Yüksek Sadakat- Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer
Şarj aletinin kablosunu ağır ağır adaptörün çevresine dolayan esmer delikanlı, önündeki siyah spor çantanın içine çatılı kaşlarıyla bakarken zihnindeki hayali listeye tik koyarak ilerliyor, hiçbir şeyi unutmadığından emin olmaya çalışıyordu. Bu çantanın içini en azından onuncu kontrol edişiydi. Yaklaşık bir saattir evin içinde koşturduğun nevri dönmüştü.
Her kontrolünün sonunda ağzının içinde söylenmekten kendini alamıyordu. Açıkçası plansız gelişen her şeyden biraz nefret eder, gerilirdi. Anı yaşamayı severdi elbette ama seyahat gibi hazırlık gerektiren işlerde değil. Üstelik önceki gün girdiği kavga yüzünden ağrıyan bedeni, gergin sinirleri ve uykusuz gözleri, tüm bu efora daha şimdiden isyan ediyor; her yanı sızım sızım sızlıyordu. Taze dövülmüş Mahmut'u başıboş bırakacak olmak da canını sıkıyordu.
Kısacası ilk anın heyecanı geçince Gökmen'in planının çok kötü bir zamana denk geldiğini fark etmişti. Ancak sarışının hevesini kursağında bırakmak istemiyordu. Planını söylerken parlayan mavi hareleri, aferin bekler gibi gururlu sırıtışı aklına geldikçe dudaklarında sevgi dolu bir tebessüm yeşeriyordu. Şapşal sarışın, bu sefer harbiden onu şaşırtmıştı. O yüzden dişini sıkacak ve ayak uyduracaktı.
Parmaklarını alelacele aldığı duş yüzünden hala ıslak olan saçlarından geçirip yorgun bir nefes verirken şarj aletini ağzı açık çantanın içine fırlatıp ağzını kapadı. Kontrol etmekten yorulmuştu, artık eksiği gediği varsa da paraya kıyıp gittikleri yerde alacaktı. Şimdi tek gereken, yola çıkacak enerjiyi bulmaktı.
Gergin omuzlarını ovuşturup aydınlanmaya başlamış ve kuş seslerinin yükseldiği sokağa kısa bir bakış attıktan sonra akı kızarmış elaları yatağına kıvrılmış; yastığına sarılarak uyuyakalmış sarışına çevirdi.
Uyluğuna kadar sıyrılmış şortu, belini açıkta bırakan sıfır kol siyah tişörtü, dağılmış sarı tutamları ve sıcaktan kızarmış yanaklarıyla görüntüsü Arslan'a bir içli nefes daha aldırdı. Aranan enerji kaynağı boylu boyunca önünde uzanıyordu işte.
Yarım saat önceye kadar uykulu mırıltılarla onunla sohbet etse de Arslan duşa girer girmez uyuyakalmıştı sarı kafa. Yalnız yastığına sarılma kısmını şimdi fark ediyordu ve o detay karnını gıdıkladı.
Çantayı yatağın ayakucuna fırlatıp dizlerinin ve ellerinin üzerinde yatağını işgal eden sevgilisinin üzerine doğru eğildi. Dudaklarını sıyrılmış şortu yüzünden açıkta kalan uyluğuna bastırdı önce. Vakit kaybetmeden açılmış beline art arda birkaç öpücük kondurdu. Gökmen huylanıp anlamsız mırıltılar çıkararak kollarının arasında sırt üstü dönerken, dudaklarında uyuşuk bir sırıtışla çıplak kollarına, sıcaktan kızarmış yanaklarına ve aralık dudaklarına sıra sıra sulu buseler kondurdu.
Gökmen tüm öpücüklerine sinek kovar gibi elini sallayarak ve homurdanarak tepki verse de uyanmadı. Arslan'ın son durağı terle nemlenmiş boynuydu. Burnunu boynunun çukurun gömüp ağırlığını üstüne bırakarak, "Gökkuş..."diye mırıldandı teninden derin bir nefes çekerek. Kokladığı noktaya usulca dudaklarını sürterken, "Uyan yavrum." diye devam etti.
Gökmen huysuz bir mırıltıyla onu huylandıran kafayı ittirmeye çalışınca çenesine sert dişlerini sürttü. Birkaç kez daha seslendi, öptü ama olmadı. En sonunda bir sırıtışla kıvrılmış dudaklarını onun kulağına yanaştırıp kısık sesle bir şarkı söylemeye başladı.
"Uyan güzel aç gözünü. Dinle aşığın sözünü. Vermişim sana özümü. Benim ay sarım, sultanım. Uyan, uyan, uyan uyan... "
Sarışın sonunda fısıldanan kulağını omzuna doğru çekip, "Uyandım, kulağımı sikme artık." diye uyku mahmuru bir sesle homurdanarak gözlerini açınca Arslan sırıtarak, "Hele şükür. O nasıl yatmak lan?" diye söylenip bir sulu öpücük de yanağına kondurdu. Onca kavganın, bir haftalık asgari düzeyde görüşmenin üzerine öpmelere doyamıyordu sarışını. Neyse ki önlerinde baş başa geçecek günlerde bu ihtiyacı telafi edecekti.
"Çok tatlı uyumuşum lan, bıraksan iki gün yatardım." diye mırıldandı sarışın hala gıdıklanan kulağını ovuşturup esmerin suratını ittirerek. "Oğlum o değil de ben bu şarkıyı nereden hatırlıyorum?"
Arslan uzaklaşmayı reddedip boyun girintisine tekrar sokularak, "En kalitelisinden Keloğlan şarkısı yavrum. " diyerek teninde sırıtınca Gökmen tıslayarak güldü. Onunla birlikte kıkırdayan Arslan'ın kafasını tokatlayıp, "Of! Boşluğuma geldi amına koyayım ya, mal herif." dedi.
Arslan daha çok gülüp, boynuna sulu bir öpücük kondurmakla yetinince bedenleri arasında sıkışan kollarını kurtarıp bir elini esmerin nemli saçlarına atıp ense kökünü parmak uçlarıyla sıvazlarken, "Saat kaç bu arada?" diye mırıldandı.
"Altıya geliyor." dedi Arslan, yerinde kıpırdanıp daha rahat bir pozisyona geçerken.
"Yakıda çıkmamız lazım o zaman. Hazır mısın?"
"Hazırım da..." dedi Arslan, içli bir nefes alıp verirken. " Gitmesek mi acaba? Onun yerine bir hafta seni böyle odamda, yatağımda saklasam? Mis gibi koyun koyuna uyusak tüm gün?"
Sözleri Gökmen'in dudaklarında uyuşuk bir tebessüme neden oldu. Ne zaman Arslan'ın yatağına girse, esmer delikanlı ayrılma vakti gelene kadar hep benzer cümleler kurma eğilimindeydi. Arslan'ın bir şansı olsa küf tutana kadar onu bu yataktan çıkarmayacağına emindi.
"Fena fikir değil. Dönünce değerlendirelim biz bunu." diye geçiştirdi.
Arslan, bir dirseğinin üzerinde doğrulup çenesini avuç içine yaslayarak gözlerini sevgilisinin mavilerine dikti. Kaşlarını havaya kaldırırken, "İlla gideceğiz diyorsun yani? Feribot saatini erteleme şansımız da mı yok?" diye mırıldandı.
Gökmen esmerin kalçasını iki kere tokatlayıp, "Hayatının tatilini yaşatacağım sana kedi, mızmızlanma kalk hadi. Feribota kadar kestirirsin arabada." dedi sırıtarak. Ardından uzanıp Arslan'ın yediği yumruklar yüzünden bereli dudağının köşesine iç gıdıklayan bir öpücük kondurup, esmerin bedeninin altından sıyrılmaya çalıştı. Lakin esmer gitmesine izin vermeden, bir elini boynuyla yanağının arasındaki çukura yerleştirip ona çok daha uzun bir öpücüğe çekti. Gökmen itiraz etmeden sakin öpücüğü dudaklarını büzerek kabul etti. Kıvrılan dudaklarını son kez Arslan'ın dudağının altındaki boşluğa bastırıp bu sefer kararlı bir şekilde sıyrıldı tutuşundan.
"Arabayı parkın oraya park ettim. Hava iyice aydınlanmadan ben önden gideyim. Sen de oyalanmadan gel." diyerek kendini balkona attı. "Duydun mu? Bak feribotu kaçırırsak belanı sikerim. Bir sonraki feribot 5 saat sonra amına koyayım." dedi balkon kapısının önünde çıkardığı spor ayakkabıları ayaklarına geçirirken.
"Duydum. On dakikaya oradayım." diye mırıldandı Arslan yüzünü yastığa bastırıp, mızmız bir sesle.
Gökmen onun mızmız haline genişçe sırıtıp, zira esmeri galiba ilk kez böyle görüyordu, kendine engel olamadan tekrar yatağa adımladı. Bir elinin ayasını başının yanından yastığa dayayıp üzerine eğildi. Ensesine art arda birkaç sulu öpücük kondurdu.
Bu öpücük taarruzunu beklemeyen esmer önce irkildi, sonra durduğu yerde eridi. Sarışını böyle sevgi dolu olmaya devam edecekse tatil için ihtiyaç duyduğu enerji için endişelenmesi gerekmeyecekti.
**
Kulaklarına doluşan martı sesleri, yüzünü süpüren rüzgar, uçsuz bucaksız mavilik ya da burnunun ucunu gıdıklayan deniz kokusu... Hiçbiri göğsünü mesken bellemiş huzursuzluğu yatıştırmaya yetmiyordu. İçli bir nefesle bakışlarını ufuk çizgisinden gemi ilerledikçe arkasında köpüren dalgalara çevirirken sarışının birkaç dakikaya aşan yokluğunu fırsat belleyip zihnine üşüşen düşüncelerden kurtulmaya çalıştı ama nafile; bir kere bu derin sulara girince dibe tabanlarını vurmadan tekrar yüzeye ulaşamayacağını biliyordu.
Dirseklerini serin demire yaslayıp kollarını denize doğru sarkıtırken bir önceki gün yaşananları zihninde belki yüzüncü kez tekrar oynattı. Yumruk yumruğa geldikleri ana kadar yaptığı yanlışları, ona yapılan yanlışları bir bir sıraladı. Neyi farklı yapsa işler bu raddeye gelmezdi bilmiyordu. Belki onu sınamamalıydı. Belki konuşalım dediğinde usulca peşi sıra gitmeli, derdini doğru sözcüklerle adamakıllı anlatmalıydı. Ama bunu yapmak zorunda hissetmişti kendini. Çünkü Mahmut'a ilişkisini bugün kabullendirse de, yarın araları bozulursa ya da ters düşerlerse ne yapacağını bilmesi gerekiyordu.
İyi günde herkes dosttu, ya kötü gün? Kötü günde de Mahmut bildiklerini kendine saklayacak kadar dost olacak mıydı? Kimse için 'Yapmaz, bana böyle kazık atmaz.' diyemiyordu. İnsan evladı, çiğ süt emmişti; yani gözü kapalı birine sırtını dayayan düpedüz enayiydi.
Sahneyi zihninde tekrar, lakin yeni bir senaryoyla oynattı. Bu sefer Mahmut'un yüzüne kafasını gömmüyordu. Sakince cümlesini tamamlamasını bekliyordu. Ona güvenmeyi seçiyordu ama bütün ihtimallerde Mahmut o cümlenin devamıyla abisine her şeyi ifşa ediyordu. Delikanlının öfkesini biliyordu. Gemileri yakardı. İş işten geçtikten sonra pişman olurdu olmasına da son pişmanlık neye yarardı?
Peki, bu senaryoda Akın ne yapardı?
Arslan abisini çok iyi tanıdığını iddia edemezdi. Hayatının hiçbir döneminde sırdaş olan, birbirine omuz veren kardeşler olmamışlardı. Aralarında 6 yaş olmasına rağmen Abisi vazoyu kırar, suçu Arslan'ın üstüne atardı. Parası biterdi, Arslan'ın harçlığına çökerdi. Birilerine sataşır, kurtların önüne dayak yesin diye Arslan'ı atardı. Kancığın tekiydi kısacası.
Arslan'ın bununla sorunu yoktu. İnsanları olduğu gibi kabul ediyor, öyle sevmek için didiniyordu. Yıllar içinde, göğsüne oturan taşlara, maruz kaldığı abi terörüne ve Akın'a rağmen Akın'ı sevebilmeyi başarmıştı. Abisi de onu severdi biliyordu. Çünkü Arslan'ı sevebilmek çok daha kolaydı. Ancak yıllar içinde öğrenmişti ki; birini sevmek, onu her şeyiyle kabul edebilmeyi içermiyordu. İnsan severken de yargılayabiliyor, yakabiliyor, öldürebiliyordu.
Yani Arslan, kardeşinin Gökmen'le eşcinsel bir ilişki içinde olduğunu öğrendiğinde Akın'ın vereceği tepkinin onu diri diri toprağa gömmekle eşdeğer bir şey olacağına neredeyse emindi.
Bu durumda çıkarabileceği sonuç, o kafayı Mahmut'un yüzünü gömerek en doğru hareketi yaptığıydı. Yine de bu haklıyım kararı, yaşananların canını acıttığı, gırtlağına kadar hayal kırıklığıyla yandığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Yanağına bastırılan buz gibi tenekeyle irkilerek düşüncelerinden sıyrıldı. Hafif bir afallamayla yan tarafına dönünce bir süredir kayıp olan sarışını yüzünde gevşek bir sırıtışla yanında buldu.
"Hayırdır kara kedi, batan gemilerini mi arıyorsun aşağıda?"
Arslan önüne uzatılan soğuk kutu içeceği alırken sarışına ters bir bakış attı. "Nereye kayboldun lan kaşla göz arasında?"
Gökmen gevşekçe omuzlarını silkip, kendi içeceğinden bir yudum alıp Arslan'ın tam zıttı şekilde yüzünü güverteye dönüp sırtını ve bir dirseğini geminin korkuluğuna yaslarken, "Dilim damağıma yapışmıştı sıcaktan. İçecek bir şeyler alayım dedim. Gitmişken tuvalete de uğradım." dedi.
"Tüm gemiyi dolandın yani." diye homurdandı Arslan kendi kutu içeceğinin kapağını açarken. Homurdanmasına karşın, kendi zihninde düşündüğünden daha derine battığının şaşırarak farkına vardı. Zira biraz önceye kadar Gökmen'in uzun süreli yokluğunun birkaç dakikadan ibaret olduğunu sanıyordu.
"Öyle oldu biraz..." dedi içeceğinden bir büyük yudum daha aldıktan sonra.
Bir süre etraflarındaki kalabalığın sesine karışan dalga ve martı seslerinin kakofonisini dinlediler sessizce. Rüzgar saçlarını fırçaladı, tuz kokusu genizlerini tıka basa doldurdu. Arslan o sürede içine düştüğü ruh halinden kurtulmaya çalışırken, Gökmen dilinin ucuna yanaşan soruları yutmak için uğraştı.
Mahmut'la kavgasını başta çok eşelememişti ama Arslan'ın huzursuzluğu yol boyu yüzünün gölgelerinde dolandığından o da git gide huzursuzlaşıyordu. Arslan çaktırmamak için çok uğraşıyordu aslında. Gülüyor, sırnaşıyor, şarkılara olmayan neşesiyle eşlik ediyordu. Lakin Gökmen yıllara yayılan tanışıklığın getirisiyle o maskenin altını kimsenin yapamayacağı kadar iyi görüyordu. Ufuk çizgisine dikili yorgun ela harelere yandan attığı tek bir bakış bile onun kendisiyle derin bir hesaplaşmanın içinde olduğunu anlamasına yetiyordu.
Mahmut'a küfürlü bir mesaj atma isteği parmaklarını karıncalandırsa da bu davranışının Mahmut'un aklında şüphe uyandıracağını bildiği için kendine engel oldu.
Alt dudağını çiğneyerek bir ona bir elindeki nemli teneke kutuya kaçamak bakışlar ata ata geçirdiği birkaç uzun dakikanın sonunda, "Mahmut mevzusu hala canını mı sıkıyor?" diye mırıldandı. Birine derdini sorma konusunda her zaman kötü olmuştu. Doğru sözcükleri bulamamaktan korktuğundan belki de hep yanlış cümlelere kurar, karşı tarafın iyice kabuğuna çekilmesine neden olurdu. Açıkçası akıl alınacak kadar tutarlı bir adam olmadığının da farkındaydı.
Arslan ona yandan bir bakış attı. Sarışının yüzündeki huzursuzluğu görünce iç geçirdi. Yansıtmamak için o kadar uğraşı boşuna gitmişti. İçeceğinden bir yudum almadan önce "Yok yavrum, uykusuzum sadece." diye mırıldandı.
Gökmen ikna olmadı. Bir eliyle rahatsızca çenesini kaşırken bedenini tamamen ona döndürdü. "Emin misin? Daha önce hiç böyle takışmamıştınız ya..." diye sordu endişeli mavileri onun yüzünde dolanırken. "Anlatırsan dinlerim lan. Boş beleş bir adam gibi durduğumu biliyorum ama-"
"Boş beleş bir adam olmadığını biliyorum Gökkuş, anlatma kendini bana." dedi Arslan yüzünde şefkatli bir gülümsemeyle onun sözünü keserek. "Anlatsam dinlersin, benimle birlikte dertlenirsin de ama anlatacak bir dert yok ortada. Öyle boş yere yükseldik birbirimize. Mevzu biraz soğusun, dönünce konuşur hallederiz."
Gökmen bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ancak derin bir nefes alıp vererek kapadı. Zira ne söyleyeceğini bilmiyordu. Mahmut'la yumruk yumruğa birbirine girdikten sonra Arslan'ın bunu kendine dert etmemesinin imkanı olmadığını biliyordu.
Esmer delikanlı, genel olarak ketum bir adamdı. Burçlardan pek anlamazdı ama Arslan'ı biraz babasına benzetiyordu. O da böyleydi. Sevgisi, öfkesi, nefreti, derdi, düşünceleri... Hepsi göğsündeki bir kara kutunun içindeydi. Ne kimsenin o kutuyu açmasına izin verirdi, ne de kendi açardı. Arslan'la ayrıştıkları tek yer; babası yalnızca olumsuz duygularını dışa vururken, Arslan yalnızca olumlu duygularını dışa vuruyordu. Sevdiğini söylemekten çekinmiyordu mesela. Mutlu olduğunu, eğlendiğini... Neşesi açık seçikti. Ama öfkesi, nefreti ya da küskünlüğü sınırları zorlanmadıkça gözlerinde bir bakış olarak kalırdı.
Babası oğlaktı. Acaba Arslan da mı oğlaktı? 'Öyleyse oğlakların ağzına sıçayım.' diye kendi zihninde homurdandı.
"Burcun ne lan senin?" diye mırıldandı kaşlarını çatarak. Arslan'ın ona attığı garipseyen bakışa ve havaya kalkan tek kaşına rağmen ona ciddiyetle baktı.
"Akrep?" dedi esmer kararsızca. Konunun nereye bağlanacağını merak etmişti, zira sarışının böyle astrolojik konuların kenarından köşesinden ilgi alakası olduğunu sanmıyordu.
"Yükselen mi, ay burcu mu ne zıkkımsa o ne?" dedi Gökmen bu sefer. Bir yerden tutması lazımdı. Bu kadar benzerliğe bir ortak nokta olmalıydı.
Arslan'ın gülecekmiş gibi dudaklarının uçları seğirse de, "Oğlaktı galiba." diye mırıldanınca Gökmen kendi kendine zaferle gülümsedi. Bilmişti. Demek ki burç zırvaları o kadar da fasa fiso değilmiş.
"Nereden geliyor bu ketumluk, onu düşünüyordum da aklıma geldi. Babam da oğlak, o da senin gibi. Kol kırılır yen içinde kalır kafası." dedi sarışın, Arslan ona merakla bakmaya devam edince.
Arslan bu açıklamayla kaşlarını çattı. "Ne zaman ketumluk yaptığımı gördün yavrum? Sıçtığım boku anlatıyorum sana."
Gökmen ona ciddi misin der gibi kaşlarını kaldırarak bakınca Arslan ofladı. Olayın aslını Gökmen'den sakladığı düşünülürse sarışın çok da haksız sayılmazdı. O yüzden boşuna kendini savunmayacaktı.
"Neyse hadi, yürü arabaya geçelim. Kara gözüktü." dedi, konuyu kapatarak. Tibet Pakdemir'e benzetilmek nedense onu rahatsız etmişti. Zira adam, baştan ayağı Gökmen'in travmasıydı. O yüzden bu dünya üzerinde yakından uzaktan benzemek istemeyeceği yegane kişiydi.
Gökmen onun hala çatılı halde duran kaşlarıyla ilerleyişine gözlerini devirip ayaklarını sürüyerek peşine takıldı. Neyse, daha önlerinde uzun ve baş başa günler vardı, elbet esmerin dilini o günlerin bir yerinde çözerdi.
**
Feribotun limana yanaşmasıyla birlikte Gökmen kaybettiği heyecanı geri buldu. Arslan'a adanın her yerini karış karış göstermek istiyordu. Diğer tatil mekanlarının gürültü kalabalığından uzaktı. Denizi pırıl pırıldı ve keşfedilecek birçok bakir koyu vardı. Eski köyleri, Rum meyhaneleri ve doğanın bağrından kopan yeşil alanlarıyla Gökmen'in en sevdiği tatil yerlerinden biriydi. Ne zaman buraya gelse maviye ve yeşile doyuyordu.
Yanında onun heyecanının çok az bir kısmını paylaşan esmer delikanlı camını indirip tatlı bir esintinin arabaya dolmasına izin verirken Gökmen sıranın onlara gelmesiyle arabayı harekete geçirip, "Daha önce hiç Gökçeada'ya gelmiş miydin?" diye sordu merakla.
Arslan, ona kısa, uykulu bir bakış atıp cıkladı. "Yok, arkadaşlarla bir iki kere niyetlenmiştik ama en sonunda hep rotamızı daha hareketli yerlere çevirdik." diye mırıldandı.
Gökmen, onun enerjisini paylaşmıyor oluşuna kızamadı. Zira esmer delikanlının ela gözlerinin akı uykusuzluktan ve yorgunluktan kıpkırmızıydı. Yüzünün kavruk tonu bile solmuştu. Hem ilk günün günahı olmazdı.
"Seveceksin burayı." diye mırıldandı yavaşça feribottan inerken. "Acıktın mı bu arada? Bir yerde kahvaltı edelim mi, yoksa direkt gidip çadırımızı kuracak bir yer mi bulalım? Bildiğim çok güzel bir koy var. Sahile kurarız çadırı. Hem yakında tesisler de var. Tuvalet, duş, yemek işi falan daha rahat olur öyle. Ne yapalım?"
Arslan onun heyecanlı sesiyle uyuşuk bir sırıtış takındı. Bir kolunu dirseğinden açık cama, yanağını da eline yaslayıp sarışının kızarmış yüzüne sevgi dolu bir bakış attı. İçten içe onun heyecanını paylaşıyordu aslında ama dışarı yansıtacak kadar enerjisi kalmamıştı. Dün, yorucu ve sıkıntılı bir gün olmuştu. Üstüne hiç uyuyamadan yollara düşünce sağlıklı düşünme yetisi bile ondan uzaklaşmaya başlamıştı. Etrafı neredeyse çift görüyordu.
"Sen nasıl istersen öyle yapalım sarı, kendimi tatil boyunca sana bıraktım." diye mırıldandı elaları onun üzerinde gezinmeye devam ederken. "Götür beni gittiğin yere."
Gökmen, ona yandan bir bakış attı. Onun sırıtışının bir yansıması olarak kendi dudakları da kıvrılırken, "Bu ara iyice arabesk oldun oğlum sen. Sürekli şarkılar türküler falan, hayırdır?" dedi keyifle.
"Aşkından hep Gökkuş. Kapı gıcırtısında bile aklıma sen gelince böyle oluyor işte."
Onun flörtöz sesiyle Gökmen kıvrık dudaklarını diliyle yoklayıp, gülme isteğini bastırdı. Arslan'ın bu tavrı başta onu sürekli dumur ediyor, ne tepki vereceğini şaşırmasına neden oluyordu. Lakin zaman geçtikçe alışmış, yapılan asistleri gole çevirmeyi öğrenmişti.
Ona bir kez daha yandan bir bakış attı. Yüzüne dikilmiş yorgun ama parlak bakışlarla içi gıdıklandı. Dudakları onu kendine çekip öpmek için karıncalandı.
"Çek gözlerini kedi. Adaya ayak basar basmaz ifşa etmeyelim kendimizi." diye mırıldandı.
"Bakışımdan anlayacaklarsa yandık." dedi Arslan, dudaklarında daha geniş bir sırıtışla. Zira sarışının kızaran kulak kepçeleri çok hoşuna gidiyordu.
"Bakışından değil..." dedi Gökmen iç geçirerek. " Biraz daha öyle bakarsan öpeceğim, ondan."
Birkaç saniyeye yayılan sessizlikle Gökmen keyifle sırıttı. İşte gol dediğin böyle atılırdı. Arslan'a sonunda kendi ilacından ikram etmeyi öğrenmişti. Yüzünün sağ tarafını yakan bakışlardan şimdi Arslan'ın da onu öpmek istediğini hissedebiliyordu.
"Gemide kola yerine alkol mü sattılar lan sana?" dedi esmer sanki cidden bu ihtimali düşünüyormuş gibi şüpheci bir sesle. Ona doğru yaklaşıp, "Bir hoh de bakayım." diye devam etti.
Gökmen gülüp, "Siktir git lan." diyerek kafasını ittirip, ona kısa, eğlenen bir bakış atıp yola geri dönerken Arslan tavrını korudu.
"Yok, imkansız. Ayık kafayla ağzından böyle güzel şeyler duymuş olamam. Uykusuzluktan hayal mi görüyorum acaba?"
"Abartma amına koyayım. Sen götünde bokla dolaşırken ben flört pratiği yapıyordum koçum. Yapmıyor oluşumuz, bilmiyor oluşumuzdan değildi yani. Herkese hak ettiği gibiydik sadece."
"He, başlarda hak etmiyordum yani?" dedi Arslan kaşlarını alayla havaya kaldırarak.
Gökmen onun ciddiye aldığını düşünüp bir an için cümlelerinden pişman oldu. Yüzündeki sırıtış kayarken dudaklarını bir şey söyleyecekmiş gibi açıp kapadı. Kaşları havada ciddi bir suratla ondan cevap bekleyen esmere kaçamak bir bakış atıp, diliyle alt dudağını yokladıktan sonra, "Yok, hak etmediğinden değil de..." diye mırıldandı.
"Eee neyden?" dedi Arslan, onun kıvranışını yüzüne yansımayan bir keyifle izlerken.
Gökmen nasıl açıklayacağını bilemediğinden birkaç uzun saniye ter döktükten sonra, zira morali sik gibi olan adama mal mal laflar ediyordu, kararsızca araladı dudaklarını.
"Galiba seni nereye koyacağımı bir türlü bulamıyordum." dedi sertçe yutkunduktan hemen sonra. "Aşkla nefret arasındaki o çizgide sıkışıp kalmışım gibiydi. Sana iyi davranınca kendimi suçlu hissediyordum. Aramızdaki sınır ne zaman incelse, sanki hemen ardından yüzüme gülüp hepsi bir oyundu diyecekmişsin gibi geriliyordum. Ne bileyim lan, araf gibi bir şeydi başta. Cennetim misin yoksa cehennemim mi bir türlü kestiremiyordum. "
Ondan ciddi bir açıklama beklemeyen Arslan, sarışının sözleriyle afalladı. Galiba ilk defa duygularını böyle samimi, filtresiz bir şekilde ifade ettiğini duyuyordu ve ne yalan söylesin etkilenmişti.
Koyulaşan bakışları onun profilinde dolandı. Çiğnediği alt dudağı iyice kızarmış, yanakları kendi sözlerinin utancıyla hemen allaşmıştı. Dağılmış sarı tutamlarının arasından ona doğru attığı kaçamak bakışları, direksiyonun simidinde tıkırdayan parmakları gerginliğini ele veriyordu. Ve bu haline Arslan ölüp bitiyordu.
Onu öpmek için karıncalanan dudaklarını birbirine bastırıp, sertçe yutkundu. Şu çadırı bir an önce gidip kurmalılardı.
"Çıktın mı o araftan?" dedi elalarını onun kızarık dudaklarından güçlükle uzaklaştırarak.
"Çıkamadım." dedi Gökmen. "Cennetim de sensin, cehennemim de lan. Ne olmak istersen o oluyorsun. Benim arafım müebbet yani."
Arslan karnından kalbine doğru taarruza geçen bir karınca sürüsüyle cebelleşirken birkaç uzun saniye tepki veremedi. Bir hafta önceye kadar içten içe endişe doluydu. Yaptığı hata yüzünden kendini, Gökmen'in güçlükle aştığı duvarlarının bir kez daha öte tarafında bulmaktan korkuyordu. Karşılıklı o şarkılar söylenmeden, bir sahilde koyun koyuna kimsenin bilmediği sırlar ve hayaller paylaşılmadan, kulaklarına aşkı fısıldanmadan önceki zorlu günlere geri dönmekten ödü kopuyordu. Çünkü yıpranmıştı ve sarışının duvarlarını aşmak için aynı güçle mücadele edebileceğine dair kendine güvenmiyordu. Çok şükür ki, Gökmen onun gibi kin tutmuyordu. Yaşıyordu ve bitiyordu.
"Gökkuş, bu senle baş edemem oğlum ben. Kalpten giderim, eskiye dön lan. Ana bacı söv, iyiydik öyle." dedi yalancı bir korkuyla gözlerini büyütüp, bir eliyle tişörtünün üstünden kalbini tutarak.
Sarışın onun tavrına gözlerini devirip, "Ayda yılda iki güzel cümle kurduk. Onun da içine sıçtın amına koyayım ya." diye homurdandı.
Arslan onun homurtusunun üzerine genişçe sırıtıp, uzanıp somurtuk yanağından bir makas aldı. "Uykusuzluktan hep bunlar yavrum. Şu çadırı bir kuralım, koynunda birkaç saat kestireyim ondan sonra bir daha kur bu cümleyi sen bana." diye mırıldandı keyifle.
Gökmen bir süre daha surat asıp, esmere her bulduğu fırsatta küfür etse de bir yerden sonra ona çevreyi göstermenin heyecanına kapıldı. Arslan pek çevresine dikkatini verecek halde değildi. Sarhoş gibiydi ve beyni yüzüyordu ama onun anlattıklarını elinden geldiğince dinleyip kafa salladı. Ağzını oynatacak enerji bulduğunda da 'çok güzelmiş, buraya da geliriz' başlıklı geçiştirici yorumlar yaptı. Bir ara Gökmen merkezden çıkmadan markete uğrayıp ıvır zıvır alırken bir sigara yakarak kafayı toplamaya çalıştıysa da onun da pek yardımı olmadı.
Neyse ki Gökmen, Arslan birkaç saat uyumadan bu tatilin başlayamayacağını sonunda kabullenmiş görünerek daha fazla oyalanmadan çadırlarını kuracakları koya sürdü arabayı. Arslan uyuşuk bir şekilde Gökmen'in aldığı sıcak poğaçayı ısırıp, arada bir de sarışını besledi.
Gökmen gözlerini taşlık patikadan çekmeden önüne uzatılan poğaçadan ısırık alırken bir yandan da uslanmaz bir enerjiyle ona geçtikleri her yer hakkında dipnotlar geçiyordu. Bak şu tepenin ardındaki plajın kumu çok güzeldi. Yıldız koyuna kesin gitmelilerdi. Ülkenin tek su altı milli parkı oradaydı. Dalış yaparlardı. Hele şu yamaçtaki Rum meyhanesi var ya, mezeleri efsaneydi; bir akşam kesin gitmelilerdi. Şurada adanın yerlilerinin dükkanları vardı. Sattıkları karadut suyundan kesin gidip içmemelilerdi, nasıl lezzetliydi nasıl...
Esmer onun tüm bu bitmeyen ve ilk kez şahit olduğu gevezeliğini yüzünde çarpık bir gülümseme ve sevgiyle kısılan yorgun gözlerle izledi. Demek özgür, kafesinden kurtulmuş bir Gökkuş böyle oluyormuş diye düşündü. Sarışının sürekli etrafına yaydığı gergin enerji bile yerini daha önce Gökmen de görmediği pasparlak, neşeli bir auraya bırakmıştı.
Onun enerjisi Arslan'ın göğsünden yol boyu bir türlü sökemediği huzursuz hissi bile ağır ağır süpürdü. Burnuna dolan deniz kokusu, parlak gün ışığı, denizin mavisi, doğanın yeşili derken Arslan kendini huzurlu bir balonun içinde buldu.
**
Arslan'ın, Gökmen çadır dediğinde aklına gelen şey kesinlikle bu değildi. O daha çok üçgen şeklinde eğri demirlere geçirilerek ayakta duran muşamba bozması yapıyı hayal etmişti. Hatta yol boyu rahat bir yatağın hayalini kurarak, Gökmen'i pansiyonda kalmaya ikna edip edemeyeceğini düşünüp durmuştu.
Lakin sarışın delikanlı çadırı kuracakları araziyi temizleyip zemine Arslan'a Uzakdoğuluların suşi sararken kullandığı zımbırtıyı hatırlatan ahşap bir örtü serdiğinde kaşları havada bir köşede durup onu merakla izlemişti. Ardından çadır çantasını açıp da içinden bir sürü ıvır zıvırın yanında bir de hava basma makinesi çıkarınca şaşkınlığı afallamaya dönüşmüştü.
"Onu ne yapacaksın lan?" demişti oturduğu ince taneli kumun üzerinde doğrularak.
Gökmen onun şaşkın sorusuna, ahşap altlığın üzerine yerleştirdiği, muhtemelen çadıra dönüşecek buruşuk muşambayı düzeltirken, "Çadırı şişireceğim." diyerek karşılık vermişti. Sonra onun yüzündeki ifadeyi görünce sırıtıp, "Senin yokluğunda teknoloji çok gelişti çekirge. Zamanında paraya kıyıp en iyisinden almıştım. En lüks otellerdeki konforu sağlayacağım sana oğlum. " diyerek devam etmişti.
Arslan onun yaptığı hava civaya yarım ağız sırıtıp, "Hadi bakalım." diye mırıldanmıştı.
O hava basma makinesiyle çadırı şişirirken Arslan oturduğu yerde onun efor sarf ettikçe şişen kol kaslarını ve damarlarını, alnında biriken teri ve kızaran yüzünü iştahla izlemişti.
Çadırın şekli az biraz ortaya çıktığında, "Manzara hoşuna gitti biliyorum ama azıcık el atsan fena olmaz kedi. Her şeyi devletten beklememek lazım, çorbada tuzun olsun. " demişti sarışın ona attığı kısa bakışın ardından sırıtarak. Tabiri caizse götünden soluyordu.
Arslan uyuşuk uyuşuk, "İyiydi böyle ya." diye mırıldansa da kolundan çekiştirilerek yerden kaldırılınca eline tutuşturulan makine ile kalan son enerji kırıntılarını da çadırı son haline kavuşturmaya harcadıktan sonra kendini kuma geri atmıştı. Bağdaş kurup soluklanırken Gökmen'in kalan işin tamamını yapmasına izin vermişti. Sarışın, kazıklarla ve küçük bir çekiçle çadırı kuma sabitlerken çok seksi, çok profesyonel gözüküyordu.
"Yavrum, başkalarının yanında sakın çadır kurma. Vallahi katil olurum. " diye mırıldanmıştı eline yaslı çenesiyle onu keyifle izlemeye devam ederken.
Gökmen bu söylediğiyle ona kirpiklerinin altından çapkın bir bakış atmış, kafasını bir yana eğerek güler gibi bir nefes verip genişçe sırıtmıştı. "Senden başka hiçbir manyak çadır kurmama yükselmez, korkma." demişti son kazığı çakarken.
"Kendini böyle görebilsen sen de manyak olurdun sarı. " diye mırıldanmıştı Arslan, onun denizden esen meltemle uçuşan saçlarıyla kıvrılan dudakları arasında hülyalı gözlerle mekik dokurken.
Gökmen diz çöktüğü kumdan kalkarken bir türlü yüzünden silemediği sırıtışını diliyle yoklayıp, "Az bak lan, sen de kendi çadırını dikeceksin yoksa." derken muzip gözleri Arslan'ın kasıklarını işaret etmişti.
Arslan onun işaret ettiği yere baksa da bir hareket olmadığını biliyordu. Zira sarışının bu görüntüsü libidosunu değil, ruhunu okşuyordu.
"O bile uyuyor yavrum. Hasretle ona katılmayı bekliyorum." diyerek iç geçirmiş ve bu sefer Gökmen'den kontrolsüz bir kahkaha kazanmıştı. Onun gülüşüyle Arslan da uyuşukça, sevgiyle sırıtmıştı.
Bir adama kaç kere aşık olunabilirse Gökmen'e bugün o kadar, yeniden ve yeniden aşık oluyordu. Keşke hep böyle olsaydı diye geçirdi içinden. Böyle kendinden emin, böyle huzurlu ve mutlu...
Gökmen onun sevgi yüklü bakışlarının ağırlığıyla sonunda kıkırtılarını güçlükle de olsa zapt ettikten sonra yüzünde asılı kalan sırıtışla parlak mavilerini onun elalarına dikmişti. Gözlerinde ne gördüyse, sırıtışı yavaşça yumuşak bir tebessüme dönmüş; kafasını utanmış gibi denize doğru çevirmişti.
"Çadır hazır. Yastıklar ve örtü şurada. Onları getirsene peşimden." demişti bir an sonra, kafasıyla çadırı işaret edip yere bıraktığı çadırın tabanına sereceği kırlentleri kucaklarken. Sonra beklemeden çadırın geniş girişinden eğilerek geçmişti. O kırlentleri sererken Arslan ağır ağır yerden kalkıp geriye kalan eşyaları alarak onu takip etmişti. Kapının genişliğine içten bir şaşkınlık yaşadıysa da çadırın içine girdiğinde şaşkınlığının yüzüne yansımasına engel olamamıştı. Harbiden, çadır deyince aklında canlanan şey kesinlikle bu değildi.
O şaşkınca çadırın içini incelerken (zira içeride eşya koymak için ayrı bir bölme, açılır kapanır bir sineklik, cırt cırtlı yine isteğe göre açılır kapanır biri tavanda diğeri çadırın yan cephesinde iki pencere, küçük eşyaları içine koymak için bol cepli bir kese gibi incelenecek çok şey vardı) Gökmen sırıtarak elindeki eşyaları alıp onları da zemine yerleştirmiş, yataklarını hazırlamıştı.
"Gökkuş, bu çadır değil; 1+0 ev lan." diye şaşkınca mırıldanarak yere oturunca sarışın keyifle kıkırdamıştı.
O Gökmen'in hazırladığı uzun yatağa uzanıp etrafı kurcalarken Gökmen son hazırlıklarını da yapmış, dışarıda kalan eşyalarını içeri almış, sinekliği çekmiş ve kendini yorgunca Arslan'ın yanına atmıştı.
Birkaç dakika sonra tüm yorgunluklarına ve uykusuzluklarına rağmen birbirlerine dönük, konuşmadan diğerinin gözlerinden kendi yansımalarını izlerken buldular kendilerini.
Mavi hareler, gözleri arasında mekik dokuyup dünkü kavgadan kalma morluklarının üzerinde oyalanarak yüzünde gezerken Arslan dudaklarında tatlı bir tebessümle kıpırdanıp biraz daha yanaştı ona. Şimdi neredeyse burun burunaydılar.
Gökmen bu yeni pozisyonlarına önce sırıttı sonra sessiz bir gülüş bıraktı. "Hareketlere bak. Hiç yakışıyor mu kalıbına bu sevimli hareketler lan?" dedi esmerin çenesine parmağının tersiyle yumuşak bir fiske indirerek.
"Yakışmıyor diye sevgilimize cilve de mi yapmayalım oğlum?" dedi Arslan kaşlarını kaldırıp bir kolunu sarışının belinin üstüne atarak.
Gökmen bir elini onun kara tutamlarını atıp geriye yatırırken güler gibi bir nefes verdi. "Yap gülüm. Zaten ne yalan söyleyeyim çok ilginç bir şekilde o bile sırıtmıyor sen de."
Sözleriyle Arslan'ın gözleri parladı. Göğsünün ortasında küçük çaplı depremler gerçekleşti, içi sıcacık oldu. Gökmen'den böyle şeyler duymaya hiç alışık değildi ve ilk defa ne yapacağını şaşıran taraf kendisiydi.
"Gökkuş..." diye fısıldadı biraz daha ona sokulup, bir kolunu belinin altından geçirerek onu kollarının arasına aldı. Sarışının parmakları ensesindeki saçlarda yumuşakça dolanırken, "Hımm?" diye mırıldandı.
Arslan onun dudaklarının üzerinde titrek bir nefes alıp verirken, "Özgürlük sana çok yakıyormuş lan." diye fısıldadı gözlerinde gizli bir keder, dudaklarında buruk bir tebessümle.
Gökmen'in afallayan ifadesini gözünün ucuyla gördü. O, neyi kast ettiğini soramadan dudaklarına yumuşak bir buse kondurdu. Sarışın şaşkınca kısa öpücüğüne karşılık verdi. Arslan dudaklarını ayırmadan önce bir öpücük de dudağının köşesine kondurup iyice sokuldu ona. Yüzünü boyun girintisine sıkıştırıp, gözlerini yumarken geldikleri yerde Gökmen'e kafes olan sebepleri ve onların yokluğunda orada gün be gün büyüyecek kıyameti düşünmeyi sonraya bıraktı.