Karanlık
ÖYKÜ
Sakarlığımın başıma açtığı irili ufaklı belalar, hayatımın kanıksadığım birer dekoruydu artık. Dümdüz yolda yürürken kendi ayağıma takılıp tökezlemelere, heyecanla bir şeyler anlatırken ellerimle ve kollarımla masadaki bardakları devirmeye çoktan alışmıştım. En çok da kütüphanenin ağır sessizliğinde çantamdan düşen metal bir kalemin ya da anahtarlığın çıkardığı o çiğ sesle tüm bakışları üzerime çekmekte ustalaşmıştım. Sakarlık, üzerime tam oturan ama taşımaktan yorulduğum bir hırka gibiydi. Ancak salı günü, o son dersten sonra başıma gelen şey, o güne kadar yaşadığım her şeyin fersah fersah ötesinde bir utanca neden oldu.
O gün ilk dersim sekiz buçukta başlayacaktı, bu yüzden saat altıda alarmla gözlerimi açtım. Şehir henüz karanlığa gömülüydü, güneşin doğuşuna daha bir saat vardı fakat bugünün takvimi öyle amansız ve yoğundu ki, gün boyu kendime ait kalabilecek yegane zaman dilimi tam da bu alaca karanlıktı. Lacivert bir tayt ve tişörtün üzerine bol bir sweatshirt geçirdim. Koşu ayakkabılarımın bağcıklarını sıkıca bağlayıp kendimi dairenin dışına, sabahın serin koyuluğuna bıraktım. Yaklaşık bir saat boyunca, kampüsün bomboş pistinde, sadece kendi nefesimin ritmini dinleyerek koştum.
Apart dairesinin kapısını araladığımda Sıla çoktan uyanmış, mutfak adasına yaslanmış halde granolasını kaşıklıyordu. Üzerindeki rengarenk sabahlık, geometrik ve karmaşık desenleriyle adeta canlı bir Picasso tablosunu andırıyordu. O canlığa tezat beyaza yakın sarı saçlarını çubuk bir tokayla alelade, dağınık bir topuz yapmıştı.
Henüz uykunun mahmurluğunu üzerinden atamamış, çatallı ve pürüzlü bir sesle, “Sana da hazırlamamı ister misin?” diye sordu.
Koşunun sıcaklığı üzerimdeydi, sweatshirtü tek bir hamlede başımdan çıkarırken hayır anlamında salladım kafamı. “Duşa girmem lazım,” dedim. “Hemen hazırlanıp çıkacağım.”
Hızla aldığım duşun ardından üzerime bir kot pantolon ile siyah atlet bluz geçirdim, ne olur ne olmaz diye belime de bir triko bağladım. Islak saçlarımı geriye doğru sıkıca tarayıp kusursuz bir sleek bun yaptıktan sonra, zamanla yarışarak mühendislik fakültesinin yolunu tuttum.
Sabahın ilk saatleri Bilgisayar Sistemleri ve Programlama ile Veri Yapıları derslerinin ağır teorisiyle geçti. Öğle arasında biraz olsun nefes almayı umarken kendimi satranç kulübünden Emre’yle, tahta başında amansız bir savaşın içinde buldum. Maç öyle çekişmeli, hamleler öyle zihin açıcıydı ki, kendimi oyuna tamamen kaptırdım. Zamanın nasıl aktığını fark etmediğimden, öğle yemeğini feda etmek zorunda kalarak doğrudan öğleden sonraki C++ ve Java Proje Geliştirme dersine koştum. Sınıftan çıktığımda açlığın yerini alan o hafif sersemlikle kafeteryadan aceleyle bir su aldım ve kendimi hemen Pointer, Linked List ve Tree çalışmalarının içine bıraktım.
Saatler sonra, zihnimdeki kodlar birbirine karışırken ani, hafif bir baş dönmesiyle sarsıldım. Bunun sebebini anlamak zor değildi, mideme son lokmanın girmesinin üzerinden tam on dokuz saat geçmişti. Mesaiden önce Pixel Kafe’ye biraz erken gitmek artık bir tercih değil, zorunluluktu. Kafenin tatlı sahibi Oya’nın o şefkatli elleri, bana bu halsizliği unutturacak bir şeyler hazırlardı elbet.
Masadaki eşyalarımı toplayıp ayağa kalktığım an, zemin ayağımın altından bir halı gibi çekildi, dünya saniyeliğine yana yattı. Masanın kenarına tutunup kendimi hemen toparladım. Sadece altı dakikaya ihtiyacım vardı. Altı dakika sonra Pixel’in kapısından içeri girebilirdim. Normalde hızlı yürürsem bu süreyi yarıya indirebilirdim ama şu an adımlarım, zihnimin hızına itaat edecek durumda değildi.
Fakültenin kapısından dışarı adım attığımda, ciğerlerimi temiz havayla doldurmak istercesine derin nefesler aldım. Fakat tuhaf bir şekilde, ben nefes aldıkça dünya daha da uzağa kaçıyor, gözlerimin önü katran karası bir renge bürünüyordu. Havanın henüz kararmadığını, gün ışığının dışarıda bir yerde asılı kaldığını biliyordum ama benim dünyama resmen bir perde inmişti. Olduğum yerde çakılı kaldım, görüsünü kaybetmiş ama işitme duyusu keskinleşmiş bir canlı gibiydim. Solumdan iki kişinin mırıltılarla geçtiğini, uzaktan bir korna sesinin yükseldiğini ve ardından bir köpeğin havlamasını duydum. Bu ses tonu tanıdıktı, bizim fakültenin uykucu köpeği Tarçın olmalıydı. Sesler buradaydı ama zemin ve gökyüzü yok olmuştu. Gözlerime inen o zifiri karanlığı dağıtamıyordum.
Fakülte bahçesinin zihnimdeki haritasını zorladım, bankların ne tarafta olduğunu hatırlamaya çalışarak körlemesine adımlar attım. Sonunda el yordamıyla parmaklarım soğuk bir ahşaba çarptı. Kendimi hemen bankın üzerine bırakırken, bir yandan da titreyen ellerimle çantamdaki telefona uzanıp Sıla’yı aramak için hamle yaptım.
Attığım o son kör adımla kendimi bankın boşluğuna bıraktım. Ancak kalçamın çarptığı yer soğuk, sert bir tahta zemin değil de saniyesinde fark ettiğim sıcak, yumuşak ve baş döndürücü şekilde harika kokan bir varlıktı. İçgüdüsel bir refleksle, “Ay!” diye bağırıp panik içinde debelenmeye başladım. Durumun absürtlüğüyle yüzleşmem uzun sürmedi. Resmen birinin kucağına oturmuştum. Ben can havliyle çırpınırken, o yabancı, dengemi kaybedip yere kapaklanmayayım diye kaslı kollarını güvenli bir çember gibi belime doladı.
“Sakin ol,” dedi, sesindeki o sarsılmaz dinginlikle. “Sakin olursan kalkabilirsin.”
Siktir!
Ses tonu o kadar etkileyici, o kadar derinden gelen kadife bir tona sahipti ki, benim yarattığım o küçük kıyametten zerre etkilenmemişti. O sakinlik, bir anda tenimdeki tüm tüyleri diken diken etti.
“Pardon,” diye mırıldandım, sesimdeki telaşı bastırmaya çalışarak. “Ben...”
Aceleyle doğruldum ve hırpalanan gururumu toplamaya çalışarak ayağa kalktım. Düştüğüm bu durumun utancını gizlemek ister gibi bluzumun eteğini çekiştirip düzelttim ve alnıma serserice düşen bir saç tutamını titreyen parmaklarımla geriye attım. Gözlerimdeki o karanlık perde, utancın sıcaklığıyla neredeyse aralanmak üzereydi.
Siktir!!!
İçimdeki çığlık dalga dalga büyüyordu. Kim bilir dışarıdan ne kadar darmadağın, ne kadar tuhaf görünüyordum ve en kötüsü, gözlerimin önündeki o zifiri karanlık hala dağılmamıştı. Hiçbir şey göremiyordum.
“İyi misin?” diye sordu.
“Evet,” dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. “Yalnızca... sizin burada olduğunuzu görmedim.”
Aramıza kısa, tekinsiz bir sessizlik çöktü. Muhtemelen adam, güpegündüz koskoca bahçede, koskoca bir insanın nasıl fark edilmediğini kendi zihninde tartıyor, bu absürtlüğe mantıklı bir kılıf uydurmaya çalışıyordu.
“Öyle mi?” diye sordu, sesinde hafif, gizleyemediği bir merakla. “Peki... Gelin yardımcı olayım o halde, şöyle oturun.”
İki eliyle de sağ kolumu kavradı, dokunuşu nazik ama güven verici şekilde sıkıydı. Beni az önce kalktığı o sıcak yere yavaşça yerleştirdi.
“Kusura bakmayın,” dedim, utançtan cayır cayır yanan yüzümü adama doğru çevirdiğimi umarak. “Gerçekten çok üzgünüm.”
“Gerçekten sorun değil,” dedi, ses tonu içimi rahatlatmak ister gibi yumuşaktı. Önümden geçip hemen yan taraftaki boşluğa oturduğunu hissettim. Ardından karanlığımın içinden birkaç kitap ya da defterin tok kapanma sesleri yükseldi.
Dirseklerimi dizlerime dayayıp öne doğru eğildim, sanki omurgam bu utancı ve halsizliği daha fazla taşıyamıyordu. Avuç içlerimi sıkıca gözlerime bastırdım. Bir süre öyle durduktan sonra, sanki karanlığı dağıtabilirmişim gibi parmaklarımla gözlerimi ovuşturmaya başladım.
“İsterseniz öyle yapmayın,” dedi bir süredir yanımda sessiz bir gölge gibi oturan adam. “Bunun gözlerimiz için çok zararlı olduğunu duymuştum.”
“Kesin öyledir…” diyerek derin, yorgun bir iç çektim ve doğruldum. İçimde biriken o çaresiz dalga, nihayet dudaklarımdan bir isyan gibi döküldü. “Ama ben göremiyorum zaten. Her şey simsiyah.”
“Çok üzgünüm,” dedi. Ses tonu yine o tanıdık sakinlikteydi ama bu kez o derin tınının içine, maskelenemeyen gerçek bir hüzün ve şefkat sızmıştı. “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?”
“Hayır,” dedim, gardımı tamamen düşürerek. “Ben bile şu an ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
Boğazından kısa, düşünceli bir hmm sesi yükseldi ve hemen ardından oturduğu yerin hafiflediğini hissettim, ayağa kalkmıştı.
“O zaman benim gitmem gerekiyor,” dedi. “Kendinize iyi bakın.”
“Tekrar kusura bakmayın,” diye mırıldandım, bu ani terk edilişin şaşkınlığı utancıma karışırken. “Az önceki şey için... Görüşürüz.”
Kelimelerime sesli bir karşılık vermedi. Ama gitmeden hemen önce, havadaki o tekinsiz gerilimi dağıtan ve bana görünmez bir şekilde gülümsediğini hissettiren sıcak bir an yaşandı. Ardından, adımlarının sesi kulaklarımda yavaş yavaş eriyerek uzaklaştı. Ben ise koskoca kampüsün ortasında, çöken zifiri karanlığın içinde ve tanımadığım bir adamın kucağına oturmuş olmanın verdiği o devasa utançla baş başa kaldım. Titreyen ellerimle çantamı yoklayıp telefonu çıkardım ve can simidim olan Sıla’yı aradım.