğuna rağmen ona bakmayı başardı.
"Bir dahaki sefere daha uygun bir saat seçerim."
Simay hemen yanına çömeldi.
"Konuşabilecek durumda mısın? Başın dönüyor mu? Bir yerinde yara var mı?"
"Başım ağrıyor. Bir de buranın kahvesi berbat."
Simay derin bir nefes verdi.
"Demek ki iyisin."
"Henüz emin değilim. Kahveyi tekrar içmek zorunda kalırsam durumum kötüleşebilir."
Ateş, Elvan'ın bileklerindeki bağları çözerken etrafı kontrol ediyordu.
"Buraya kaç kişi geldi?"
Elvan ellerini ovuşturdu.
"İki kişi gördüm. Biri benimle konuşuyordu. Diğerini yalnızca birkaç kez gördüm."
"Yüzlerini gördün mü?"
"Hayır. Maskeleri vardı."
"Aksayan biri var mıydı?"
Elvan bir an düşündü.
"Evet. İçlerinden biri sol ayağını sürüyordu."
Ateş'in bakışları sertleşti.
"Nihat."
Elvan başını kaldırdı.
"Kim?"
Ateş cevap vermedi.
Simay, Elvan'ın omzuna elini koydu.
"Seni buraya neden getirdiklerini biliyor musun?"
Elvan'ın yüzündeki ifade değişti.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra başını salladı.
"Başlangıçta bilmiyordum. Benden bir dosyayı açmamı istediler. Bilgisayarıma uzaktan erişmişlerdi. Dosyanın şifresini çözmemi söylediler."
"Nasıl bir dosya?" diye sordu Simay.
Elvan, masanın üzerindeki dizüstü bilgisayarı gösterdi.
"Eski bir kayıt. Şifrelenmişti. İlk başta şirketin hesap hareketleriyle ilgili olduğunu düşündüm. Ama dosyanın içinde banka kayıtları yoktu."
Ateş'in sesi sertleşti.
"Ne vardı?"
Elvan gözlerini ona çevirdi.
"Babanızın ölüm gecesine ait bir ses kaydı."
Ateş'in eli havada kaldı.
Simay, onun yüzündeki değişimi fark etti. Sanki odanın bütün havası bir anda çekilmişti. Ateş'in bakışları Elvan'ın yüzüne sabitlenmiş, çenesi sıkılmıştı.
"Kaydı dinledin mi?" diye sordu.
"Bir kısmını. Sonra bilgisayar kapandı. Beni buraya getirdiler."
"Ne duydun?"
Elvan dudaklarını ıslattı.
"Bir erkek sesi vardı. Bir de başka biri. İlk sesi tanımadım. Ama ikinci ses..."
Durdu.
Ateş bir adım yaklaştı.
"Devam et."
"İkinci sesin Asel'e ait olduğunu düşündüm."
Ateş'in yüzündeki ifade buz kesti.
Simay, Elvan'ın kolunu hafifçe sıktı.
"Emin misin?"
Elvan başını iki yana salladı.
"Hayır. Kayıt çok bozuktu. Ama konuşma biçimi, sesin tonu... Asel'e benziyordu."
Ateş'in zihninde binlerce ihtimal aynı anda belirdi.
Babalarının ölüm gecesinde Asel evdeydi.
Bunu zaten biliyordu.
Asel'in polise verdiği ifadeyi de hatırlıyordu. O gece babalarının çalışma odasında olduğunu, bir ses duyduğunu ve aşağı indiğinde babasını yerde bulduğunu söylemişti.
Peki ya Asel, babaları ölmeden önce biriyle konuşmuşsa?
Peki ya o konuşmayı Ateş'ten saklamışsa?
Ateş, kardeşinin yüzünü düşündü.
Yıllardır kaçtığı o bakışı.
Ve babalarının son sözlerini.
Abine sakın güvenme.
Elvan'ın sesi onu düşüncelerinden çıkardı.
"Ateş, bir şey daha var."
Ateş gözlerini ona çevirdi.
"Ne?"
"Beni buraya getiren kişi, seni tanıdığını söyledi."
"Kim olduğunu söyledi mi?"
"Hayır. Ama gitmeden önce bir cümle kurdu."
Ateş'in yüzü değişmedi.
"Söyle."
Elvan yutkundu.
"Birine güvenmek istiyorsan önce neyi kaybetmeyi göze aldığını bilmelisin, dedi. Sonra da..."
"Sonra?"
Elvan gözlerini Ateş'ten ayırmadı.
"Bu kez doğru kardeşi seçmesini söyledi."
Odanın içinde sessizlik oluştu.
Simay, Ateş'in yüzüne baktı.
Adamın gözlerinde öfke vardı ama bu, bir düşmana duyulan sıradan öfke değildi. İçinde yıllardır kapanmamış bir yaranın yeniden açılmasının acısı da bulunuyordu.
Ateş ayağa kalktı.
"Buradan çıkıyoruz."
Simay, Elvan'ın koluna girdi.
"Yürüyebilir misin?"
"Biraz."
"Biraz yetmez. Bana yaslan."
Elvan ayağa kalkarken yüzünü buruşturdu. Simay onu destekledi. Ateş kapıya yöneldiğinde odanın köşesindeki metal dolap dikkatini çekti.
Dolabın kapağı aralıktı.
İçinde dosyalar vardı.
Ateş geri döndü.
"Simay, Elvan'ı kapıya götür. Mert'e haber ver. Binanın çevresini kontrol etsinler."
Simay ona baktı.
"Sen ne yapacaksın?"
"Şuna bakacağım."
"Ateş..."
"İki dakika."
Simay'ın yüzü sertleşti.
"İki dakika sonra burada olmazsan seni kendim sürükleyerek çıkarırım."
Ateş başını hafifçe eğdi.
"Ne kadar romantik."
"Ölmediğin sürece romantizmi tartışabiliriz."
Ateş dolaba yöneldi.
Simay, Elvan'ı destekleyerek kapıya ilerledi. Ancak kapının eşiğine geldiklerinde Elvan birden durdu.
"Simay."
Simay ona döndü.
"Ne oldu?"
Elvan'ın bakışları koridorun karanlığına kilitlenmişti.
"Biri var."
Simay'ın eli istemsizce beline gitti.
Karanlık koridorda bir gölge hareket etti.
Ardından bir silah sesi yankılandı.
Simay, Elvan'ı yere doğru çektiği anda kurşun kapının metal kenarına çarptı. Ses, deponun içinde yankılanıp büyüdü. Tavandaki lambalardan biri sallandı ve duvarın üzerindeki gölgeler bir anda dağıldı.
Ateş silahını kaldırarak kapıya yöneldi.
"Yere yatın!"
Simay, Elvan'ı duvarın dibine çekti. İkinci bir silah sesi duyuldu. Bu kez kurşun, odanın içindeki metal dolaba çarptı. Kıvılcımlar karanlıkta kısa bir an parladı.
Ateş karşılık verdi.
Koridorun sonundan koşan ayak sesleri duyuldu.
Ardından kapının çarpma sesi.
Ateş peşlerinden gitmek üzereydi ki Simay'ın sesi onu durdurdu.
"Ateş!"
Döndüğünde Simay'ın yüzündeki ifadeyi gördü.
Elvan'ın kolundan kan sızıyordu.
Kurşun doğrudan isabet etmemişti; metal parçalarından biri kolunu sıyırmıştı. Ancak Elvan'ın yüzü bembeyazdı. Simay bir eliyle yarasına bastırıyor, diğer eliyle onu ayakta tutmaya çalışıyordu.
Ateş'in içinde yükselen öfke, bir anlığına yerini soğuk bir korkuya bıraktı.
"İyi misin?" diye sordu.
Elvan nefesini toparlamaya çalıştı.
"Harika değilim."
"Yürüyebilir misin?"
Elvan dişlerini sıktı "Bu soruyu üçüncü kez soran kişiye kahve ısmarlatacağım."
Ateş başını salladı.
"Çok iyi. Demek ki hâlâ konuşabiliyorsun."
Simay, Elvan'ın yarasına bastırdığı kumaşı sıkıca tuttu.
"Buradan çıkmamız gerekiyor. Hemen."
Ateş son kez karanlık koridora baktı.
Kaçan adamın peşine düşmek istiyordu.
Onu yakalamak, kim olduğunu öğrenmek, gerekirse konuşturmak...
Ama Simay'ın gözleriyle karşılaştığında kararını değiştirdi.
Bu kez peşinden gitmeyecekti.
Elvan'ı kurtarmışlardı.
Şimdi onu sağ salim buradan çıkarmaları gerekiyordu.
Ateş, Simay'ın yanına gelip Elvan'ın diğer koluna girdi.
"Yürüyebiliyor musun?"
Elvan başını kaldırdı.
"İkiniz de beni taşıyacaksanız yürümemin ne anlamı var?"
Simay istemsizce güldü.
Ateş ise yalnızca başını iki yana salladı.
"Bir daha seni kurtarmaya geldiğimde ağzını bantlayacağım."
Elvan'ın dudaklarında zayıf bir gülümseme belirdi.
"Önce yakalaman gerekiyor."
Üçü birlikte kapıya yöneldi.
Ve Ateş, o an, Elvan'ın kurtarılmasının bu gecenin sonu olmadığını biliyordu.
Çünkü düşmanları onları öldürmek istemiş olsaydı, çok daha farklı davranırlardı.
Birileri onları korkutmak istiyordu.
Birileri, ellerindeki bilgileri saklamaları için uyarıyordu.
Ve birileri, Ateş'in hangi kardeşe güveneceğini öğrenmek istiyordu.