DOSTUN BİR FİSKESİ

4188 Kelimeler
Biraz önce parlattığı cam tezgaha dirseklerini dayamış, önündeki açık defterdeki sayılara kaş çatarak bakan esmer delikanlı bıkkın bir nefes verip başını gün boyu dikizlediği karşı dükkana çevirdi. Lakin bir haftadır adamakıllı görüşemediği sarışın yâri yine ortalıklarda yoktu. Sırf o dükkanda çalışıyor diye bir haftadır tüm gününü abisinin yanında geçiriyordu ama anlaşılan sevgilisini uzaktan izlemek bile haramdı. Birkaç saat önce nerede olduğunu sorgulayan bir mesaj atmış ve işlerim var yanıtını almıştı. O zamandan beri sıkkın olan canı daha da sıkılmıştı. Gökmen bir işler karıştırıyordu ve Arslan bir eli göğsünde onun son zamanlarda ne bok yediğinin ortaya çıkmasını korkuyla bekliyordu. Zira Gökmen'i tanıyordu. Bir menfaati olmasa abisinin emirlerine böyle harfiyen uymaz, sabah sekizde evden çıkıp akşamın onunda dönmezdi. Evden kafasının ucunu bile çıkarmıyordu aptal kuş. Son vukuatından sonra Gökçe tarafından Gökmen'in odasına girişi de kati suretle yasaklanmıştı. Kadın resmen pencerede nöbet tutuyor, Arslan ne zaman geceleri evlerine beş metreden fazla yaklaşsa gözleriyle ateş ediyordu. Arslan da ona masum masum gülümseyip ayaklarını sürüyerek rotasını kendi evine sürüyordu. Bir haftadır sarışına görüşebilmek için bir yalvarmadığı kalmıştı ve biraz daha devam ederse onu da yapacaktı. Özleminden ölüyordu ulan. Kokusu burnunda tütüyordu. Dudakları onu öpemediği her gün biraz daha sızlıyordu resmen ve hain sarışının umurunda bile değildi. İşten gelir gelmez götünü devirip yatıyordu. Utanmadan telefonda konuşurken uyuya kalıyordu bir de şerefsiz. O, sarışının vefasızlığına ağzının içinde homurdanarak önündeki deftere geri dönerken dükkanın kapısı açıldı. Gözlerinde günlerdir muhafaza ettiği temkinli ve gözlemci ifadeyle abisi içeri girince sonunda çatabileceği birinin gelişiyle yerinde doğruldu. "Naber lan mazoşist? Böyle kara kara oturmuş bir sonraki intihar girişimini mi planlıyorsun?" Onun tedirgin sesi ve ciddi ifadesiyle Arslan gülse mi küfür mü etse bilemeden gözlerini devirdi. Çıldırıp mahallenin orta yerinde sarışına şarkılı ilanı aşk ettikten sonra, abisinin teşviki, Tibet Pakdemir'in ateşlemekten çekinmediği silahının zoruyla eve sokulmuş; ev ahalinin şaşkın ve uykulu bakışlarıyla karşılaşmıştı. Ailesinin pek sık karşılaşmadığı bu çılgın hali herkesin dillerine kilit vurmuş olacak ki, tek tepki onu içeri sokan abisinden gelmişti. Ensesi şamarlanmış, önce gizli aşkına, sonra içtiği rakıya, en son da Arslan'ın eksik tahtalarına sövülürken odasına kadar ittirile kaktırıla götürülmüştü. Tüm bu şiddeti kulaklarına varan bir sırıtışla karşılayınca abisi kafayı yediğine iyiden iyiye ikna olmuştu. Onu odasına fırlatarak atıp, "Yat zıbar Allah'ın delisi. Ayılana kadar da görünme gözümüze." diye homurdanarak kapısını çarpmıştı. Odasına girince onu karşılayan kendi resmi ile göğsünden tüm vücuduna sirayet eden o yakıcı sıvıyla iç çeke çeke çökmüştü yatağına. Onu bu kadar etkileyen, içini ısıtan, göğsünü uyuşturan şeyin adını resme ne kadar bakarsa baksın bir türlü koyamamıştı. Göremediği, lakin Gökmen'in attığı her fırça darbesine sızan; saçlarının arasına konmuş uyuklayan sarı kuştan, yüzüne vuran gün ışığına, yere sarkan kırmızı örtünün üzerinde dinlenen kara kediye, resimdeki bedenini süsleyen izlere kadar her şey ama her şey onu hala daha mahvediyordu. Gökmen'e kemiklerine kırarcasına sarılma isteğiyle hala daha baş edemiyordu. Üzerine doğru sıkılan mermiler sayesinde o isteği güçlükle bastırıp daha önce hiç tatmadığı kadar huzurlu bir uykunun kollarına bırakmıştı kendini. O günden beri de abisi yakasından bir türlü düşmüyordu. Gelip derdi mi var, aşk acısı mı çekiyor soramayacak kadar bu taraklarda bezi olmadığı için anca böyle gidip gelip intihara bir meyli olup olmadığını anlamak için laf sokuyordu. "Sen benim ruhsal durumumu siktir et de babama vereceğin hesabı düşünmeye başla." dedi elindeki kalemin arkasıyla önündeki açık hesap defterine iki kez vurdu. "Ne bu abi Allah aşkına? Her ay kardan çok zarar yapıyor amına koduğumun dükkanı." Akın girer girmez yediği azarla rahatsızca boğazını temizledi. Açık deftere göz ucuyla bakıp omuzlarını silkti. "Git onu babamla konuş abisi. Her gün başka bir ahbabını gönderiyor. Ona yardımcı ol, buna yardımcı ol diye diye iflahımız sikildi. İşle dostluğu ayıramayınca böyle oluyor. O yüzden hiç boşuna dükkan dönmüyor diye atarlanmasın." Arslan dilinin ucuna gelen Ahu'ya alınan lüks hediyeleri bildiğini ifade edecek küfürlü cümleleri zorlukla yutarken ona kaş çatıp, ağzının içinde kendi kendine homurdandı. Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil çıkmazındaydı yine. Zira abisini bu konuda daha önce defalarca ikaz etmiş ve karşılığında atar giderle karşılaşmıştı. Akın onun homurtularıyla yerinde huzursuzca kıpırdandı. Bir eliyle ensesini kaşırken kardeşine kararsız bir bakışa attı. "Ya şimdi hesap kitap işini bir kenara bırak da..." diye mırıldandı tekinsiz bir sesle. "Senin bir derdin falan yok dimi? Varsa söyle lan. Çözeriz yani, biliyorsun. Abin var burada senin." Arslan abisinin olmayan abilik damarının kabarışını izlerken dudaklarına yerleşen minik gülümsemeye engel olamadı. Böyle nadir anlarda, içinde haberinin dahi olmadığı abi sevgisinin kapakları hareketleniyordu. Neyse ki, bu göz yaşartıcı davranışların altı hiçbir zaman adam akıllı dolmadığından duygusallığı kısa sürüyordu. "Abim, daha dün götünü toplamamış olsam çok inandırıcı bir girişim olabilirdi ama sağ ol yine de." dedi alayla. Daha dün gece sarhoş olup arabayı elektrik direğine çapmıştı. Arslan gecenin köründe polis olay yerine varmadan abisinin ehliyetini kurtarabilmek ve arabanın bağlanmasının önüne geçebilmek için koştur koştur atılan konuma gitmişti. Kazayı üstlenmiş, polise bin bir palavra sıkmıştı. Allah'tan mahalle arası bir yerdi de yakında güvenlik kamerası falan yoktu. Akın'ın anında çatılan kaşları ve ensesine yediği şamarla kıkırdayarak geriye kaçtı. O ağzının içinde "Soran da kabahat." diye söylenerek bilgisayarın arkasındaki sandalyeye geçerken Arslan yüzünde sevgi dolu bir gülümsemeyle, "Çözülemeyecek bir derdim yok abim. Hallediyorum ben, merak etme." dedi. Akın ona hala çatılı kaşlarıyla omuz silkip, "Ne halin varsa gör amına koyayım, bana ne." diye homurdandı. Arslan bu sefer daha yüksek sesle güldü. Akın'ın nadiren sevilesi olduğu anlar onu eğlendiriyordu. O sırada dükkanın kapısı bir kez daha açılınca müşteri geldiğini düşünerek kendini toparlayıp yüzünü kapıya döndü. Kararsız, hatta kabız olmuş gibi kaskatı duran Mahmut'u kapı önünde bulmayı beklemediğinden yüzünü derin bir şaşkınlık ele geçirdi. "Selamun aleyküm. Hayırlı işler." dedi delikanlı Arslan'a kaçamak bir bakış atıp yüzünü Akın'a dönerek Akın, Mahmut'u görünce bozulan morali anında düzeldi. Zira Arslan'ın arkadaş çevresinden en çok Mahmut'u severdi. Akın, "Oooo Maho! Yüzünü gören cennetlik lan. Nerelerdesin?" diyerek yeni çöktüğü sandalyeden kalkarak onunla tokalaşmak için hareketlenirken Arslan beyninde yankılanan alarm zilleriyle gerginleşti. Bir hafta olmuştu. Mahmut'un evinden çıkıp Gökmen'in peşinden gidişinin üzerinden tam bir hafta geçmişti. Bu süre boyunca delikanlıyla tek bir konuşma yapmamıştı. Zihninin bir köşesine bir kıymık gibi batsa da Mahmut'un o günkü tepkisini ve altındaki nedenleri önce görmezden gelmeyi seçmişti. Lakin rahatsızlığı her gün biraz daha büyüyünce sorunu önce kendi kendine ele almaya karar vermişti. Mahmut'la ne yapmalıydı? Yakasına yapışıp tehdit etmek çare değildi. Karşısına alıp adamakıllı derdini, aşkını anlatmanın da bir faydası olmayacaktı. Mahmut gibi büyütüldüğü kültüre sıkı sıkıya bağlı bir adam, hayata onların çerçevesinden bakamazdı. Realist bir adamdı ve kendini aralarındaki bağın onu ikna etmeye yeteceği avuntusuyla kandırmayacaktı. Öz kardeşlerin birbirini sırtından bıçaklarken gözünü kırpmadığı bir devirde