YILDIZLARIN ALTINDA(2)

1855 Kelimeler
"Lan Gökmen'in storysini gördünüz mü?" diyen Ercüment'in şaşkın sesiyle, Mahmut ona kısa bir bakış atıp ıstakaya dizdiği taşlara geri döndü. Yüzündeki yaralar daha geçmemiş, göğsünü sarmış irin daha kurumamıştı. O yüzden içinde Gökmen ya da Arslan'ın adı geçen bütün cümlelere kulaklarını tıkıyordu. Çok kırgın ve çok öfkeliydi. Gördüğü muameleyi kabul edemiyordu hala. Yediği yumruk yüzünü değil, içini acıtıyordu. Kaç yıllık dostuydu lan. Kardeş dediğiydi. Kendini anlatmak için tek bir konuşmayı ondan esirgeyip, sanki ihanetine çoktan hazırmış gibi abisinin karşısında onu kışkırtışı Mahmut'a çok koymuştu. Onun oyununa geldiği, bir anlık gazla hareket ettiği için kendine de Arslan'a da çok kızgındı. Ercüment'in gösterdiği ekrana eğilen Oğuz, "Ne olmuş amına koyayım, fil gibi içiyor yine Allah'ın ayyaşı işte." dedi. "Ulan o değil de biz bu hayata izlemeye gelmişiz amına koyayım. Adam her yaz o deniz senin bu orman benim mis gibi takılıyor." "Ulan mal, onu mu diyorum? Arkaya bak arkaya, Arslan değil mi şu?" dediğinde Mahmut'un biraz önce ilgisiz olan gözleri anında onu buldu. "Saçma salak konuşmayın amına koyayım. Gökmen'in storysinde Arslan'ın işi ne?" dedi Kemal, taş çekerken. "Hangisi lan?" diyerek bir kez daha ekrana eğilip kısılı gözleriyle Ercüment'in işaret ettiği biraz bulanık figüre bakan Oğuz, "Oha, harbi Arslan lan bu. Ne işleri var bunların beraber?" dedi şaşkınca. Mahmut göz ucuyla Ercüment'in telefonuna baktı. Kaşları ağır ağır çatılırken, ıstakasındaki bir taşı sertçe sağa ittirdi. Çok iyiydi ya. Önce Mahmut'u tek kelime konuşmadan yumruklamış, onu kovmuş, ardından da onu siklemediğini göstermek ister gibi yasak aşkıyla tatile çıkmıştı. Ne güzel dünyaydı öyle ya. Mahmut bir haftadır burada kendini yiyordu ulan! Bir haftadır yaptığı yanlış için kendini fırçalayıp duruyor, Arslan'la kendi kafasının içinde kavga edip duruyordu. Beyefendi ise sevgilisiyle tatil yapıyordu demek... Belki de Mahmut'taydı sıkıntı. Hak etmeyen insanlara fazla değer veriyordu. "Beraber tatile çıkacak halleri olmadığına göre orada karşılaşmışlardır belki." dedi Kaya, ilgisiz bir şekilde. Mahmut'un düşünceleriyle kararan gözleri onu buldu. Ortamda, bir şeylerin farkında olan ondan başka biri varsa o kişi kesinlikle Kaya'ydı. Ancak Mahmut'un hala anlamlandıramadığı bir şekilde salağa yatıyor, ikilinin açıklarını şimdi olduğu gibi çaktırmadan kapatıyordu. Belki de Gökmen'le çoktan yüzleşmişti Kaya. Onu dinlemiş, Mahmut'un bir türlü anlayamadığı, konduramadığı ve tiksinmeden edemediği bu ilişkiyi bir şekilde kabullenmişti. Zira Kaya'nın Gökmen'e ne kadar düşkün olduğunu çok iyi biliyordu. Onun için herkes bir yana Gökmen diğer yanaydı. Bir parça çocukken de böyle olmuştu, şimdi de böyleydi. Mahmut hiçbir zaman niçin o geçimsiz sarıyı bu kadar sevdiğini anlayamamıştı. Sürekli küfür eden, sorun çıkaran, karşısındakini kıran bir adama kim bu kadar değer verirdi ki? Tamam, Mahmut da Gökmen'i seviyordu ama her zaman onu siktir etmenin eşiğinde olduğu bir sevgiydi bu. Gökmen'le arkadaş olabilmenin şartlarından biriydi bu. Ödün vermek, alttan almak ve diş sıkmak... Harbi Arslan onu sevmeyi nasıl başarmıştı? Yasağın çekiciliği falan mıydı acaba? Bir türlü kafasında oturtamıyordu. Kaya, üzerindeki bakışları hissederek kafasını ıstakasından kaldırdı. "Dünya küçük bir yer sonuçta." Gözlerini Mahmut'un öfkeyle kısılmış kahvelerinden çekmeden sırtlan gibi gülümsedi. "Güzel bir rastlantı olmuş. Birbirlerinin tatilini bir güzel zehir ederler artık." diye devam etti. Onun sözleriyle Ercüment ve Oğuz, orada yaşanabilecekleri düşünüp keyifle gülerken Mahmut arkadaşlarının salak yerine konuyor oluşunu ve iki hafta önceye kadar kendisinin de o salaklardan biri oluşunu sindirmeye çalıştı. Ulan adamları barıştırmak için götlerini yırtmışlardı lan. Aynı masaya oturduklarında ortam gerilmesin diye şaklabanlık yapıp durmuşlardı. Meğer adamlar arkalarından birbirini sikiyormuş. Bu gerçeği nasıl yutacaktı? "Oğlum olaya bak lan." dedi Ercüment, telefonunun ekranını kapatıp masaya atarken. "Gökmen tatile gidip de Arslan'ı karşısında görünce sinirden çıldırmıştır kesin amına koyayım. " "Aynen, kesin çıldırmıştır. Çok büyük şok olmuştur eminim." dedi Mahmut alayla. Her geçen saniye omuzları biraz daha geriliyor, modu biraz daha düşüyordu. Dudaklarının ucuna yanaşan gerçekleri yutmak git gide zorlaşıyordu. Yumruk yumruğa birbirlerine girdikten sonra nasıl tek kelime etmeden onunla tatile gidebilirdi lan? Bu kadar kolay mıydı? Yıllarca Akın'dan daha çok kardeş olmuştu ona. Düştüğünde yanındaydı. Dertlendiğinde derdini omuzlamak için oradaydı. Başı sıkıştığında herkesten önce koşmuştu. Hiç mi hatırı yoktu da, tek kelime konuşmadan onu böyle siktir edebiliyordu? Boğazı düğümlenince sertçe yutkunup görmeyen gözlerini ıstakasına indirdi. Demek ki kolaydı. Arslan için birilerini silmek her zaman kolay olmuştu zaten. Keskin bir bıçak gibiydi esmer. Yanlış tarafından tuttuğun an kemiğine kadar acımadan parçalıyordu ve Mahmut ilişkilerini fark ettiği an, daha ne düşünmesi gerektiğine bile karar veremeden önce o bıçağın yanlış tarafını tutmuş olmuştu. "Dur bir arayıp dalga geçeyim az." diyerek telefonuna eline tekrar alıp, hevesle Gökmen'i arayan Ercüment'in sesiyle kafasını hırsla kaldırdı. "Oyunun içine sıçtın Ercü, siktir git ötede konuş. Oğuz sen de oynayacaksan oyna kardeşim. Oyun sana her geldiğinde beş dakika bekliyoruz amına koyayım." Onun ayarsız çıkışıyla birkaç saniye masada şaşkın bir sessizlik olsa da Oğuz'un sırıtarak ortaya attığı taşla ıstakasını onlara doğru çevirip, "Al kanka, bekletmeyeyim daha fazla." deyişiyle şaşkın sessizlik bozuldu. Yerini Kemal'in homurtularına, Kaya'nın ise eşli oynadıkları için, "Helal lan sana yusufi!" diyerek sevinçle Oğuz'un alnını tokatlamasıyla tekrar neşeli gülüşmelere bıraktı. "Açmadı it ya." diyordu o sırada Gökmen'le dalga geçme fırsatını bulamadığı için morali bozulan Ercüment. Mahmut dilinin ucuna yanaşan, "Birbirlerini sikmekten telefona bakacak fırsatı bulamamışlardır kardeşim." cümlesini güçlükle yuttu. Istakasını sertçe devirip, "Ercü yerime geç, gidip tekelden sigara alayım kapanmadan." diyerek ayaklandı. "Bizden içsene lan, sabah alırsın." diyen Kemal'i bir kafa hareketiyle geçiştirip cıkladı. "Başka marka içince tıkanıyorum. Gidip geleyim, hem biraz bacaklarımı hareket ettirmiş olurum. 3 saattir otur, otur götüm düzleşti resmen. Var mı bir şey isteyen?" "Bana da bir enerji içeceği alsana lan." dedi Ercüment anında Mahmut'tan boşalan sandalyeye otururken. Mahmut normalde onu beleşçilikle suçlayıp, kafasını şamarlayarak içeceğin parasını isterdi ama kafası o kadar doluydu ki, yalnızca başını sallayıp bahçeyi terk etti. Evin biraz ötesindeki tekele gitmek yerine çok daha uzak olan bir tanesine çevirdi istikametini. Kafasını biraz boşaltması lazımdı. Yoksa bu sinir ve kırgınlıkla ağzından bir şeyler kaçırması işten bile değildi. Kendini tutmak için harbiden uğraşıyordu. Çünkü Arslan kancık bir puşt olsa da onu öz kardeşi gibi seviyor, iyiliğinden başka bir şey istemiyordu. Lakin arkadaşının aşktan veya sapkınlıktan, her ne boksa işte, gözü ne kadar döndüyse önündeki bir gerçeği göremiyordu. Bu yaşadıkları şey ikisinin de sonu olacaktı. İkisi de erkek oldukları için değil. Aşk yaşadığı kişi başka bir erkek olsa Mahmut'un kabul etmesi, görmezden gelmesi, onun hayatı onu kararı diye düşünmesi belki daha kolay olabilirdi. Yine başta sindiremezdi. Midesi ekşir, Arslan'la belki arasına biraz mesafe koyardı. Ama Gökmen'le... İşte bunu kabul edebilmesi, mevzuyu görmezden gelmesi mümkün değildi. Öldürürlerdi lan... Bir duyulsa Gökmen'i de Arslan'ı da diri diri gömerlerdi. Özellikle Gökmen'in ailesinden gelebilecek tepkileri hayal bile ederken kanı donuyordu. Ulan ahbaplık yaptıklarını bile aylardır saklamak için götlerini yırtıyorlardı. Biri ikisini yan yana görür diye en korunaklı alanlarda takılıyorlardı. Neylerine güvenip ailelerinin burnunun dibinden bir de aşk meşk yaşıyorlardı? Yok, oluru yoktu. Birinin kıyamet kopmadan önce onları durdurması, akıllarını başlarına devşirmelerini sağlaması gerekiyordu. Arslan onu dinlemeyecekti belli ki. Ama kimi dinlerdi? Belki Kaya'yla konuşması, onun Gökmen'i ikna etmesini istemesi daha mantıklı olabilirdi. Gökmen'in ailesinden ödü kopardı. Belki olabileceklerin hatırlatılması aklının başına gelmesine destek olurdu. Evet, evet önce bunu deneyebilirdi. Düşünceler içinde Suat'ın tekeline ulaştı. İçeri girip, dolu kafası yüzünden adamın muhabbet çabasına yarım ağız cevaplar verip sigarasını aldıktan sonra kendini tekrar açık havaya attı. Jelatinini soyup dudaklarının arasına bir dal yerleştirdikten sonra eve doğru adımlamaya başlayacaktı ki, "Şiştt Maho!" diyen tanıdık sesle dondu kaldı. Gözleri en sonra bir hafta önce bir kavganın ortasında gördüğü Akın'ın Arslan'ınkine çok benzeyen ela gözleriyle buluşunca kalbi bir an için kasıldı. "Naber lan?" dedi ona ulaşan adam, güleç bir ifadeyle bir elini ona doğru uzatırken. Sigarasını dudaklarından çekip, "İyidir abi, senden?" dedi tutuk bir şekilde onunla kafa tokuştururken. Arslan'la ilgili şeylerden kaçtıkça burnunun dibinde bitmesi harbiden çok efsaneydi. "Ben de iyi. Ahu yengenden geliyorum. Sen nereye böyle?" "Sigara almaya çıkmıştım da eve geçiyorum şimdi. Çocuklar bizde, okey oynuyorduk öyle." Akın, Arslan'ın çarpık gülüşünü hatırlatan bir sırıtışla omzunu hafifçe yumrukladı. "Ooo şeytanınız bol olsun... Biraz vaktin var mı? Görmüşken biraz konuşalım seninle. " Mahmut bu sözlerle istemsizce gerildi. Akın'ın o günkü kavgalarıyla ilgili konuşmak istediğini anlamak için dahi olmasına gerek yoktu. "Çocuklar bekliyor abi, başka-" diyecek olsa da Akın kaçmasına izin vermedi. "Beklesinler biraz, çok tutmayacağım zaten. Gel şöyle, şuradaki parka oturup konuşalım az." diyerek bir kolunu omzuna atarak, onu az ilerideki çocuk parkına sürükleyince Mahmut sesini çıkaramadı. Biraz sonra bir bankta yan yana oturuyor, ellerindeki sigaralarla boşluğu izliyorlardı. Mahmut gergindi, Akın ise ciddi konuşmalara da endişeli abi rolüne de alışık değildi. Ama bu sefer harbiden endişeli bir abiydi. Kardeşi, kendi gibi davranmıyordu. Sarhoş oluyor, yolun ortasında aşk şarkıları söylüyor, en yakın arkadaşına dükkanın ortasında kafa göz dalıyor, sonra da ablasına tatile gittiğini haber veren bir mesaj atıp kayıplara karışıyordu. Hiçbiri Arslanlık hareketler değildi bunların. Onun tanıdığı Arslan kolay kolay sarhoş olmazdı. Babaları hiç ayık gezmediğinden belki de ikisinin de kırmızı çizgisi olmuştu sarhoşluk. Taşkınlık çıkarmazdı. Onun tanıdığı kardeşi en yakın arkadaşını yumruklayarak bir şeylerin üstünü kapatmaya çalışmaz, pat diye plansız bir şekilde bir yerlere gitmezdi. Ortada bir sorun vardı ve Akın, hayatında belki de ilk defa kardeşi için endişeleniyordu. Arslan bu zamana kadar onu hiç endişelendirmediğinden de bu duyguyu yönetmekte zorlanıyordu. Sorumsuz bir abi olduğunu biliyordu ama eğer... Eğer Arslan'ın herhangi bir konuda desteğe ihtiyacı varsa ve onun yapabileceği bir şeyler varsa bilmek istiyordu. "Geçen ki olaydan sonra Arslan da sen de toz duman oldunuz, konuşamadık hiç." diyerek derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. Mahmut, yanında anında gerilince bakışları yandan onu buldu. Dirseklerine yaslı dizlerini çekip yerinde doğrulurken, "Ne oluyor Mahmut?" dedi endişesini dışa vuran bir sesle. "Yok bir şey abi. Öyle ufak bir anlaşmazlık yaşadık ama sonra telefonda konuşup-" diyerek yalan söyleyecek oldu ama Akın izin vermedi. Çaktırmasa da Arslan'ın abisiydi. Aynı geni paylaşıyorlardı ve esmer kadar tehlikeli bir şekilde kullanmasa da kafası çalışıyordu. "Arslan, kolay kolay kardeş dediği bir adama el kaldırmaz. Ulan Arslan, Gökmen piçi dışında kimseye kolay kolay el kaldırmaz. Bir süredir bir şeyler döndüğünün farkındayım ama ne olduğunu bilmiyorum. Arslan'ı biliyorsun, kapalı kutudur. Ağzından kerpetenle bile laf alamazsın. Ondan sana geldim. O günden beri konuşmak istiyordum ama işten güçten fırsat bulamadım. Bu akşam karşılaşmasak, yarın arayacaktım seni. O yüzden Mahmut, bana o palavraları sıkma. Kardeşimin bir sıkıntısı var. Ben de abisi olarak yapabileceğim bir şey varsa yapmak istiyorum." Onun aşina olmadığı ciddi sesiyle Mahmut, susup kaldı. 'Yıllardır abilik yapmadın, bu mevzuda mı abilik damarın hortladı be adam?' diye söylenmek istese de kendini tuttu. Gözleri Akın'ın endişeli ifadesinde gezindi. Normalde Arslan'la pek benzemiyorlardı ama böyle ciddi bir ifade takınınca Arslan'a çok benziyordu. Gözleri kısıldığında ortaya çıkan kaz ayakları, kalın kaşlarının aldığı form, birbirinin üstüne binen kalın dudakları, genişleyen burun delikleri... Bir eliyle sakallarını çekiştirerek önüne döndü. Sigarasından son bir nefes çekip yere attı. Topuğuyla ezdi. Bir an, her şey çok ağır geldi. Dilinin ucunda en yakın dostunun er geç ölümü olacak bir gerçeği kendine saklamak, bile bile ateşe yürüyor oluşuna susmak çok ağır geldi. Öyle ağır geldi ki, boğazı düğümlendi. Aldığı nefesler bile ciğerine yarım yamalak nüfus etti. Biliyordu. Arslan, bundan sonra onu öldürecekti. En iyi ihtimalle bir daha yüzüne bakmayacaktı. Ama göz göre göre kardeşini Pakdemirlerin eline bırakamazdı. O aile, eceli olacaktı. Onu incinmiş daha kötüsü ölü görmektense; diri ama nefret dolu görmeyi tercih ederdi. Onun nefretiyle baş edebilirdi ama ölüsüyle baş edemezdi. Gözleri bir kez daha sabırla onun konuşmasını bekleyen, sanki ona anlatabileceğine dair güven vermek istiyormuş gibi omuzlarını dikleştirip daha geniş görünmeye çalışan adamın üzerinde gezindi. Abi... Kendinden kurtulmaya ihtiyacı olan bir kardeşi, aynı kandan, aynı candan olan bir abiden başka ne kurtarabilirdi ki?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE