***
Kiera öylece durup aklındaki sorulara cevap ararken, Zuko'nun ona yaklaşması ile kendine geldi. Zuko'nun yüzünde bir ifade aramaya çalışsa da bulamadı. Aklı, içtiği o ilaç ve otların kokusundan hâlâ hafif bulanıktı.
“Zuko…” dedi soru sorar gibi.
Zuko biraz daha yaklaştı, kendine engel olamıyordu. Azıcık Zukharan da sebep oluyor olabilir. Bir elini Kiera'nın beline dolayıp kendine çekti. O anda Kiera'nın gözleri kapandı, bedeni Zuko'nun kolları arasına kendini bıraktı.
Şifacının verdiği ilacın etkisi tam olarak gitmemişti ya da biraz önce Zuko’dan bedenine gelen akım yüzündendi, bilinmezdi. Zuko derin bir soluk bırakıp Kiera’yı kucakladığı gibi dışarıya çıktı.
“Dostum, ona aşık olduğunu söyleyecek misin?”
“Bilmiyorum Zukra, inan hiçbir şey bilmiyorum.” derken kucağında yatan Kiera'ya baktı. Şafak çoktan sökmüş; çıkan güneş ışınları, Kiera'nın salınan kızıl saçlarında adeta ateş saçar gibi parlıyordu. Gözlerini Kiera'dan çekmeden kasabaya doğru yol aldı.
Kalbinin atışı sakin ve bedeni gevşekti; Zuko bunu hissettiği için rahattı. Eve yaklaştığında Mik’in ağıla doğru gittiğini görünce arka tarafa doğru devam etti. Kiera'nın odasının önüne geldiğinde duvar dibine çöktü. Kiera'nın yüzünü hafifçe avuç içlerine alıp sarsmaya başladı.
“Kiera uyan, eve geldik. Kiera...”
Kiera'nın kirpikleri titreyerek gözleri açıldı. Zuko onu kucağından yere indirdi, ikisi de duvar dibinde çimenlerin üzerine oturdu. Kiera'nın uyku hali biraz daha açılsın diye Zuko yüzünü ellerinin arasına alıp hafiften salladı, kendisine bakmasını sağladı.
“Dostum, öpsen mi acaba?”
“Kes sesini Zukra.”
“Gözleri açık ama tam açılamadı. Hâlâ çok sakin nabzı.”
Zukharan ve Zuko tartışırken Kiera kendine biraz daha geldi.
“Zuko…” dedi başını tuttu. “Neredeyiz?”
“Eve geldik Kiera.”
“Vargos, bu sabah Kiera'yı gördün mü? Odasında yok, ağıla da gitmemiş.” diyen Mik’in sesi ile ikisi de hareketsiz kaldı. Kiera'nın gözleri sonunda sonuna kadar açılmıştı.
“Yaşam ateşi aşkına, sonunda nabzı biraz hızlandı dostum. Yoksa tek çaremiz öpmek olacaktı.” Zukharan yine Zuko'nun sabrı üzerinde tepinmeye başladı.
“Ihh, annem...” diye Kiera sonunda sesini de çıkarttı.
“Gece kaçarken aklın neredeydi acaba?”
“Bu konuda çok mu kızacaksın?”
“Daha geniş bir vakitte evet. Şimdi annen ve baban fark etmeden bir şeyler yapmalıyız.”
“Ben şimdi arkadan giderim. Şey… Zuko…” dedi. Çadırda yarım kalan anıları sormak istercesine baktı. Zuko bunu anladığı için Kiera'nın yüzünü bir kez daha avuçlarının içine aldı. Avuç içindeki sıcaklık, Kiera'nın teninde iz bırakacak kadar yakıcıydı. Usulca eğildi, yanağından öptü.
“Bunları konuşacağız Kiera, şimdi değil.” dedi. Kiera'nın artık her yeri ateş gibiydi. Yanakları kızardı, gözlerini kaçırdı.
“Şimdi git hadi, ben geleceğim.” dediği gibi kalkıp gitti Zuko. Kiera da başını sallayıp aklındaki bulanıklığın son demlerini de atmaya çalıştı ve oturduğu yerden kalktı.
Kiera evin arkasından dolanıp bahçedeki çeşmede yüzünü soğuk su ile yıkarken Zuko uzaklaşıp ormanın içine daldı. Hızla dönüşüm geçirip havalandı.
“Dostum, kanatlarıma inanamıyorum; biz şimdi senin isteğinle krallığa mı gidiyoruz?”
“Çok konuşma Zukra, uç hadi. O yaşlı kahin Guru ile konuşup her şeyi öğrenmeliyim.” dedi derin soluğunu bırakırken. Zukharan kanatlarını biraz daha açıp krallığa doğru hızlandı. “Bir ejderha bir insanla olabilir mi? Bunu öğrenmeliyiz yoksa...”
“Yoksa değil dostum. O bizim kızımız. Şimdi gidip bir sorun olmayacağını öğreneceğiz ve geri dönüp...” derken rüzgâra karşı ağzını açıp diliyle yalandı. Onun bu munzur halleri Zuko'yu ilk defa gülümsetti. Kendisi de Kiera'yı istiyordu, bunu bu gece bir kez daha anladı ve Kiera ona aşık olduğunu itiraf etmişti; öyleyse belki onu bu haliyle kabul de ederdi.
Tek korkusu ona zarar vermekti. Geçen yıl bu dönüşüm olayını yaşamasaydı aşkını itiraf edecekti ama öylece kalmıştı. Aşkını söylemeyi geç, yaklaşmaya korkar hale gelmişti.
Zuko’nun zihnindeki bu karmaşa, başını kaldırıp karşısındaki manzaraya baktığında yerini soğuk bir gerçekliğe bıraktı. Alfa Krallığı, sarp kayalıkların üzerine bir kartal yuvası gibi türemiş, bulutların gri gölgesiyle yıkanan devasa bir kaleydi. Krallık, uçsuz bucaksız bir kanyonun tam merkezinde, ulaşılması imkansız bir yükseltide konumlanmıştı; altındaki derin vadiler, buraya girmeye cüret edenleri yutacak birer karanlık ağız gibi duruyordu.
Etrafını saran sivri kuleler ve simsiyah taşlardan örülmüş surlar, krallığın sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda dış dünyaya kapalı, merhametsiz bir hisar olduğunu kanıtlıyordu. Sert rüzgarların dövdüğü bu zirve, Zuko’nun kalbindeki fırtınanın yeryüzündeki yansıması gibiydi.
Alfa krallığına geldiğinde, taht odasının soğuk mermerlerinde yankılanan adımları öfkesinin ritmini taşıyordu. Babası Kral Ozai, tahtında dikleşip onu görünce dudaklarında yapmacık, gururlu bir gülümseme belirdi. Zuko, daha o konuşmadan elini havaya kaldırıp sözünü kesti:
“Sevinme, senin için gelmedim.”
Ozai’nin gülümsemesi solmasa da gözlerinde otoriter bir gölge gezindi. Kollarını tahtın yanlarına koyarak, “Burası senin evin oğlum,” dedi, sesi duvarlarda yankılanıyordu. “Senin krallığın.”
Zuko, tiksintiyle karışık bir bakış fırlattı. “Gerek yok. Sadece bir şey öğrenmek istiyorum.”
“İstediğini sorabilirsin,” derken Ozai, hemen yanında bir gölge gibi dikilen Bilge Guru’ya işaret etti. Zuko, babasını yok sayarak yönünü yaşlı adama çevirdi; yumruklarını sıktığını kendisi bile fark etmiyordu.
“İnsan…” diye başladı, kelime boğazında düğümlenir gibi oldu. “Yani... Ejderhalar bir insanla birlikte olabilir mi?”
Bilge Guru, bu soruyla birlikte derin bir sessizliğe gömüldü. Göz ucuyla Kral Ozai’ye kısa, anlam dolu bir bakış attı; sanki gizli bir anlaşmayı teyit eder gibiydi. Ardından ellerini cübbesinin içinde birleştirip düşüncelerini toparladı, sesindeki o ruhsuz sakinlikle konuşmaya başladı:
“Bu mümkün değil genç prensimiz. Siz insan bedeninizi birleştirdiğinizde, iki ejder ruhun da aynı anda mühürlenmesi gerekir. Oysa bir insanın mühürlenecek bir ejder ruhu yoktur. Bu birliktelik, ruhsal bir bağ kurulamadığı için sığ bir tensel temastan öteye geçemez.”
Guru bir adım yaklaştı, sesini bir uyarı gibi alçalttı:
“Ejderiniz mühürlenemezse bu bir felakete neden olur. Öyle bir felaket ki, hem sizi hem de o masum insanı içten içe yakıp yok eder. İkiz ruhlar, yani siz ve ejderiniz, o insanın varlığı yüzünden birbirine yabancılaşır, ayrı düşer. Ve emin olun, bunu asla istemezsiniz.”
“Dostum, beni bırakacak mısın?” diye fısıldadı Zukharan. Sesi, zihninin derinliklerinde yankılanan kırgın bir çocuk nidası gibiydi.
Zuko, dişlerini birbirine bastırarak cevap verdi: “İçimde ve zihnimdesin Zukra, sence bu mümkün mü?” Gözleri, karşısındaki ikiliyi birer düşman gibi süzüyordu.
Zuko duyduklarını sindirmeye çalışırken, Bilge Guru aradaki mesafeyi ağır adımlarla kapattı. Yüzündeki o sarsılmaz ifadeyle ona yaklaştı.
“Genç prens ve ejderimiz, artık vakit yaklaşıyor; bu kaçamayacağınız gerçeğiniz,” dedi, sesi adeta bir kehanetin ağırlığını taşıyordu. “Bunu kabullenin ve ait olduğunuz yere, evinize dönün artık.”
Bu sözler, Zuko’nun içindeki yangını körükleyen son kıvılcım oldu.
Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki tırnakları avuç içine gömüldü; bakışları birer kor parçasına dönüşmüş, karşısındakileri yakıp kavurmak istercesine ateş saçıyordu.
“Bunu, beni bir gece vakti o karanlık ormana ölüme atarken de düşündünüz mü?” diye kükredi. Sesindeki nefret, odadaki havayı aniden ağırlaştırdı. Cevap beklemeye tenezzül bile etmeden, arkasına bakmadan taht odasının geniş balkonuna doğru hamle yaptı ve kendini boşluğa, krallığının uçurumuna bıraktı.
Saniyeler içinde, düşüşü yerini devasa kanat seslerine bıraktı. Havada süzülürken bedeni acıyla ve öfkeyle devleşip dönüştü. İçinden geçen sert rüzgar, bağrındaki ateşi söndüreceği yerde onu daha da harladı.
Onlara göre Kiera, sadece geçici bir heves, kullanılıp atılacak bir insan evladıydı. Ama Zuko için o, hayatının tek anlamıydı. Yanında kalırsa Kiera’nın solacağını, kendi varlığının onu yok edeceğini söyledikleri o "felaket" düşüncesi göğsüne bir taş gibi oturdu. Buna dayanamazdı.
Geçmişin dinmeyen kini ve sevdiği kadına dokunamamanın verdiği o çaresiz ızdırapla gökyüzüne süzüldü. Kanatlarının her darbesiyle sonsuz mavilikte bir iz bırakırken, aklında tek bir suçlu vardı.
Eğer o gece onu ormana terk etmeselerdi, insanlar arasında büyümeyecekti. Kiera’yı görmeyecek, ona bu denli tutkuyla bağlanmayacaktı. Tüm bu yıkımın, bu imkansız aşkın mimarı Kral Ozai’ydi. Sırf ejderi vaktinde uyanmadı diye kendi evladını bir kenara atan öz babası…