Deponun dışına çıktıklarında yağmur yeniden şiddetlenmişti.
Mert ve adamları çoktan binanın çevresini sarmıştı. Siyah araçların farları, ıslak zemini ve paslı duvarları aydınlatıyor; yağmur damlaları ışığın altında ince çizgiler hâlinde görünüyordu.
Mert, Elvan'ı görünce hızla yanlarına geldi.
"Ambulans çağırdım. Birkaç dakika içinde burada olurlar."
Elvan başını kaldırdı.
"Ambulansın kahvesi daha iyidir, umarım."
Mert şaşkınlıkla ona baktı.
Sonra Ateş'e döndü.
"Bu kadın hep böyle mi?"
Ateş arabasının kapısını açtı. "Maalesef."
Elvan, Simay'ın yardımıyla arka koltuğa oturdu.
"Ben de sizi seviyorum."
Simay onun yanına yerleşti. Ateş kapıyı kapatmadan önce eğildi.
"Bir yere gitme."
Elvan gözlerini devirdi.
"Merak etme. Bu gece yeterince gezdim."
Ateş kapıyı kapattı.
Mert yanına geldi.
"Kaçan adamı bulamadık. Binanın arka duvarında eski bir geçit varmış. Oradan çıkmış olabilir."
Ateş'in yüzü sertleşti.
"Çevredeki bütün kameraları alın. Depoya giriş yapan araçları araştırın. Ayrıca içeride bulduğum dosyaları incelet."
"Dosyalarda ne vardı?"
Ateş birkaç saniye sessiz kaldı.
"Babamın ölümünden önce tutulmuş kayıtlar."
Mert'in yüzündeki ifade ciddileşti.
"Anladım."
"Hayır," dedi Ateş. "Henüz hiçbir şey anlamadık."
Mert başını salladı.
Ateş arabaya bindiğinde Simay, Elvan'ın yarasına baskı uygulamaya devam ediyordu. Yüzünde kaygı vardı. Elvan'ın gözleri kapanmaya başlamıştı.
"Elvan," dedi Simay. "Bana bak. Uyuma."
"Yalnızca gözlerimi dinlendiriyorum."
"Ambulans gelene kadar dayan."
Elvan gözlerini araladı.
"Asel'e söyleme."
Simay'ın eli durdu.
"Neyi?"
"Burada yaralandığımı."
Simay ona inanamazmış gibi baktı.
"Seninle sonra konuşacağız."
Elvan gözlerini kapattı.
"Ateş, bunu duymadın."
Ateş dikiz aynasından onlara baktı.
"Ben hiçbir şey duymadım."
Elvan zayıf bir gülümsemeyle başını koltuğa yasladı.
Araç hareket ettiğinde Ateş'in telefonu çaldı.
Ekranda Asel'in adı vardı.
Ateş çağrıyı açtı.
"Elvan'ı bulduk."
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye boyunca sessizlik oldu.
Ardından Asel'in nefesi duyuldu.
"İyi mi?"
"Yaralandı ama bilinci açık. Hastaneye götürüyoruz."
Asel'in sesi titredi.
"Ben de geliyorum."
"Hayır. Sen evde kal."
"Ateş, o benim—"
"Biliyorum."
Ateş'in sesi bu kez beklenmedik şekilde yumuşaktı.
"Biliyorum, Asel. Onu bulduk. Şimdi onu iyileştireceğiz."
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
Sonra Asel, neredeyse fısıltıyla konuştu.
"Onu kaybetmekten korkuyorum."
Ateş'in eli direksiyonun üzerinde sıkılaştı.
"Kaybetmeyeceksin."
"Ya—"
"Kaybetmeyeceksin," diye tekrarladı Ateş. "Bana güven."
Bu söz ağzından çıktığında ikisi de sustu.
Çünkü yıllardır birbirlerine söyleyemedikleri şey, ilk kez bu kadar doğal bir şekilde söylenmişti.
Asel'in sesi sonunda duyuldu.
"Sana güvenmek istiyorum, kardeşim."
Ateş'in boğazı düğümlendi.
Cevap vermek için birkaç saniyeye ihtiyacı vardı.
"Ben de buna değer olmak istiyorum."
Telefon kapandığında Ateş uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Simay, arka koltuktan onu izliyordu.
Ateş'in gözleri yoldaydı ama yüzündeki sertlik, yerini daha önce görmediği bir ifadeye bırakmıştı. Bir anlığına bütün savunmaları ortadan kalkmış, geriye yalnızca ailesini kaybetmekten korkan bir adam kalmıştı.
Simay o an ona dokunmak istedi.
Elini uzatıp omzuna koymak, yalnız olmadığını söylemek...
Ama yapmadı.
Çünkü bazı yaralar, başkasının dokunuşuyla iyileşmezdi.
Bazı insanların yalnızca yanında kalacak birine ihtiyacı vardı.
Simay, gözlerini yeniden yola çevirdi.
Ve hiçbir şey söylemeden Ateş'in yanında kalmayı seçti.
Elvan hastaneye götürüldükten sonra Ateş ile Simay, binanın önünde bir süre sessizce bekledi.
Yağmur dinmişti. Gökyüzünün doğu tarafında, gecenin karanlığını yaran soluk bir aydınlık belirmeye başlamıştı. Hastanenin girişindeki otomatik kapılar açılıp kapanıyor, sedyeler koridorlara taşınıyor, uykusuz hemşireler ellerindeki dosyalarla bir odadan diğerine geçiyordu.
Hayat, kimsenin acısını beklemiyordu.
Ateş duvara yaslanmıştı. Ceketinin omuzları yağmurdan ıslanmış, gömleğinin yakası açılmıştı. Simay yanında duruyordu. Birkaç dakika önce Elvan'ın yarasını bastıran elleri hâlâ titriyordu.
Ateş bunu fark etti.
"Üşüyor musun?"
Simay başını kaldırdı.
"Hayır."
"Yalan söylüyorsun."
"Sen de her şeyi bildiğini sanıyorsun."
Ateş ceketini çıkarıp ona uzattı.
Simay cekete baktı.
"Ya sen?"
"Ben üşümüyorum."
"Tabii. Senin damarlarında kan yerine öfke dolaşıyor."
Ateş'in dudakları kıvrıldı.
"İşe yarıyor."
Simay ceketi aldı ama giymeden önce bir an durdu.
"Teşekkür ederim."
Ateş başını hafifçe salladı.
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra Simay, hastanenin camlarından dışarı bakarak konuştu.
"Elvan'ı bulduk. Ama bu iş bitmedi."
"Hayır."
"Depoda birileri bizi bekliyordu. Birileri kayıtları biliyor. Birileri de senin geçmişini kurcalıyor."
Ateş gözlerini kapatıp başını duvara yasladı.
"Farkındayım."
Simay ona döndü.
"Artık bana her şeyi anlatman gerekiyor."
Ateş gözlerini açtı.
"Her şeyi bilmiyorum."
"Bildiklerini anlat."
Ateş uzun süre cevap vermedi.
Ardından başını hafifçe yana eğdi.
"Bir şey öğrenirsen, bunu benden saklamayacaksın."
Simay kaşlarını kaldırdı.
"Şimdi bana güvenmeyi mi öğretiyorsun?"
"Hayır."
"Ne yapıyorsun?"
Ateş ona baktı.
"Sana güvenmeye çalışıyorum."
Simay'ın yüzündeki ifade değişti.
Bu kez verecek hazır bir cevabı yoktu.
Ateş, söylediği sözün ağırlığını fark etmiş gibi bakışlarını kaçırdı. Cümleyi geri almak, alıştığı sertliğin arkasına saklanmak istiyordu. Ancak bunu yapmadı.
Simay, onun yanında bir adım daha yaklaştı.
"Ben de sana güvenmeye çalışıyorum."
Ateş başını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
Aralarında henüz adını koyamadıkları bir şey vardı. Birbirlerini tanımak için yeterince zaman geçirmemişlerdi. Simay, Ateş'in karanlık dünyasını bütünüyle anlamıyordu; Ateş de Simay'ın geçmişinde taşıdığı yaraları bilmiyordu.
Ama o an, ikisi de birbirlerine karşı ilk kez aynı noktada duruyordu.
Güvenmek istiyorlar, fakat bunun bedelinden korkuyorlardı.
Ateş elini uzatacak gibi oldu. Sonra vazgeçti. Simay bunu fark etti ama üzerine gitmedi.
Çünkü bazen bir insanın geri çekilmesi, yaklaşmak istemediği anlamına gelmezdi. Bazen yalnızca ilk adımı atmayı bilmiyordu. Tam o sırada Ateş'in telefonu titredi.
Mert'ten mesaj gelmişti.
Depodaki belgeleri inceliyoruz. Bir dosyada ilginç bir isim bulduk.
Ateş hemen cevap yazdı.
Kim?
Yanıt birkaç saniye sonra geldi.
Asel Arslan.
Ateş'in yüzü değişti.
Simay ekrana baktı.
"Ne yazıyor?"
Ateş telefonu ona uzattı.
Simay mesajı okuduğunda kaşları çatıldı.
"Bu bir tuzak olabilir."
"Olabilir."
"Belki de Asel'i suçlu göstermek istiyorlar."
Ateş telefonu cebine koydu.
"Ya da bize söylemediği bir şey var."
Simay başını iki yana salladı.
"Ateş, az önce kardeşine güvenmek istediğini söyledin."
"İstemekle güvenmek aynı şey değil."
"Belki de güvenmek, her şeyi bilmeden de birinin yanında durabilmektir."
Ateş ona baktı.
Simay'ın sözleri, beklediğinden daha derine işlemişti.
Yıllardır insanlara güvenmemek için kendine yüzlerce sebep bulmuştu. Her ihaneti hatırlamış, her kırgınlığı büyütmüş, geçmişte yaşadığı acıları kendine bir zırh gibi taşımıştı.
Ama zırhlar insanı korurken hareket etmesini de zorlaştırırdı.
Ateş bunu biliyordu.
Yine de çıkarmaya cesaret edememişti.
"Ya yanlış kişiye güvenirsem?" diye sordu.
Simay'ın bakışları yumuşadı.
"Ya doğru kişiyi, sırf korktuğun için kaybedersen?"
Ateş cevap vermedi.
Çünkü o sorunun cevabını biliyordu.
Asel'i yıllarca kaybetmişti.
Ve şimdi, aynı hatayı bir daha yapmak istemediğini ilk kez açıkça hissediyordu.
Sabah saat yediye yaklaşırken Elvan'ın odasına girmelerine izin verildi.
Yaralanması ciddi değildi. Kolundaki kesik temizlenmiş, gerekli müdahale yapılmıştı. Doktor birkaç gün dinlenmesini ve yarasını temiz tutmasını söylemişti.
Elvan yatağın başını yükseltmiş, pencerenin dışındaki gri gökyüzüne bakıyordu.
Asel odasına girdiğinde elindeki telefon neredeyse yere düşecekti.
Elvan onu görünce doğrulmaya çalıştı.
"Asel Bey..."
Asel hızla yanına gidip omuzlarından tuttu.
"Yat. Lütfen, kalkma."
Elvan'ın yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.
"Beni böyle görmenizi istemezdim."
Asel'in gözleri doldu.
"Ben seni her hâlinle görmek istiyorum."
Elvan'ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Asel söylediği sözün farkına varmış gibi sustu. Bir eli hâlâ Elvan'ın omzundaydı. Onu incitmekten korkuyormuş gibi dokunuşunu hafifletmişti.
Elvan gözlerini ondan ayırmadı.
"Benim için mi endişelendiniz?"
Asel kısa bir kahkaha attı. İçinde neşe yoktu.
"Elbette senin için endişelendim."
"Yalnızca asistanınız olduğum için mi?"
Soru, odanın içinde sessizce asılı kaldı.
Asel cevap vermek için ağzını açtı ama kelimeler boğazına takıldı.
CEO olarak onlarca insanın karşısında konuşmuştu. Yüzlerce toplantıyı yönetmiş, büyük anlaşmalara imza atmış, kendisinden daha güçlü insanlarla pazarlık etmişti. Ne söylemesi gerektiğini, ne zaman susmasının daha doğru olacağını her zaman bilirdi.
Ama Elvan'ın karşısında bütün o becerileri işe yaramıyordu.
Çünkü ilk kez, söyleyeceği bir sözün yalnızca işini değil, kalbini de değiştirebileceğini hissediyordu.
"Hayır," dedi sonunda.
Elvan'ın gözleri büyüdü.
Asel derin bir nefes aldı.
"Yalnızca asistanım olduğun için değil."
Elvan bir şey söylemedi.
Asel elini onun omzundan çekip yatağın yanındaki sandalyeye oturdu.
"Seni kaybetmekten korktum. Bunu ilk kez bu kadar açık söylüyorum. Çünkü daha önce kendime bile itiraf etmedim."
Elvan'ın gözleri doldu.
"Asel..."
"Şimdi senden hiçbir cevap beklemiyorum. İyileşmeni istiyorum. Sonra konuşuruz."
Elvan başını hafifçe salladı.
Asel ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken Elvan'ın sesi arkasından geldi.
"Bir şey sorabilir miyim?"
Asel döndü.
"Her şeyi sorabilirsin."
Elvan bir an duraksadı.
"Beni bulduğunuzda neden ağlamadınız?"
Asel'in yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
"Çünkü ağlasaydım, seni bir daha kaybetmekten korktuğumu kabul etmiş olacaktım."
Elvan ona baktı.
"Belki de bunu kabul etmeniz gerekiyordur."
Asel cevap vermedi.
Ama odadan çıktığında, yıllardır kendisine öğrettiği bütün kuralların artık aynı anlamı taşımadığını biliyordu.