böyle kırılgan bir bağa bel bağlayamaz, her şeyi riske atamazdı. Geriye bir tek salağa yatmak kalıyordu. Sonuçta Gökmen'le onu ağız ağıza görmediği müddetçe Mahmut'un aklındaki şey her neyse yalnızca keskin bir şüpheydi. Kanıt görmediği ya da direkt gelip sormadığı sürece de öyle kalacaktı. Harbiden, Mahmut onları nasıl fark etmişti acaba? Tek bir hareket, diyalog ya da bakış bir ilişkileri olduğu sonucuna varması için yeterli değildi. İnsan beyni böyle çalışmıyordu. Hele de mevzu bahis iki erkeğin ilişkisiyse... İşaretleri aramadıkça böyle küçük şeylerden doğru sonuca ulaşması mümkün değildi. Öyleyse Mahmut o işaretleri başından beri arıyordu. Ve sonunda o gece aradığı işaretleri bulmuştu. Mahmut; zeki ve uyanık bir adamdı ama hepsinden önce unutmazdı. Adamın fil hafızası vardı resmen. Bu düşünce ile kafasının üzerinde yanan ampulle sıkılı dişlerinin arasından bir siktir çekmişti. Birkaç sene önce gruplarında Gökmen'in cinsel yönelimiyle ilgili muhabbetler dönmüştü. O zaman sarışının biriyle bir ilişkisi vardı ve çok açık veriyordu. Sosyal medyasına herifle fotoğrafları dolanıyordu. Altına gökkuşaklarıyla süslü yorumlar atılıyordu. Elinde sürekli telefon o herifle mesajlaşıyordu ve doğal olarak dikkatleri çekmişti. Arslan'ın dahil olmadığı başka bir grupları olduğu gibi Gökmen'in de dahil olmadığı bir grupları vardı. Oraya sosyal medyasından bir fotoğrafın ve yorumların ekran görüntüsü atılmış, hemen ardından 'Ne ayak?' başlıklı bir mesaj yazılmıştı. Uzun uzadıya yapılan konuşmaları ve kendisinin sebepsizce hissettiği gerginliği çok net hatırlıyordu. Lakin o zaman arkadaşları, Gökmen'e eşcinselliği konduramadıklarından gözlerinin önündeki gerçeği reddetmiş, birbirlerini yatıştırmak için uğraşmışlardı. Bugün ayaklarına dolanan sıkıntının kaynağı birkaç sene önceki o mevzuydu. Belli ki Mahmut'un şüpheleri diri kalmıştı. Belli ki, Gökmen'in Arslan'a attığı bakışlara, diyaloglara ya da hareketlere anlam yüklemesine neden olan şey o zamanki şüphelerdi. Yaptığı çıkarımlarla içi daha fazla sıkılsa da en sonunda salağa yatması gerektiği sonucuna varmıştı. Ancak Mahmut'un gergin tavrına bakılırsa salağa yatmasına izin vermeye niyeti yoktu. "İş güç Akın abim ya. Okullar tatil olunca bizim peder de benim başıma çöktü işte. Ha bire şoförlük yaptırıyor sağ olun. İyice getir götürcü olduk." dedi yüzünde kasıntı bir gülümsemeyle. Onlar ayaküstü hal hatır soruşurken Arslan yüzüne ya da bedenine yansımayan bir gerginlikle elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirerek Mahmut'u izledi. Hala buraya başka bir sebeple gelme ihtimali vardı. O yüzden temkinli bir şekilde ilerleyecekti. Sonunda konuşmaları bitince Mahmut'un kahveleri ona döndü. "Arslan, işin yoksa biraz konuşalım mı?" Esmer kalemi parmaklarının arasında döndürmeye devam ederken çenesiyle açık defteri gösterdi. "Var kardeşim. Abimin götünü topluyorum yine. Acil miydi?" dedi rahat bir sesle. Gram konuşası yoktu. Mümkün olduğunca uzun süre bu yüzleşmeden kaçınmak istiyordu. Olacakları biliyordu çünkü. Ya birbirlerine gireceklerdi ya bir kalemde dostluklarını sileceklerdi. Orta yolu bulmak hayaldi, biliyordu. Mahmut, esmerin önündeki açık deftere kısa bir göz attı. "Yok değildi. Geçen gün bizim evdeki mevzu hakkında konuşacaktım. Aklıma takılan birkaç şey vardı da..." dedi. Bakışları Arslan'ın elalarına gizli bir imayla tutundu. Arslan o imalı bakışı tehdit olarak algıladı. Bakışları keskinleşirken parmaklarının arasındaki kalem anında durdu. Kaşları ağır ağır havalanırken, "Hangi mevzu?" dedi ürpertici bir sakinlikle. Elaları meydan okumayla parladı. Altına gizlenmiş acımasız tehdit onu tanıyan herkes için belirgindi. Mahmut birkaç uzun saniye Arslan'ın tehditkar elalarında dolandı. Arslan'ın bu yüzünü biliyordu, çok kez izlemişti. Lakin ilk defa muhatabı kendisiydi. Hesapçı, tehditkar, kılıçları çekili... Bu Arslan onu geriyor, kendini mayın dolu bir tarlada yürüyormuş gibi hissettiriyordu. Yine de bir haftadır midesini bulandıran gerçekler, düşündükçe daha fazlasını bulduğu kanıtlar o meydan okumayı restleşmeye döndürmek istemesine neden oldu. Burada hesap verecek, eğilip bükülecek birisi varsa o Mahmut değildi. "Sen biliyorsun mevzuyu. Bir zihnini yokla, bulursun." "Yok, hatırlayamadım kardeşim. Hatırlat sen." Mahmut yumruklarını da dişlerini de sıktı. Bilerek zorluyordu piç. Öyleyse istediğini verecekti. "Gökmen'le ilgili olan mevzu kardeşim." dedi meydan okuyarak. Akın duyduğu isimle dikeldi, kaşlarını çattı. "O piç ne alaka lan? Yine kapıştınız mı, hayırdır?" Arslan, Akın'ın sorusunu görmezden gelerek dilini ağır ağır alt dudağında yuvarlayarak Mahmut'a baktı. Sırtında hissettiği bıçağın ucuyla, göğsünde yeşeren ihanet hissiyle gülümsedi. Devam et, der gibi kaşlarını kaldırıp abisini işaret etti. Tüm bu gösterişine rağmen gümbür gümbür olan kalbiyle son darbeyi bekledi. İnsanları sınamayı severdi. İttirir, sınırlarının neresi olduğunu görmek için beklerdi. Şimdi Mahmut'u sınıyordu. Tavrına göre bir karar verecekti. Ya nereden baksan 15-16 yıllık bir dostluğu tek bir hamlede silecekti, ya da adamakıllı karşısına alıp derdini anlatacaktı. Yalnızca tek bir hareket sonucu belirleyecekti. Mahmut tereddütle kaşları çatılı, bir cevap bekleyen Akın'a kısa bir bakış attı. "Abi..." dedi tedirgince Arslan'a bir kez daha bakarken. Sınandığının farkındaydı. Lakin öfkesi, göğsünü sarmış kandırılmışlık hissi her şeyin önüne geçiyordu. Sınanıyor olduğunu bilmek, o öfkeyi daha da harlamaktan, dikine gitmesine neden olmaktan başka bir işe yaramıyordu. "Gökmen'le Arslan-" O cümle hiçbir zaman tamamlanmadı. Arslan bir anda tezgahın öte tarafından uzanıp Mahmut'un yakasını kavradı. Delikanlıyı kendine çekip kimsenin tepki vermesine kalmadan kafasını yüzüne gömdü. Akın'ın bağırtısı ve küfrü, Mahmut'un iniltisine karışırken onu ittirip hışımla tezgahı dolandı. Abisini ittirip neye uğradığını şaşırmış kanayan burnunu tutarak gözlerini kırpıştıran Mahmut'u yakasından bir kez daha kavrarken, "Gel lan benimle." dedi sertçe onu çekiştirerek. Birkaç adım atmışlardı ki, Mahmut yakasını hışımla kurtardı esmerin elinden. "Bırak lan!" diye gürledi elini kanayan burnundan çekerken. "Madem açık oynayacağız. Akın abi de görsün kardeşinin gerçek yüzünü. Abi senin bu kardeşin var ya-" Arslan genişleyen gözleriyle bu sefer yumruğunu indirdi Mahmut'un yüzüne. "Senin amına korum Mahmut! Kimsin lan sen? " diye gürledi. Akın şaşkınca üzerine doğru yığılan Mahmut'u omuzlarından kavrarken, "Ne oluyorsunuz oğlum? Kendinize gelin!" diye gürledi. Onun gürleyişi Mahmut'u kendine getirdi. Burnundan soluyan esmerin yüzüne yumruğunu indirirken, "Kardeşinim lan! Dostunum!" diye bağırdı. "Doğru yola döneceksin amına koyayım. İster seve seve, ister sike sike! Kendine geleceksin Arslan!" Arslan patlayan dudağını diliyle yoklayıp birkaç adım geriye savrulduğu yerden bir kez daha Mahmut'a atıldı. Arkadaşının yakalarını kavrarken, "Senin doğru yolunu da, kardeşliğini de, seni de sikerim piç!" diye gürleyip kafayı bir kez daha gömdü Mahmut'a. Küçücük alandaki telefon kapları, süs eşyaları onların kavgalarının şiddetiyle yerlere saçılırken bağıra çağıra araya girmeye çalışan şaşkın Akın da payına düşeni aldı. Gürültüyü gören ya da duyan esnaf yardıma gelene kadar Arslan Mahmut'un içinden çoktan geçmiş, çocuğun suratını kan revan içinde bırakmıştı. Kendi de payına düşen kadar morluk ve kesik kazanmıştı. Eşin dostun yardımıyla küfürler savuran Mahmut dükkandan zorla çıkarılırken, Akın kardeşinin koltuk altlarından kollarını geçirerek onu güçlükle zapt etti. "Dur artık Arslan!" diye gürlerken kıpkırmızı kesmişti. "Neyi paylaşamıyorsunuz, bu ne hiddet bu ne celal lan?" Arslan, kulağının dibindeki bağırtıları duymadı bile. Kırmızı bir perdenin indiği gözleri cam kapının diğer tarafında esnaf tarafından sakinleştirilmeye çalışan Mahmut'a dikiliydi. Göğsü hiddetle inip kalkıyor, birbirine geçmiş dişlerinden gıcırtılar çıkıyordu. Hışımla abisinin elinden kurtuldu. Akın bir kez daha onu tutmaya, durdurmak için bir şeyler söylemeye çalışsa da durmadı. Cam kapıyı savurarak dükkanın dışına çıktı. Esnaf onun gelişiyle gerilip önüne geçmeye çalışsa da, "Bir şey yapmayacağım. Çekilin." diyerek onları aştı. Arkalarında kaskatı ve yumrukları sıkılı bir şekilde duran Mahmut'a ulaştı. Delikanlıyı yakalarından tutup kendine çekti. Burunları neredeyse birbirine değerken, öfkeli nefesleri diğerinin yüzünü kavururken yangın yeri elalarını her şeyden öte ezilmiş görünen kahvelere dikti. "Çeneni kapatacaksın Mahmut. Kardeşiz ya, dostuz ya... İşte o yüzden susacaksın." diye fısıldadı. "Seninle sonra hesaplaşacağız. Çünkü biraz önce yaptığından sonra, canım da olsan öldürürüm seni Mahmut. Benim içim soğuyana kadar çıkmayacaksın karşıma. Anlıyor musun?" Delikanlı, onun çok gerçek hissettiren sözleriyle titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. Dudaklarının titreyişi öfkeden miydi, yoksa kırgınlıktan mıydı o bile bilmiyordu. "Anlıyor musun, dedim." diyerek yeniledi kendini. Mahmut, ne yapacağını şaşırmış gibi gözüken Akın'a doğru kafasını çevirirken sertçe yutkunup, başını sallayarak onu onayladı. Niyeti bu değildi. Böyle olsun istememişti. Olaylar bir anda bu raddeye nasıl gelmişti? Nasıl bir anda Arslan'ı kendine böylesine kanlı bıçaklı düşman edecek bir şey yapmıştı? Cümlesini tamamlamasına izin verse kendi bile ne söyleyeceğini bilmiyordu oysa. Gökmen'le Arslan yine birbirine girdi. Gökmen'le Arslan sikişiyor. Gökmen'le Arslan sevgili. Gökmen'le Arslan barıştı, sizden gizli dost oldular. Gökmen'le Arslan... Yakaları ittirilerek bırakılınca birkaç adım geriye savruldu. Arslan ona son bir kez nefretle bakıp yeri sarsan adımlarla arabasını park ettiği yere doğru giderken Akın arkasından bağırdı lakin esmer durmadı. Hışımla arabasına bindi. Göğsünü sarmış dost kazığının ağrısıyla gazı kökleyerek terk etti sokağı. Mahmut ise onun arkasından boğazına oturmuş bir yumruyla bakakaldı. ** Önündeki ağacın dallarına bakan sarışın delikanlının gözlerini ele avuca sığmaz bir heyecan mesken bellemişti. Öyle ki, içi kıpır kıpır, ince dudakları kontrolsüz bir gülümsemeyle bükülüydü. Heyecanının nedeni birazdan bu ağacın dallarını tırmanıp bir haftadır adamakıllı göremediği sevgilisine varacak olması değildi, hayır. Elbette onun da biraz etkisi vardı tabii. Zira çok özlemişti. Burnunda tütüyordu it. Artık kabullendiği duyguları sağ olsun özlediğini kabul ederken dahi daha çok özlemden başka bir şey hissetmiyordu. Heyecanlı olmasının asıl nedeni geliş sebebiydi. Kara kediyi bu gece kaçıracaktı. Bu düşünce dudaklarında yaramaz bir gülümsemeye neden olurken ağacın dallarını tırmanmaya başladı. Bir haftadır abisinden planlarını gerçekleştirmesine yetecek kadar para ve izin koparabilmek için köpek gibi çalışıyordu. Oradan oraya koşturuyor, ne derse ikiletmeden yapıyor; babasının gözüne batmamak için götünü yırtarak ev erkeğini oynuyordu. Sonunda bir haftalık çabalarının karşılığını alacağı gün gelmişti. Esmerin yüzüne yerleşecek şaşkınlık bile bu emeğe değerdi ama ortada daha fazlası vardı. Gün boyu eksikleri tamamlamak için koşturup durmuştu. Allah'tan kamp için gerekli olan mühimmatın büyük bir çoğunluğuna zaten sahipti de kazandığı harçlığın büyük çoğunluğunu tatile ayırabilecekti. Ağacın üst dallarına ulaşıp esmerin balkon demirleri görüş açısına girince sırıtışı genişledi. Kalbi küt küt atarken dikkatli bir şekilde kendini mavi balkon demirlerine attı. Parmakları kıl payı balkon demirlerine yakalayıp boşlukta sallanan ayaklarını güçlükle mermere yerleştirince kalp krizinin eşiğinden döndü. "Ulan..." diye mırıldandı nefes nefese. "Bir gün kafa üstü çakılıp tahtalı köyü boylayacağız amına koyayım. Maceramızı sikeyim." diye kendi kendine homurdanırken kendini yavaşça güvenli tarafa geçirdi. Ayakları balkon zeminine değince bir hırsız edasıyla gözlerini kısıp karanlık odaya bir bakış attı. Saat neredeyse sabahın 5'i olduğu için esmeri uyanık bulmayacağını biliyordu. Planı buydu zaten. Korkudan altına sıçırtacaktı şerefsizi. Kendi kendine kıkır kıkır gülerken yavaşça; ses çıkarmamaya özen göstererek plastik kapının kulpunu aşağı indirdi. Aynı dikkatle kapıyı ittirerek parmak uçlarında içeriye girdi. Sokak lambasının sağladığı ışıkla yatakta gördüğü kabartıya doğru sessizce ilerlerken dudaklarında hain bir sırıtış vardı. Yatağın boş tarafına ulaşınca dizlerinin ve ellerinin üzerine çöküp çıkan gıcırtıya yüzünü buruşturarak ona doğru ilerledi. Esmerin diğer tarafa dönük yüzüne ulaşınca hain sırıtışını koruyan dudaklarını esmerin kulağına dayayıp, "Arslan..." diye fısıldadı. "Uyan." Bir an sonra kendini yatağa çivilenmiş olarak bulunca ödü kopan ve sesli bir şekilde küfreden kendisiydi. Korkulu bir ananı sikeyim diye gür sesle bağıran dudakları yumuşak dudaklar tarafından susturulurken elleri refleksle üstüne yatan adamın omuzlarını buldu. O mal gibi kalırken Arslan ıslak dudaklarını kulağına taşıyıp, "Gökmen..." diye mırıldandı çatallı ama keyifli bir sesle. " Senin beni tufaya düşürmek için kırk fırın ekmek yemeğe ihtiyacın var yavrum." Gökmen kaşlarını çatıp omzunu ittirerek, "Nasıl anladın amına koyayım ya? Uyumuyordun dimi?" diye homurdanınca kıkırdadı. Sarışının somurtuk yanağına sulu bir öpücük kondururken, "Su uyur, Arslan uyumaz yavrum öğrenemedin mi?" dedi sırıtarak. Gökmen anlaşılmaz bir homurtuyla onu bir kez daha hoşnutsuzca omzundan ittirince kıkırdayarak yüzünü sarışının boynuna gömdü. Özlediği kokusunu derince solurken, iyice sarışının üstüne yerleşip, "Nereden esti gece gece odamı basmak?" diye mırıldandı. Morali bozulan Gökmen birkaç saniye daha somurttuktan sonra pes edip bir elini kuş yuvasına dönmüş kara tutamlara atıp, "Azıcık korkutayım dedim ama sayende az daha ödüm bokuma karışıyordu. Hep böyle yapıyorsun, ne zaman gizli gizli ağacına tırmansam kursağımda bırakıyorsun amına koyayım" diye homurdanarak bir saniye önce okşadığı kara tutamlara hafif bir şaplak indirdi. Arslan yalandan ahlayarak biraz daha geniş sırıttı. "Oğlum ağacı tırmanırken o kadar taka tuka ses çıkarıyorsun ki, sağır sultan bile duyar; ben ne yapayım? Yat kalk da bizimkilerin uykusunun ağır oluşuna dua et. Yoksa abim kırk kere yakalardı seni. " "O göt yarağımı yakalar anca." Arslan güler gibi bir nefes verdi. Gökmen'in Akın nefreti çok büyüktü. Kendisine karşı olan nefretini yenmişti yenmesine de ailesinin diğer bireylerine ısrarla düşman sıfatıyla bakmaya devam ediyordu. Oysa Gökmen'le ilişkileri değiştiğinden beri Arslan'a Tibet Pakdemir bile sevimli geliyordu. "Abime göt deme sarı, bozuşuruz." dedi yüzünü gömdüğü boyundan çekerken. Gökmen anında itiraz edecek daha çok küfürlü birkaç cümle kurmaya yeltense de küfürbaz dudakları dudaklarıyla susturdu. Onu özlem dolu bir öpücüğün içine çekerken, kokusunu burnundan aldığı derin nefesle ciğerlerine hapsedip hareketlendi. Bedenini sarışının bacaklarının arasına sıkıştırıp, bir eliyle uyluğunu kavrayarak iyice yerleşti üstüne. Dili, keyifli bir mırıltı bırakan dudakları aralayıp sevgilisinin ağzının derinliklerini keşfe çıkarken, sırtını ve saçlarını okşayan parmaklarla gözleri anında karardı. Özlediğinin farkındaydı da bu kadar özlediğinin o bile farkında değildi. Resmen iki saniyede erimiş, kalbi de, kasıkları da, ruhu da tanıdık bir ateşle harlanmıştı. Lakin dudaklarının aşırı hareketleri daha o sabah edindiği yaraları kanatıp sızlatınca refleksle geri çekilip sızlandı. Ne olduğunu anlayamayan sarışın heyecanla hızlanmış nefesleriyle, "Ne oldu? Bir yerini mi ısırdım?" dedi şaşkınca. Oysa dişlerini kullanmadığına emindi. Arslan kanayan dudak kenarına başparmağını bastırırken, "Yok yavrum, ondan değil." dedi yüzünün halini daha yeni hatırlayarak. Onun sesindeki tereddüt yüzünden anında kıllanan Gökmen kaşlarını çatıp Arslan'ı ittirip doğrularak gece lambasına uzandı. Arslan onu durdurmak için derin bir nefesle dudaklarını aralarken ışığı açıp mavi harelerini esmerin yüzüne dikti. Loş ışığın manzarayı daha beter hale getireceğini bilerek Gökmen'in bacaklarının üzerinde dizlerinin üstünde oturan esmer bir elini ensesine atıp yüzünü inceleyen bakışlara izin verdi. Gökmen'in ilk tepkisi siktir çekmek oldu. "Bu hal ne lan?" dedi bir eli bereli yanağını bulurken. Arslan dişlerinin arasından sızlanarak yüzünü geriye çekince Gökmen'in şaşkınlığı yerini endişeye bıraktı. "Kiminle kavga ettin? Kim yaptı bunu lan? Benimkilerden biri mi?" dedi telaşla, Arslan'ın çenesini kavrayıp yüzünü daha dikkatle inceleyip başka yaralar ararken. Buldu da. Patlamış alt dudağının kenarında taze kan toplanmıştı. Çenesinde, parmaklarının değmediği tarafta da belirgin bir morluk vardı. Bildiği kadarıyla Arslan'ın suratında bu zamana kadar kimse böyle bir yaraya sebep olmamıştı. Onun da, Arslan'ın da vücudunda ne kadar iz varsa mimarı hep birbirleriydi. Zira esmer, Gökmen'in aksine kolay kolay celallenmez, kolay kolay biriyle yumruk yumruğa gelmezdi. "Sizinkilerden biri değil. Öyle dallamanın biriyle kapıştık işte, endişelenecek bir şey yok." dedi esmer yatıştırıcı bir sesle, çenesindeki eli bileğinden nazikçe tutup ayırırken. "Arslan beni çıldırtma. Yüzünün anasını sikmişler. Ne demek endişelenecek bir şey yok? " "Sen bir de karşı tarafı gör." dedi yalancı bir böbürlenmeyle. Tavrıyla Gökmen'in kızarmaya başlamış boynunda birkaç damar belirginleşince sırıtıp kaşlarını tatlı tatlı havaya kaldırdı. "Ne oldu yavrum? Senden başkası yüzümü sikti diye kıskandın mı yoksa? Al bu yanağı da sana ayırdım bak." dedi hasarsız yanağını ona doğru çevirerek. Gökmen çatılı kaşlarıyla esmerin sağlam yanağına hafif bir şamar geçirip, "Dalganı sikeyim senin. Kiminle kavga ettin söyle?" diye homurdandı. "Gidip intikamı mı alacaksın yoksa?" dedi Arslan sırıtarak kaşlarını havaya kaldırdı. Gökmen onun bu tavrına kanmadı. Şimdi yüzünü aydınlıkta görebildiği için moralinin bozuk olduğunu, gözlerinde hala için için yanan bir öfkeyi muhafaza ettiğini görebiliyordu. İşin kötüsü, yüzünün halini gördükçe onun içi daha beter bir ateşle kavruluyordu. Göğsü cız ediyor, öfke damarlarında zonkluyordu. Öpmeye kıyamadığı tende başkasının şiddetinin izini görmek kafasında birkaç şalteri indirmeye yetmişti. "Arslan." dedi ciddi bir sesle. Esmerin yüzünü iki yanından nazikçe tutarken. "Kim yaptı?" Arslan, işi dalgaya vurarak paçayı sıyıramayacağını başından beri biliyordu. Lakin gerçekleri ifşa etmek gram içinden gelmiyordu. Her şeyden önce Gökmen'i birazcık tanıdıysa o sabah patlak veren olayları anlatmak onları daha büyük bir kaosa sürükleyecekti. Derin bir nefes verirken, "Mahmut'la atıştık biraz." dedi, yüzünü nazikçe kavrayan elleri bileklerinden tutup başparmaklarıyla tenini sıvazlarken. Gökmen'in dudakları şaşkınca aralandı. İkilinin bugüne kadar bırak yumruklaşmayı bir kere ters düştüğünü bile bilmezdi. Gökmen için Kaya neyse, Arslan için Mahmut oydu ve o sebep ne olursa olsun Kaya'nın yüzüne ciddi bir tane bile fiske indirmeye kıyamazdı. "Neden?" dedi hissettiği şaşkınlığı sesine de yansıtarak. Arslan içli bir nefes daha alıp verdi. Alt dudağını diliyle yoklayıp bakışlarını kaçırdı. "Bazı konularda anlaşmazlığa düştük diyelim." Sarışının kaşları bir kez daha, bu sefer daha derinden çatıldı. Bu üstü kapalı konuşma burnuna kötü kokuların gelmesine neden oluyordu. "Sen şunu bir adamakıllı anlatsana." dedi sert bir sesle. "Boş ver sarı ya." dedi Arslan Gökmen'i yatağa geri itmeye çalışarak. "Bir haftadır adamakıllı görüşemedik zaten. Gece gece gereksiz konularla sıkmayalım canımızı." "Seher yüzünden mi?" dedi Gökmen, onun yumuşak itişine direnerek. "Kıza posta koydun diye dimi?" Arslan şimdiden öfkeyle kavrulmaya başlamış mavilere kısa bir bakış atıp onu cevapsız bırakınca Gökmen doğru sonuca vardığı çıkarımını yaptı. "Oğlum bu Mahmut kendini Seher'in abisi falan mı sanıyor? Hayırdır amına koyayım? Ne bu Seher sevdası? Kaçtır bir Seher'i sana yamama derdinde. Sıçacağım onun tribine artık he!" diyerek yükseldi. Onun yükselişiyle esmer delikanlı sadece sırıttı. Onu bu sefer daha fazla güç kullanarak yatağa geri düşürdü. Anında ağırlığını üstüne vererek kalkmasına engel olurken, "Sinirlenince çok seksi oluyorsun yavrum. Yapma, yanarız..." diye fısıldadı burnunu kulağının altındaki bir noktaya sürterek. Gökmen bu tavırla bozguna uğradı. Kulaklarını ateş basarken, "İki dakika rahat dur lan!" diye homurdandı. Arslan onun homurtusuna kıkırdayıp burnuyla dürttüğü noktaya dudaklarını bastırdı. "Durmam. Özlemden çürüttün amına koyayım. Seni orada burada göreyim diye götümü yırtıyorum bir haftadır." "Hani uzaktan ilişkiye alışıktın? Bir sene dişini sıkmıştın falan?" diyerek yapılan asisti anında gole çevirdi sarışın. Aslında unutkan bir adamdı ama Arslan'ın zamanında kurduğu o laf içine fena oturmuş olacak ki, fırsatı bulduğunda ondan bağımsız döküldü dudaklarından. Arslan bir saniye için apışıp kalsa da ikinci dakika dudakları keyifle kıvrıldı. Tribi bile tatlıydı şerefsizin. "Uzaktaki sen olunca diş sıkmak da imkansız oluyormuş sarı. Bir güncük ayrılığa bile tahammül edemiyormuşum." diye mırıldandı. Gökmen onun cevabıyla tatmin olurken, dudaklarına kibirli bir sırıtış yerleşti. "Aferin. Adam olacaksın böyle." dedi bir eliyle kara tutamları ödül niyetine okşarken. "Of sarı off! Ömrümü yedin." dedi Arslan iç çekerken. "Sus." dedi Gökmen, yüzünü boynuna bastırırken. "Keyiflendim. Bozma keyfimi iki dakika." Arslan onun itirafına güler gibi bir nefes verip boynuna bir öpücük kondurup tek dirseğinin üstünde yükseldi. "Harbiden sarı sen gece gece niye geldin? Bir haftadır on dedin mi yatıp zıbarıyordun. Abinden izin mi kopardın?" dedi merakla. Memnun olmadığından değil de Gökmen'i biraz tanıyorsa bir işler karıştırıyordu. Sarışının dudakları bu sefer daha geniş bir sırıtışın esiri oldu. "Kopardım. Hem de bir haftalık." dedi keyifle. Arslan onun ödül kazanmış bir çocuk gibi gururlu ifadesine yarım ağız sırıttı. "Hayırlı olsun yavrum. Güle güle kullan." "Sağ ol kedi. Birlikte kullanacağız zaten. Ben seni buraya paketlemeye gelmiştim." dedi Gökmen memnunca Arslan'ın sağlam yanağından bir makas alarak. Esmerin kaşları sorgularcasına havaya kalkınca genişçe sırıttı. "Hani resmini yaparken sana bir söz vermiştim ya... Kamp falan demiştik." Arslan'ın elalarıyla anlayışla parlarken, Gökmen devam etti. "Her şeyi hazırladım. Bavulunu topla. Seni Gökçeada'ya kaçırıyorum. Saat 10'a feribotumuz var." dedi. Arslan'ın ilk tepkisi, "Hadi lan oradan." oldu. Gökmen onun tepkisine kendini beğenmiş bir sırıtışla karşılık verip, kaşlarını kaldırarak yüzüne bakınca, esmer, " Oğlum manyama. Tek bir hazırlığım yok. 10'daki feribota yetişmek için iki saate çıkmamız gerekir." dedi şaşkınca. "İki saatin var işte. Topla valizini. Evdekilere de bir veda notu yaz, gidelim. Yolda bir yerde de kahvaltı ederiz." Arslan dizlerinin üzerinde doğrulup altında uzanan sarışına şaşkınca bakmaya devam etti. "Sen ciddisin." Gökmen kafasını sallayıp, "Hiç olmadığım kadar. Ekipmanlar hazır, arabaya yerleştirdim. Kendi çantamı da hazırlayıp koydum. Bir eksik sen kaldın. Seni de ön koltuğa yerleştirince ben tamamım." dedi. İstediği şaşkın tepkiyi aldığı için ondan keyiflisi yoktu. Bir haftalık yorgunluğu ve abisine yalvarma seanslarının utancı kuş olup uçmuştu bile. Arslan şaşkınlığını atamasa da kıpır kıpır olan içiyle genişçe sırıttı. "Ulan sarı..." dedi avuç içlerini onun iki yanından yatağa dayayıp üzerine eğilirken. "Ölürüm oğlum ben sana." Gökmen'in sırıtışı onun içindeki bütün sevgiyi dışa vuran sesiyle tatlı bir gülümsemeye evrildi. Esmer çenesinden tutup sızlayan yaralarını umursamadan dudaklarına sert bir öpücük kondururken, ödülünü keyifle kabul etti. İşte şimdi harbiden, bir haftalık çilesine değmişti. **
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE