ÇOK SEVMEK

3818 Kelimeler
Bölüm Şarkısı: Eylem Aktaş- Yüreğimden Tut "Öyle bir yazdı ki Sanki gökyüzünde oturuyorduk Seni öpmek gökyüzünü öpmek gibi Mavi bir şeydi..." Gökmen tuzlu su sayesinde daha yumuşak ama biraz kabarmış saçlarını bir eliyle geriye doğru tararken ağız dolusu oflayıp saatine baktı. Neredeyse 8'e geldiğini görünce kaşlarını çatıp ayağını çakıllı toprağa sıkıntıyla sürtüp, "Hadi Arslan ya!" diye kendi kendine söylendi. Gözleri biraz ötesindeki çevredeki tek ışıklı yer olan kamp alanı tesislerinde dolanırken sırtını arabanın kapısına yaslayıp homurdanarak bir sigara daha yaktı. Ayağının altındaki taşlık arazi bu gidişle izmaritten bir denize dönüşecekti. Rezervasyon yaptığı saat gelip çatmış olmasına rağmen daha yola bile çıkamamışlardı. Zira Arslan çizdiği profile hiç uymayan bir şekilde tam bir uyuşuktu. Duş alması, giyinmesi, saçlarını kurutması, ara sıra sigara molaları vermesi, oynaşmak için fırsat kollaması derken neredeyse iki saattir onun hazır olmasını bekliyordu ve Gökmen'in onu bekleyerek geçirdiği süre sonucunda sinir kat sayıları zirveye doğru tırmanıyordu. Esmer ise hiç farkında değilmiş gibi tam arabaya vardıklarında, "İki dakika bekle. Şuradan içecek bir şeyler alayım, öyle çıkalım yola. Dilim damağım kurudu ya." diyerek, Gökmen'in tüm itirazlarına rağmen tesislere gitmişti. Gidiş o gidişti. 20 dakikadır yoktu pezevenk. Bir elini siyah kargo şortunun cebine sokup sinirli mavilerini çevresinde gezdirdi. Arslan'ı siktir edip az ötesinde şimdiden sahile kurulmuş, bir varilin içinde yaktıkları ateşin çevresinde konuşlanıp gitar eşliğinde şarkı söyleyen neşeli gruba katılmasına ramak kalmıştı. Neyse ki, o ciddi ciddi eğlenen kampçılara katılmayı düşünmeye başladığı sıralarda esmer delikanlı elinde iki tane kutu içecekle çıkageldi. "İçerisi amma kalabalık lan. Sabah etrafı o kadar sakin görünce bizden başka kimse yok sanmıştım." diyerek uyuşuk adımlarla ona doğru gelen adama dudaklarına yasladığı sigarayla öfkeli bir bakış atmakla yetindi. Sanki küfür gibi bakmıyormuş da gözlerinden kalpler fışkırtıyormuş gibi Arslan o bakışa geniş bir sırıtışla karşılık verdi. "Kızma, sıra vardı." diyerek içeceklerden birini yanağına yasladı. Gökmen soğuk kutuyla yüzünü sertçe çekip, "Sıranı sikeyim. Ağaç ettin beni tüm gün amına koyayım." diye homurdandı. Esmer etrafın karanlık oluşunu fırsat bilerek dolu ellerini sarışının iki yanından arabanın tepesine yaslayıp yüzünü burnundan soluyan sevgilisine yaklaştırdı. "Beklemek de sevdaya dahil değil mi sarı? Hımm?" diye fısıldadı arsızca. Sarışının öfkesini almanın en iyi yolu ona sırnaşmaktı. Gökmen kızgın mavilerini dibine girmiş flörtöz elalarda gezdirirken hiç istifini bozmadı. Diliyle alt dudağını yoklarken gözleri kendi elindeki sigara ile Arslan'ın elaları arasında düşünceli bir şekilde dolandı. "Sigarayı alnının ortasında söndürmeme ramak kaldı it herif, ne sevdası?" Sözlerinin aksine gözlerinden kıvrık dudaklara inen mavileri başka bir hikaye anlatıyordu. Arslan bunun bilincinde olarak ona biraz daha sokulup, bir bacağını Gökmen'in aralık bacaklarının arasına sokarken, "Kıyamazsın sen bana." diye fısıldadı. "Test etmek ister misin?" dedi Gökmen kaşlarını tehditkarca havaya kaldırarak. İstediği kadar inandırıcı olamayacak ki Arslan sevgiyle sırıttı. "Tribini yesinler senin." diye mırıldanıp, ani bir hamleyle uzanıp önce dudaklarına bir öpücük kondurdu, sonra dişleriyle yumuşakça yanağını kıstırdı. Sarışının alnının ortasına sigara basmasına fırsat vermeden, keyifli bir sırıtışla geriye kaçarken, "Hadi bin de gidelim. Kurt gibi acıktım." diyerek arabanın ön tarafından dolanarak yolcu koltuğuna ilerledi. Gökmen onun arsızlığına gözlerini devirip, Arslan'ın ısırığıyla ıslanan yanağını homurdanarak sildi. Sigarasından yanaklarını içe göçürecek son bir sert nefes çekip dumanı burnundan saldıktan sonra izmariti fırlatıp, sürücü kapısını açtı. Sırıtan sevgilisine son bir ters bir bakış atarak koltuğuna kurulurken hala ağzının içinde homurdanıyordu. Neyse ki, bir pıst sesiyle açılarak önüne uzatılan buz gibi içecek modunun yükselmesi için yeterliydi. Önlerindeki dağı; keskin virajları çekmeyen radyo neticesinde Arslan'ın telefonuna bağlanıp Gökmen'e artık işkence etmek için kullandığı mazileri olan aşk şarkıları eşliğinde tırmandılar. Arslan, Gökmen'in somurtuşuna kıkırdayarak şarkılara yüksek sesle eşlik ederken Gökmen ara ara ona kötü bakışlar atıp, dik yamacın izin verdiği ölçüde kafasını şamarladı. Yirmi dakikanın sonunda dağın yamacına kurulmuş ahşap duvarlı mekana vardıklarında ve arabayı park edip açık havaya çıktıklarında Arslan kafasına aldığı tüm darbelere ve kaybettiği nöronlara rağmen genişçe sırıtıyor, Gökmen ise onun açık sırıtışına gözlerini devirmekle yetiniyordu. Arslan, bir kolunu somurtan sevgilisinin omzuna attı. Gökmen omuzlarını silkerek tutuşundan kurtulmaya çalışsa da bırakmayıp yanağını canını acıtmayacak şekilde kıstırdı. "Bu kadar tatlı tepkiler verme sen de oğlum. Seninle uğraşma isteğimi körükleyip duruyorsun." "Küfür yemeyi ve tokatlanmayı tatlı tepki olarak sınıflandıran dünya üzerindeki tek ruh hastası sensindir herhalde amına koyayım." diye homurdandı sarışın, yanağını kıstıran, çekiştiren eli tokatlarken. Arslan daha geniş sırıtıp, kamaşan dişleriyle sarışının yanağını yumuşakça ısırdı. Gökmen sızlanarak esmerin kafasını ittirip, bir elini ıslanan yanağına kapayarak ona hafif bir şokla baktı. "Senin ağzına-" diyerek sevgilisinin kalçasına doğru tekme sallasa da Arslan tekmeden usta bir manevra ile kurtulup geri geri yürüyerek hin bir sırıtışla, "Aç ruh hastalarına hakaret etmek mantıklı değildir Gökkuş." dedi bilgece. Gökmen karşılığında ona hareket çekince yüksek sesle güldü. Hemen yanlarına park eden arabadan inen orta yaşlı grubun tuhaf bakışlarıyla ikisi de mecburen iki olgun birey gibi davranmaya geri dönmek zorunda kaldılar. Gökmen yanına gelip ensesini sertçe kavrayarak onu ileri doğru iterken, "Yürü, rezil ettin bizi." diye homurdandı. Arslan ise ellerini cebine koyup, kaşlarını havaya kaldırarak, "Neyse ki alışıksın." dedi sırıtarak. Gökmen'in evde bıraktığı sinirlerinin tüm yolu hızla kat ederek bünyesine döndüğünü mavi harelerini saran tehditkar alevden fark eden Arslan susmaya karar vererek akıllıca davrandı. Kapıda rezervasyon soran aşağı yukarı onların yaşlarındaki genç kıza isim verip, gösterilen masaya oturdular. Arslan merakla etrafını incelerken, Gökmen içinden sabır çekiyordu. Arslan'ın bu gıcık yüzüne uzun zamandır maruz kalmadığından sinirlerinin bir nevri dönmüştü. O kadar ay öpüşüp koklaşmadan sonra, ara ara bir zamanlar Arslan'dan nefret etmeyi nasıl başardığını kendine sorup durmuştu. Demek, eskiden bu yüzden gün aşırı onu öldürme hayalleri kuruyordu. İçli bir nefesle anlık öfkesinden geriye kalanları bünyesinden attıktan sonra, "Nasıl, güzel mekan değil mi?" diyerek ters döndürülmüş bardakları çevirip içlerine su doldurdu. Aslında mekanın pek bir özelliği yoktu. İstanbul'da herhangi bir sahilde bulunabilecek salaş bir tavernaydı. Ancak yeşilliğin tam ortasında bulunuşu, deniz manzarası ve belirgin rum esintileriyle insanı içine çeken bir güzelliği vardı. "Ağzının tadını biliyorsun Gökkuş. " dedi Arslan, takdirle kafasını sallayıp üzerlerinden geçen iplerden sarkan rengarenk lambalara bakarken. Gökmen tepelerine dikilen garsonla onun cevabına kibirli bir sırıtışla karşılık vermekle yetindi. Garsona siparişlerini verip, ikinci bir garsonun elindeki geniş tepsiden meze seçtiler. Mezeler masalarına bırakıldıktan birkaç dakika sonra sipariş ettikleri rakı da masalarına bırakılınca, Gökmen bir haftadır alkol almayışının getirdiği aç köpeklikle anında şişeye sarıldı. Bardaklara cömert miktarda rakı döküp üstüne aceleyle su ve buz kattıktan sonra bardağı dudaklarına götürdü. Tam o anda kaşları havada onu izleyen esmeri fark etti. Ağız dolusu bir yudum alırken o yargılayan bakışı görmezden gelmeyi seçti. "Ohhh! Dünya varmış be!" dedi ıslanan dudaklarını parmaklarının tersiyle kurulayıp, en yakınındaki mezeye dadandı. Arslan, onun rahatlamış nidasına güler gibi şaşkın bir nefes verip, "Harbi alkoliksin sen he." dedi. "Yeni mi anladın oğlum?" dedi Gökmen biraz önce tırtıkladığı favadan bir çatal daha alıp, üzerine dikili ela harelere alaycı bir bakış atarak. "Anlamazdan geliyordum." diye homurdandı Arslan, kendi bardağına buz atarken. "Bak şimdiden söyleyeyim yarın öbür gün beraber yaşamaya başladığımızda eve her akşam alkollü gelmeye kalkarsan ağzına sıçarım. " Gökmen, onun sözleriyle bir an için boş boş gözlerini kırpıştırdı. "Beraber yaşamaya başlayınca derken?" Kendine bile itiraf ederken yanakları kızarsa da Arslan'la ilgili geleceğe dair pek çok hayali, pek çok planı vardı. Ama aynı evde yaşama fikri nedense aklına gelmemişti. Sanki ömürlerinin sonlarına kadar komşu evlerde, gizli saklı, engelleri aşarak birbirlerine kavuşabileceklermiş gibi hissediyordu. Elbette bunun mümkün ve sürdürülebilir olmadığını biliyordu ama Arslan'la aynı evde yaşama fikri hala daha çok uçuk geliyordu. "Ölene kadar birbirimizin odasına ağaçtan tırmanarak mı görüşeceğiz sarı?" dedi Arslan geniş bir sırıtışla kaşlarını havaya kaldırarak. Kadehini dudaklarına götürürken gözlerini kısarak devam etti. "Yoksa benimle gönül mü eğlendiriyorsun?" "Aynen, gönlümü acayip eğlendiriyorsun. Neşeden kanser oldum amına koyayım, o kadar. " diye homurdandı Gökmen, gözlerini devirirken. Sözleri esmerin yüzünden eksilmeyen sırıtışının kırılmasına neden olurken, alt dudağını diliyle yoklayıp küçülen gülümsemesini kadehinin arkasına sakladı. Gökmen, sürekli onu mutsuz ettiğini Arslan'ın yüzüne vurup duruyordu. Bunu bilinçli yapmadığının farkındaydı. Ancak bilinçsizce yapıyor oluşu Arslan'ı daha da suçlu hissettiriyordu. Birkaç uzun saniye ikisi de sessizleşti. Gökmen, Arslan'a sokuşturduğu lafın farkında olmadan arkasına yaslanıp düşünceli gözleri kadehinde, "Birlikte yaşamak he?" diye kendi kendine mırıldandı. Düşüncede iç gıdıklayan bir şeyler vardı. Umutlu ve sabırsız hissettiren bir şey... Bakışlarını kadehinden kaldırıp kirpiklerinin altından esmerin elalarına baktı. Onunla aynı çatının altında hayal etmeye çalıştı kendini. İki kişilik, dört duvardan ibaret bir dünya... O dört duvara gönlünce, biri anlar mı korkusu olmadan unutulmaz anlarının birer resmini yapardı. O parkta, sokak lambasına çarpan güveleri sakince izleyişlerini, Arslan'a 'Vura vura dökeceksin içimdekini!' diye bağırırken sokağın ortasında yüzünü yumrukladığı anı, birbirlerine ulaşmak için tırmandıkları ağaçları, nefes nefese paylaştıkları ilk öpücüklerini, okulun kampüsünde Arslan'ın bir anda dizlerine yatıp eksiz defterini karıştırdığı anı, barlar sokağında sırtlarını bir duvara yasladıkları gün avuçlarının ilk kez birbirinin içine geçtiği o anı... Şimdiden zihninde resimler uçuşmaya başlamıştı bile. Hemen sonra ev hallerini hayal etmeye çalıştı. Nasıl olurdu? Her güne gözlerini Arslan'ın ona sırnaşmalarıyla aralardı herhalde. Dağınık saçlarının arasına burnunu sokuştururdu kesin. Oyuncu parmakları teninde gezinir, dudaklarını kulağına yaslayıp yine bir şarkıyla uyandırırdı onu. Gökmen resim yaparken arkasına bir tabure çekip, kollarını beline dolar ve Gökmen'e yine nefes aldırmazdı. Düşünce bile dudaklarının kıvrılmasına neden olurken yumuşayan bakışları kirpiklerinin altından Arslan'ın elalarına tutundu. "Bu tatildeki performansına bakarak kulağa dert sahibi olacakmışım gibi geliyor." Arslan güler gibi bir nefes verdi. Kendini savunacak çok az cümlesi vardı. Dünden beri fazla gevşemiş, biraz şımarmıştı açıkçası. Suçlusu tamamen Gökmen'di gerçi. "Tatil dediğin istediğini istediğin an yapmaktır sarı. Gerçek tatil gurmeleri bilir bunu." dedi yararsız bir çabayla. Dudaklarının arasına bir dal sigara kondururken kibirli bir şekilde göz kırpıp, "Ama onu da öğreteceğim sana, bekle sen." diye devam etti. Gökmen ona alaylı bir bakış atmakla yetinince dudaklarındaki filtreyi çekip sırıttı. Yemekleri gelene kadar biraz havadan sudan sohbet ettiler sonra. Belki son olaylardan sonra aralarındaki bütün duvarların yıkılmış olmasındandı, belki onları kısıtlayan bütün prangalarını geldikleri şehirde bırakmış olmalarındandı; ama Gökmen onunla ettiği sohbetin her anından farklı bir keyif alıyordu. Daha önce hiç olmadığı kadar rahat akıyordu cümleler. Konu konuyu açıyor, arada bir durdurulamaz kıkırtılar sarıyordu masalarını. Yemekleri geldiğinde ikisi de açlık naraları atan midelerinin teşvikiyle birkaç dakika konuşmadan yalnızca tıkındılar. Arslan, öve öve bitiremediği etinden cömert bir miktarı Gökmen'in tabağına bırakıp, sarışının balığını tırtıklarken, Gökmen, Arslan'ı açgözlülükle suçladı. Ancak ağzında lokum gibi dağılan etin tadına bakınca esmerin günahını almış olduğu gerçeğini görmezden gelerek Arslan'ın tabağına salça oldu. Esmer delikanlı ise yavrusunun solucan yiyişini zevkle izleyen bir anne kuş edasıyla ona sevgiyle gülümseyip tabağını biraz daha ona doğru ittirdi. Biraz sonra başlayan canlı müzikle ortam hareketlendi. Çevrelerindeki küçük gruplar çalan Rum şarkılarına kadehlerini havaya kaldırarak yüksek sesle eşlik ederken ikili onların neşesine keyifli gülümsemelerle eşlik etmekle yetindi. Gökmen, kafasını izlediği insanlardan Arslan'a çevirince ona doğru uzatılan kadehi fark etti. Dudaklarına çarpık bir gülümseme konarken, mavi harelerini kirpiklerinin altından esmerin elalarına dikip tek gözünü kırptı. "Neye içiyoruz?" dedi gülerek. Esmer bir saniye için onun yarım gülümsemesini taklit ederek duraksadı. "Bugünümüze... Yarınımıza..." dedi dirseklerini masaya yaslayıp biraz daha sarışına doğru eğilirken. İki kelimenin içine sığan umutlar, hayaller ve ihtimaller Gökmen'e derin bir nefes aldırdı. Mavi hareleri Arslan'ın elaları arasında dolanırken göğsünde alkolün sebep olmadığı bir sıcaklık vardı. "Bize o zaman." dedi, kadehini esmerin kadehine hafifçe vururken. Biz olmak... Biriyle şimdiye kadar hiç 'biz' olmayı başaramamıştı. Hiç kimseyi yarınına böyle ortak etmemiş, kimsenin yarınına böyle ortak olmamıştı. İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta beraber olmak, aynı yolda yürümek, aynı taşlara takılmak, aynı çukurlara düşmek, aynı gökyüzüne bakmak... Arslan, biz olmayı istediği, biz olmaktan korkmadığı tek kişiydi. Esmer onun yüzünün çizgilerine, gözlerinin mavisine sızan aynı hissi yansıtarak gülümsedi. Kadehini dudaklarına dayamadan önce, "Biz diyen ağzını öpeyim." diye daha çok kendi kendine sevgiyle mırıldansa da Gökmen onu duyup sessiz bir gülüş bıraktı. Kadehler doldu, boşaldı. Sohbet koyulaştı. Yanan yanakları ve yavaşlayan refleksleri neticesinde artık durması gerektiğinin farkında olan sarışının mavi hareleri, ona ne anlattığı konusunda bir fikrinin olmadığı esmer delikanlının yüzünde itinayla geziyordu. Bir eli çenesindeydi. Dibini gördüğü bilmem kaçıncı kadehinin tabanını masada yuvarlayıp duruyordu. Gözleri sık sık Arslan'ın normalde çok soluk olan ama alkolün etkisiyle şimdi pembeleşmiş nemli dudaklarına kayıyor, tadının şimdi ne kadar sıcak ve tatlı olacağını düşünüp duruyordu. Arslan bakışlarının farkında olacak ki, sık sık dudakları gülecekmiş gibi seğiriyordu ama her ne anlatıyorsa konuşmaya devam ediyordu. Belki o da Gökmen'in dudaklarına gösterdiği ilgiden hoşlanıyor, o istekli bakışların kesilmemesi için konuşuyordu. Olabilirdi. Sevgilisi, çok sinsi bir herifti. Biraz sonra bir grup sirtaki isteyince mekandaki insanların neredeyse hepsi alkış tutup, tezahürat yapınca Gökmen gözlerini güçlükle esmerin dudaklarından ayırıp ne olduğunu merak ederek o tarafa döndü. Solist, sirtaki bilen herkesi mekanın ortasındaki açıklığa davet ederken sarışın delikanlı, Arslan'a döndü. "Biliyor musun sirtaki?" "Aynen yavrum, arkadaşlarla her hafta sirtaki oynuyoruz." dedi Arslan alaylı ama aynı anda sevgi dolu bir sırıtışla. Gökmen'in sarhoş olmaya başladığının son yarım saattir farkındaydı. Zira sarışın hiç olmadığı kadar güleç, hiç olmadığı kadar kıpır kıpırdı. Onun bu hallerini ağırbaşlı bir şefkatle izliyor, oradan buraya atladığı muhabbete ayak uydurmaya çalışıyordu. "Ben biliyorum. Geçen sene geldiğimde zorla öğretmişlerdi." dedi kadehinin dibinde kalanları ağzına yuvarlarken. Arslan bu yeni bilgi karşısında önce şaşkınca kaşlarını kaldırdı, sonra genişçe sırıttı. Gökmen'e zorla sirtaki öğreten koca yürekli adamla tanışmak isterdi. Çenesiyle ayaklanmaya başlamış grubu gösterip, "Git oyna bakayım, göreyim." dedi, dudaklarından düşmeyen sırıtışıyla. "Buradan alkış tutayım ben de sana." Gökmen başını geriye doğru cıkladı. "İyi böyle, terleyemem hiç şimdi." dedi. O itiraz edince nedense Arslan'ın deli gibi onun oynayışını göresi gelmişti. Neyse ki, çakır keyif olmuş Gökmen'i gaza getirmek kolaydı. Özellikle de hangi noktalara basacağını biliyorsan... "Bilmiyorsun dimi, bana hava atıyordun sadece." dedi küçümseyici bir yüz ifadesiyle. Gökmen'in kaşları anında çatıldı. "Vallahi biliyorum lan. Uygar, bir tane adamın yakasına yapışıp zorla öğrettirmişti. Tüm gece bir ileri bir geri sirtaki çalışmıştık amına koyayım. Şerefsiz tek seferde öğrenecek zekaya sahip olmadığı için bir hafta boyunca her gün bizi aynı meyhaneye sürükledi durdu." "Hadi lan oradan, sana zorla bir şey yaptıran adama kafa göz dalarsın. Huysuzluğunu bilmiyoruz sanki." dedi Arslan, aynı alaylı yüz ifadesiyle ağzına bir dilim peynir attı. "Valla biliyorum lan. Tüm tatil kafam taşak gibi olduğu için itiraz etmemiştim. Eğitimin üçüncü gününde ne yapıyoruz biz amına koyayım diyerek ayıldım." "Ben bilmem. Hayatta görmeden inanmam." dedi Arslan, omuzlarını silkerek. Gökmen iyice asılan suratıyla ayaklandı. "İnançsız pezevenk. İzle bak şimdi, gör nasıl oynuyorum." diyerek ayaklanırken başıyla pozisyon alan grubu işaret etti. "Görelim bakalım." dedi esmer zorla tuttuğu kıkırtısını, dudaklarına çarpık bir gülüş olarak yansıtırken. Gökmen hırsla gruba ilerleyip anında pozisyon alıp çatılı kaşlarıyla sağa sola adımlamaya başlarken, Arslan kollarını masanın üzerinde bağlayıp keyifli bakışlarını yanakları al al olmuş, odaklanmaya ve grubun adımlarını yakalamaya çalışan sevgilisinin suretine dikti. Arada bir başını kaldırıp izliyor mu diye her kontrol edişinde Arslan dudaklarını büzüp ona uzaktan öpücük attı ya da sevgi dolu, aşkı gözlerine yansıyan bir gülümseme verdi. Sarışın, diğerlerine göre bir tık acemiydi. Arada adımları kaçırıyor, gözleri ayaklarından çok nadir kalkıyordu. Arada omzunu tutan adama ters bir bakış attığına göre adamın tutuşunun sıkılığından şikayetçiydi. Ama Arslan'ın beklediğinden çok daha iyi bir performans sergiliyordu. Isınan yüzü, terle nemlenen saçları, her adım kaçırdığında ısırdığı alt dudağıyla kalıbını utandıracak kadar sevimli, Arslan'ın içini gıdıklayacak kadar çekici gözüküyordu. Aynı anda bu kadar sevimli ve alımlı olabilecek dünya üzerindeki tek varlık sevgilisiydi ya da Arslan fazla aşıktı. Sandalyesine iyice yayılıp, bir bacağını bileğinden dizine yaslarken bir sigara yaktı ve önündeki manzarayı gözleriyle içmeye, tadını çıkarmaya devam etti. Sirtaki bitip, dans edenler kendini alkışlarken çalgı ekibi kimsenin oturmasına fırsat vermeden damat halayının Rum versiyonuna geçti. Gaza gelmiş durumdaki Gökmen hızlı adımlarla ona doğru gelince Arslan kaşları havada karşıladı onu. "Hadi!" dedi sarışın geniş bir gülümsemeyle, azıcık nefes nefese. Arslan, "Yok oğlum anlamam ben valla." diye mızmızlansa da kolundan çekiştirilerek zorla ayağa kaldırıldı. Gökmen bir elini avucuna kaydırıp, "Anlarsın anlarsın, nazlanma. Kolay bu." diyerek onu oyun oynanan geniş alana çekiştirirken Arslan yarım ağız, gönülsüzce sırıtmakla yetindi. Gökmen'in gönlü olacaksa rezil olmayı onurlu bir şekilde kaldırabilirdi. İşaret parmağını Gökmen'inkine takıp, sarışına bezgin bir bakış attı. "Şarkıların intikamını alıyorsun değil mi?" diye homurdandı. Gökmen sırıtıp, "Hiç de bile. Neyse 4 adım sola, 4 adım sağa, 4 adım sola, 4 adım sağa, sonra yerinde durup ayak hareketini yap, sonra da alkışlıyoruz." dedi ciddiyetle. Arslan onun bilgilendirici eğitimine ayak uydurmaya çalışırken dışarıdan çok komik göründüğüne emindi, ama sevgilisinin yüzünü sarmış aydınlık gülümseme rezil oluşunun acısını en aza indirmeye yetiyordu. Onun yönergelerini takip ederek birinci turun sonunda tamamen oyunu kavradığı için dikkatini ayakları yerine sevgilisine yönlendirebildi. Arslan her adım kaçırışında dudaklarını saran sırıtış, ara ara gözlerine uğrayan kısılı maviler, terle ıslanıp alnına yapışan sarı tutamları, ısınmış yanakları... Her bir detay zihnine kazınırken, kendi dudaklarının da keyifle kıvrıldığını hissediyordu. Harbiden... bu adamı çok fena seviyordu. ** Dönüş yolunda Gökmen etrafı çift gördüğünden ve yolları tehlikeli virajlarla dolu olduğundan direksiyonun başına Arslan geçti. Yemeğe giderken takındıkları neşeli atmosferin yerinde dingin bir sessizlik vardı. Zira sarışın bütün sosyallik pilini mekanda kullanmış gibi suskunlaşmıştı. Gece vakti ürkütücü gözüken dik yamacın ardındaki karanlık orman manzarasını sessizce izliyor, arada bir mekandan çıkarken çalan slow bir parçanın nakaratını mırıldanıp duruyordu. Arslan'ın bakışları aşina olmadığı patika yoldan göze alabildiği bir sıklıkla sarışına dönse de sessizliği bozmak için uğraşmadı. Derin uçurumların, yokuşların yanından geçip kıyı şeriden tekrar ulaştıklarında arabayı yavaşlattı. Tesislerin önündeki taşlık arazide sıra sıra dizilmiş karavanların ve otomobillerin arasında boş bir park yeri bulup arabayı park ederken hafif müzik sesinin yükseldiği tesislere kısa bir bakış attı. Kamp alanı bıraktıklarından daha hareketli gözüküyordu. Tesislerin önündeki masalar hınca hınç doluydu. Sahil kısmında yakılan kamp ateşinin ışığına bakılırsa, bir grup da orada eğleniyordu. El frenini çekerken, bakışlarını yan koltuktaki sevgilisine çevirdi. Başını koltuğuna yaslamış, gözleri yarı kapalıydı. Denizden vuran rüzgar sarı tutamlarını uçuştururken ciğerini şişiren derin bir nefes alıyor, sarı kirpikleri titreşiyordu. Arslan, onun bu durgun ifadesini birkaç saniye sevgiyle izledi. Uçuşan tutamlarını okşamak için dayanılmaz bir istek duyunca, bir elini saçlarına atıp dağınık tutamları geriye doğru taradı. "Sana bir kahve alalım mı?" diye mırıldandı, ela hareleri yüzüne dönen maviler arasında gezinirken. Gökmen, bir kedi gibi dokunuşuna eğilip, "Bira istiyorum." diye mırıldanınca güler gibi bir nefes verdi. "İlla körkütük sarhoş olacağım diyorsun yani." dedi, parmak uçlarını Gökmen'in kafa derisinde masaj yapar gibi gezdirip parmaklarını ensesine kaydırdı. "İyiyim. Sarhoş hallerimi biliyorsun, o kıvamda değilim daha." dedi sarışın, ensesine kayan elin bileğini yakalarken. Parmaklarının arasındaki bileği yavaşça ovuşturdu. "Hem sarhoş halimi daha çok seviyorsun. " dedi yarım bir gülümsemeyle, kaşlarını kaldırarak. Arslan, onun gülümsemesini yansıttı. Uzanıp sarışının dudaklarına kısa, kuru bir öpücük kondurdu. Gökmen anında dudaklarını büzerek öpücüğüne karşılık verince bir öpücük de dudaklarının köşesinden yanağına kondurdu. Yüzünü biraz geriye çekip, ensesindeki saçları okşarken, sevgiyle kısılan elalarını mavilere dikti. "Her halini ayrı seviyorum." diye fısıldadı ikna edici, yumuşak bir sesle. Gökmen kalbinden karnına doğru akan ılık sıvıyla, yavaşça yutkundu. Parmak uçları yersizce karıncalandı. Hayatı boyunca hep yargılanmış bir adam olarak, her halinin ayrı sevildiğinin söylenmesi sarhoş bünyesine iyi gelmedi. Göğsünde ince bir sızı, gırtlağında bir yumru oluştu. Ama ağlayan sarhoşlardan nefret ederdi. O yüzden o ince sızıyı bastırdı. Bir elini esmerin ensesine sarıp onu kendine çekti. Dudaklarını bu sefer, önceki öpücükten farklı; daha şehvetli, daha uzun bir öpücük için birleştirdi. Arslan'ın bir eli destek almak için Gökmen'in koltuğunun başına dayanırken dudaklarını aralayarak karşıladı sarışının dilini. İkisinin de nefesi kesilince Arslan dudaklarına birkaç kuş öpücüğü kondurarak, yavaş yavaş bitirdi öpücüğü. Yine de çok uzaklaşmadı. Tüm akşam bu anın, bu yakınlığın isteğini duymuştu. Şimdi kavuşmuşken, hemen ayrılamadı. Alınlarını birbirine yaslayıp, ellerini kızarık yanaklara kaydırdı. Başparmaklarıyla gözlerinin altını ağır ağır okşarken, "Hadi gidip sana bira alalım." dedi sevgiyle gülümseyerek. Gökmen içli bir nefes verip kafasını sallayınca dudaklarına bir öpücük daha kondurup geri çekildi. Camları kapayıp arabadan indikten sonra Arslan yine bir kolunu omzuna attı. Onu tesislere doğru yönlendirince Gökmen elleriyle ne yapacağını bilemediğinden ceplerine sıkıştırıp, yumuşak kuma batıp çıkan sandaletlerine dikti gözlerini. Tesisin ana binasına girip alkol satışı yapılan bar kısmından birer bira aldıktan sonra sahile döndüler. Ateş başında sohbet eden, onların az ötesinde gitar çalıp şarkı söyleyen, oyun oynayan küçük grupların arasından geçerek kendi çadırlarının olduğu kuytuya ilerlediler. Gökmen bir an için gruplardan birine dahil olmayı düşündü. Zira kamp yaparken en sevdiği şey yeni birileriyle tanışmaktı. Ama bu gece pek sosyalleşesi yoktu. Arslan'la kıyıda oturup kendi dünyalarında kaybolmak daha çekici geliyordu. Ellerinde biralarıyla kendi çadırlarının olduğu ıssızlığa doğru ilerledikçe ışık azaldı, dalga sesleri daha duyulur oldu. Arslan, Gökmen'in ısrarlarıyla ses bombasını almak için çadıra giderken Gökmen elinde birasıyla denize yakın ama dalgaların ona ulaşamayacağı bir uzaklıktan kuma oturdu. Birasını dudaklarına dayayıp büyük bir yudum aldıktan sonra denizden esip saçlarını dört bir yana savuran rüzgara karşı ciğerini şişiren bir nefes aldı. Göz kapakları titreşerek kapanırken dudaklarını uyuşuk bir tebessüm kapladı. Yüreğine katıksız bir huzur çöreklendi ama bir şeyler eksikti. Birazdan arkasında hissettiği beden kollarını beline dolayıp dudaklarını omzuna bırakınca eksik olan şey de tamamlanmış oldu. Bir süre ikisi de konuşmadan anın tadını çıkardı. Aralarına misafir olan sessizlik ikisinin de bozmaya kıyamadığı kadar huzur doluydu. Gökmen, ilginç bir şekilde Arslan'la birlikte uzun sessizlikleri de sevmeye başlamıştı. Öyle ya, konuşabileceğin çok da, birlikte susabileceğin kaç yürek vardır ki hayatta? Gökmen'in yan yanayken susmayı sevdiği bir tek Arslan'ı vardı hayatında. Sonra sevgilisi telefonunu ses bombasına bağlayıp ağır tempolu bir müzik açtı. Müzikle birlikte önce şarkıyı mırıldanmaya hemen ardından Gökmen'i hafif hafif sağa sola sallamaya başlayınca ikisi de aynı anda sırıttı. Biraz sonra gaza gelen sevgilisi onu Gökmen'in tüm itirazlarına rağmen ayağa dikti. Elindeki birayı alıp kuma sabitledikten sonra yüzünde parlak bir gülümsemeyle ellerini ona uzattı. Gökmen gözlerini devirip bezgin bir nefes verse de bir an sonra esmerin sıcak gülümsemesinin, davetkar elalarının çekimine kapıldı. Ona uzatılan ellere ellerini bıraktı. Kendini anında Arslan'ın göğsüne yaslı, alınları birbirine dayalı olarak buldu. Arslan şarkının ritmine uygun olarak ağır bir ritimle sağa sola sallanmaya başlayınca, Gökmen güldü. Ellerini esmerin kollarını sardı. Bir süre şarkının ritmiyle ağır ağır sallandılar. Sonra sevgilisi elini tutup bir adım geri çekildi. Sonra onu döndürüp, sırtını göğsüne yaslayarak sıkıca sarıldı ona. Yanağı yanağına yaslanırken, hala ağır ağır iki yana sallanırken şarkının sözlerini kulağına fısıldadı. "Dünyanın yükünü yazsalar payıma Dost düşman bir olup çıksa da yoluma Vazgeçmem senden yine de Ben aşkla yürürüm ateşe Yeter ki sen ellerimden tut..." O şarkının sözlerini söylerken Gökmen kahkaha atmak isteyen dudaklarını zorla zapt edip, genişçe sırıtmakla yetindi. "Çok klişesin." dedi ellerini beline dolanmış kollarda aşağı yukarı gezdirirken. "İyi tarafından bakarsan en azından yağmur yağmıyor." dedi Arslan uyuşuk bir gülümsemeyle. "Ama ilk yağmurda onu da yapacağız. Sonra ilk karda ve sonra ağaçları tekrar çiçekler bastığında... Tekrar ve tekrar..." Belki alkol yüzündendi. Belki de baş başa bir tatilin yan etkileriydi. Gökmen bugün Arslan'ın kurduğu her cümleden gereğinden fazla etkileniyordu. İçli bir nefes verip esmerin kolları arasında döndü. Bir elini onun ensesine sarıp alınlarını birleştirirken, "Romantik serseri." diye homurdandı. Sonra aniden uzanıp onu gülüşünden öptü. Önce ağır ağır, sonra tutkuyla... Hissettiği tüm o içine ağır gelen duyguları bir öpücükle aktardı sevgilisine. Arslan onu anlamış olacak ki, belini daha sıkı kavradı. Öpücüğüne aynı ihtiyaçla karşılık verdi. Bir an sonra dudaklarını yavaşça ayırdı. Alınlarını bir kez daha birbirine yasladı. Kapalı gözlerini açmadan alt dudağını dişleriyle kıstırırken göğsü dar geliyormuş gibi derin bir nefes alıp verdi esmer. "Sözcükleri kullan sarı, duymak istiyorum." diye fısıldadı. "Şarkılar değil. İmalar değil. Öpücükler değil. En yalın haliyle bir kere söyle." diye fısıldadı ihtiyaçla. Gökmen'in âdemelması boğazında turladı. Islak alt dudağını diliyle yoklayıp, bir içli nefes daha alıp verdi. "Seni seviyorum." diye fısıldadı. Titrek bir nefes alıp verdikten sonra, "Çok seviyorum hem de lan." diye devam etti. Arslan'ın dudakları uyuşukça kıvrıldı. Göğsü hazla, hissettiği aşkla sızladı. Ela hareleri gözkapaklarının ardına saklanırken, bu cümleyi ondan duymaktan asla sıkılmayacağına; her duyduğunda kalbinin göğsünde aynı heyecanla çırpınacağına emin oldu. "Seni seviyorum." diye yankıladı onu. "Üstümüzdeki yıldızlar, ayağımızın altındaki kum taneleri kadar çok hem de..." **
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE