KARDEŞ ACISI(1)

3297 Kelimeler
Bölüm Şarkısı: Halil Sezai- Mamoş Saat gece yarısı geçeli biraz oluyordu. Arslan neredeyse bomboş olan karanlık yolda ilerlerken yanında, feribottan indiklerinden beri sessizleşmiş sevgilisine kısa bir bakış attı. Sarışının yüzü gün boyu olduğu gibi sirke satıyordu. Adada geçirdikleri dolu dolu altı gün ne ona, ne de kendisine yetmemişti. İkisi de eve dönmek istemiyordu. Lakin suyunu çeken paraları, Gökmen'in abisinden gün aşırı aldıkları telefonlar artık dönme vaktinin geldiğinin habercisiydi. O yüzden ayak sürüyerek de olsa öğleden sonra çadırlarını toplamış, son kez denize girmiş, adada en sevdikleri mekanda son bir öğle yemeği yemiş, son bir iki günde edindikleri arkadaşlarıyla vedalaşmış ve el mecbur arabaya atlayıp feribota doğru sürmüşlerdi. Gökmen, dönmeyi öylesine istemiyordu ki; sanki arabayı eve değil de cehenneme sürüyormuş ve bu ölümde parmağı olmasını istemiyormuş gibi feribottan iner inmez direksiyonu Arslan'a devretmiş, "Sen sür, yoksa bizi başka bir adaya kaçıracağım." diye homurdanmıştı. Arslan gülmek istese de, en az onun kadar isteksiz olduğu için yarım ağız gülümsemekle yetinmişti. Maalesef o da Gökmen'den iyi bir performans ortaya koymuyordu. Feribottan indiklerinden beri üç kere türlü bahanelerle mola verdirtmişti. O yüzden saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen daha İstanbul sınırlarına yeni yaklaşmışlardı. "Asma suratını artık yavrum ya. Biraz ortalarda dolanalım, sonra yine kaçarız bir yerlere. Belki Ağva'ya falan, hımm? Hem yakın da..." dedi Arslan, içli bir nefes alıp verirken. "Çocuk mu kandırıyorsun Arslan?" diye homurdandı Gökmen, somurtarak ve amaçsızca torpido gözünün çekmecesiyle oynayarak. "Oğlum ben sensiz nasıl uyuyacağım bu gece ya?" diye isyankar bir sesle devam etti. Esmer onun sesindeki isyana yarım ağız sırıttı. Gözlerini yoldan çekip somurtuk yârine kısa, sevgi dolu bir bakış attı. "Ağaçlarımız hala duruyor sarı. Baktın uyuyamıyorsun bir alo de, dalındayım." dedi sırıtarak. Gökmen sertçe omzunu ittirip, "Dalga geçme it, çok ciddiyim ben." diye homurdandı. Arslan yorgun bir şekilde iç geçirdi. "Ben de çok ciddiyim Gökkuş. Elimizdeki bu, yapacak başka bir şeyimiz yok şimdilik. O rutine alışmak zor olacak biliyorum ama mecburuz." Aslında bunun için bir planı vardı. Üniversitedeki arkadaş grubu evde kalıyordu ancak Tuğrul, üç senedir devlet yurdundaydı ve şartlarından söylenip duruyordu. Arslan'a birkaç kez eve çıkmayı teklif etse de o zamanlar mahalleyi terk etme düşüncesi bile içini sıktığından reddetmişti. Şimdi geriye dönüp baktığında Gökmen'i daha az görecek olmanın bu iç sıkıntısının sebebi olduğunu görebiliyordu. Ancak şimdi, bu fikir çok mantıklı geliyordu gözüne. Zira çemberin git gide daraldığını hissediyordu. Dün Gökmen'in ablası, bugün Mahmut, yarın kime yakalanacaklardı? Bilmiyor, durup öğrenmek de istemiyordu. Fırtına kopmadan önce Gökmen'le kendisine bir sığınak yaratması artık farz olmuştu. Gökmen'in bu fikirden hoşlanmayacağını hissettiğinden birkaç haftadır aklında dönüp duran bir düşünce olmasına, hatta Tuğrul'a mesaj atmış olmasına rağmen daha ona söylememişti. Ona söylemeden önce oturup Tuğrul'la konuşmayı ve ilişkisini açıklamayı planlıyordu. Kabul edebiliyorsa, gidip ev bakarlardı. Edemiyorsa, Arslan'ın başka bir alternatif düşünmesi gerekecekti. Tek başına evin masraflarının altından kalkabileceğine inansa, tek çıkardı. Ama abisinin yeterince yük olduğu aile bütçesine bir de kendi yükünü eklemek istemiyordu. Eh, ailesi tarafından bakınca, okula arabayla gidip gelebiliyorken eve çıkmak fuzuli bir masraftı. Onun kendi düşüncelerinde kaybolduğu vakitlerde telefonunun arabanın içinde yükselen sesiyle hafifçe irkildi. İki koltuğun arasındaki bölmeye koyduğu telefonun yanıp sönen ekranında abisinin adını görünce iç geçirdi. Bir eliyle direksiyonu tutup, "Sesini çıkarma, abim arıyor." diye mırıldanarak telefonunu eline aldı. Gökmen, telefonun ekranına bakıp yüzünü ekşitirken, Arslan onun yüz ifadesine gevşek bir gülümsemeyle bakıp telefonu açtı. "Efendim abi? Arabanın içi çok sessiz olduğu için Gökmen karşı tarafın sesini megafon açıkmış gibi duyabiliyordu. "Neredesin? Çıktın mı yola?" "Aynen, yoldayım. " dedi Arslan. Dönüyor oluşunun memnuniyetsizliği sesine bile sızmıştı. "He, iyi iyi. Arabanı burada bırakmışsın. Neyle dönüyorsun?" dedi bu sefer Akın. Arslan'ın kaşları onun sorgulamasına anlam arıyormuş gibi havalanırken, "Boşu boşuna masraf etmeyelim diye tek araba gittik. Arkadaşın arabasıyla dönüyoruz yani. Niye sordun?" dedi. "Arkadaşın kim?" Onun sertleşen sesiyle Arslan'ın şaşkınlığı büyüdü. Yanında merakla konuşmalarını dinleyen Gökmen'e kısa bir bakış attı. "Ne yapacaksın kim olduğunu?" dedi, sorgulanıyormuş gibi hissettiğinden onun da sesi sertleşti. Hattın diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oluştu. "Merak ettim sadece it, soru da mı soramayacağız kardeşimize?" diye homurdandı Akın. "Sen normalde merak etmezsin abicim, hayırdır?" dedi Arslan, yüzünü saran sert ifade aklına doluşan ihtimallerin eseriydi. Arslan, her zaman ihtimalleri düşünürdü. Tatile çıkmadan önce de olabilecek her şeyi düşünmüştü. Karşılaşabileceği her senaryo için hamlelerini planlamıştı. Ancak yine de en kötüsünün olmamasını umuyordu. "Öylesine sordum Arslan, abartma." dedi Akın. Birkaç saniye sustu. Sonra tereddütle, "Ne zamana evde olursun?" diye sordu. "Bir saate kadar ordayım. İşin mi var benimle?" dedi. Farkında olmadan tırnakları direksiyonu dövüyor, bakışları bir kavgaya hazırlanıyormuş gibi git gide daha da sertleşiyordu. Akın yine sustu. Arslan, hattın diğer ucundan onun ikileminin kokusunu alıyordu. Şimdi soru şuydu; Mahmut ötmüş müydü yoksa Arslan rüzgardan nem mi kapıyordu? Mahmut ötmüş olsa abisinin tepkisinin böyle olmayacağını düşünüyordu zira. Daha sert, daha öfkeli ve bol küfürlü olurdu bu konuşma ama tereddüt? Sanmıyordu. "Abi?" dedi onu biraz dürtmeye karar vererek. "Bir mevzu falan mı var? Evdekilerden birine mi bir şey oldu?" "Yok. Yani mevzu da yok, kimseye bir şey de olmadı." dedi Akın yorgun bir iç çekişle. "Babam yine kafayı buldu. Seni sorup duruyor. Gelsin bana saz çalsın diyor." Babasının ısrarla abisinin yakasına yapışması gözünün önünde hayat bulunca dudakları istemsizce kıvrıldı. İçince ona buna salça olup, sürekli onları ne kadar sevdiğini söyleyen, durup durup çocuklarına bakıp iyi ki sizi yapmışım lan diye böbürlenen bir adama dönüşüyordu. Arslan babasının bu halinden yaka silkeli çok oluyordu ama ne yalan söylesin bir yandan da sarhoş hali sevimli geliyordu gözüne. "Saz nereden çıktı amına koyayım? En son lisede elime almıştım, telleri bile pas tutmuştur şimdiye." "Ne bileyim aklına gelmiş işte, tutturdu ara diye. " "İyi, tamam. Bir saate oradayım. Ben gelene kadar unutur inşallah." derken, konunun bundan ibaret olmasının getirdiği rahatlama sesine de yansımış, gereksiz bir keyifle konuşmuştu. Abisi, "Unutur unutur. Hadi dikkatli gelin." diyerek telefonu kapatınca Arslan da yüzünde bir sırıtmayla telefonu aldığı bölmeye geri bıraktı. "Bizim ağaçtan evlere sızma planının da amına koyulmuş oldu sanırım." dedi Gökmen, camını indirip dertli dertli bir sigara yaktı. "Öyle gözüküyor." dedi esmer iç çekerek. "Çilingir masası kurulduysa bizimkiler zor uyur bu gece." Gökmen yüzünü ekşitti. "Bilmem mi amına koyayım? Az camdan sarkıp küfretmiyorduk size. Polis bile gönderdik kapınıza zamanında ama maşallah bana mısın demedi sizinkiler." "Oğlum siz de gram eğlenceden anlamıyorsun lan. Güzelim yaz gecelerinde bile 12 dedin mi maaile uyuyorsunuz resmen. " dedi Arslan, aklına gelen yaz anılarıyla sırıtarak. Geçen sene iki gecede bir kapılarına bu kuş familyası yüzünden sürekli polis geliyordu. "Abi, vallahi inada bindirdiler. Bir iki gece ses etmeyin de şikayet etmeyi bıraksınlar. Biz de kurtulalım siz de." diye yakınan polis memurunun yüzündeki bezmiş, ağlamaklı ifadeyi hala daha hatırlıyordu. "Sabahın sekizinde kalkın diye başımıza dikiliyor amına koyayım. Mecbur sabah papara yememek için erkenden uyuyoruz." dedi Gökmen, sigarasından bir nefes çekip yan ağız salmadan önce. "O ne lan, asker gibi." dedi Arslan kaşlarını çatarak. Asla öyle bir evde yaşayamazdı. "Bir Pakdemir kolay yetişmiyor, görüyorsun." dedi Gökmen, mutsuz bir gülümsemeyle. Arslan sevgilisinin yüzünü saran ifadeye kaçamak bir bakış attı. Babasına hakaret etmeden kurabileceği bir cümle bulamadığı için sessiz kaldı. Gökmen'in önüne parça parça bıraktığı bilgi kırıntılarından oluşturduğu Tibet Pakdemir profili öyle iticiydi ki; adamı eskiden sevmiyorsa, şimdi bildiğin nefret ediyordu. Ve Arslan, kolay kolay kimseden nefret etmezdi. Yolun geri kalanında Arslan kendi düşüncelerinin içinde kaybolup, Gökmen'i o evden kaçırma fantezileri kurarken sessizleştiğinden Gökmen bir yerden sonra uyuya kaldı. Arslan, sevgilisinin uyuya kaldığını eve yaklaştıklarında fark etti. Dudakları yorgun bir kıvrım kazanırken, gözleri sevgiyle kısıldı. Arabayı yavaşça evlerinin bir sokak gerisindeki parkın önüne park etti. Buradan sonra Gökmen direksiyona geçecek, Arslan yayan bir şekilde ondan birkaç dakika sonra eve gidecekti. Aynı anda gidip aynı anda dönecek olmalarının biraz dikkat çekeceğinin farkındaydı. Ancak ailelerinin komşu evin çocuklarının evde olup olmadığını fark etmeyeceğini ya da umursamayacağını umuyordu. Arslan, abisi ve Göktuğ aynı anda ortadan kaybolup aynı anda geri dönseler birlikte tatil yaptıklarını aklının ucundan bile geçirmezdi mesela. El frenini çekip içli bir nefes verdi. Bir elini yüzünde gezdirip, uzayan sakallarını tırnak uçlarıyla kaşıdı. Başını koltuğa dayayıp kendine birkaç saniye zaman tanıdı. Keşke tam şimdi, arabayı başka bir sahil şehrine çevirip bu şehirden, içindeki insanlardan, tüm kaoslardan kendilerini kurtarabilseydi. Bir an, bunun için muhteşem bir istek duydu. Yapabilirdi. Hiç düşünmeden her şeyi ve herkesi geride bırakabilirdi. Durup yanına bir şey almasına bile gerek yoktu. Tek ihtiyacı olan yanındaki bu adamdı. Elbette geride bıraktıklarını özlerdi. Vazgeçtikleri canını yakar, içini sızlatırdı. Ama gitmek gerekiyorsa, arkasına bakmadan gidebilirdi. Sonra gözleri yanındaki sarışına değdi. Bu güzel bir hayaldi. Lakin gerçek dışıydı. Gökmen yapamazdı. Her şeyden önce korkardı. Biliyordu sevgilisini. Babasını, abisini, annesini hayal kırıklığına uğratmaktan korkardı. Arkadaşlarını bir daha göremeyecek olmaktan korkardı. Tüm dünyasını Arslan'ın etrafında şekillendirmekten, her şeyinin o olmasından, kaçacak hiçbir yeri olmamasından korkardı. Gökmen ne kimseden gidebilirdi ne de kimseye dört elle tutunabilirdi. O yüzden ya, Arslan onun yerine de sıkı sıkı tutunuyordu ona. Bu yönü önceden canını sıkıyordu ama zaman geçtikçe kabullenmişti. Öyle ya, birini seveceksen önce kusurlarını sevmeliydin. Arslan da kusurlarıyla seviyordu sarışını. Farkında olmadan uzanıp parmaklarının tersini sarışının sıcakla birlikte kızarmış elmacık kemiklerinde tüy hafifliğinde gezdirdi. Dudaklarında bir kez daha şefkatli bir kıvrım oluşurken burnunun hattını işaret parmağının tersiyle geçip bir elini sarı tutamlardan geçirerek geriye doğru taradı. Titrek bir nefes verdi. Sorun değildi. O gidemiyorsa, Arslan da onunla birlikte kalır; tüm cehennemleri seve seve sırtlanırdı. "Gökkuş..." diye mırıldandı yumuşak bir sesle. Emniyet kemerini çözüp yüzünü biraz daha ona doğru eğdi, yanaklarını biraz daha sevdi. "Uyan canımın içi, geldik." Zaten çok derin bir uykuda olmayan Gökmen içli bir nefesle gözlerini yavaşça araladı. Kırpışan yorgun ve uykulu mavileri sokak lambalarının ışığıyla aydınlanan arabanın içinde sevgilisinin ona bakan yumuşak elalarını bulunca bir kez daha içli bir nefes alıp verdi. İçinden gram ayrılmak gelmiyordu. "Arabada yatalım bu gece." diye homurdandı başını altındaki koltuğa biraz daha bastırırken. Arslan onun homurtusuna sessiz bir gülüş bıraktı. "İstersen çadırımızı şu parka kuralım, bir iki günde orada takılalım." dedi alayla. Gökmen, fikri tartıyormuş gibi düşünceli gözlerle parka bakınca Arslan bu sefer yüksek sesle güldü. Onu ensesinden tutup kendine doğru çekti. Önce dudağına sonra yanağına iki küçük buse kondurup, "En kısa zamanda tekrar kaçacağız, söz." diye mırıldandı. Gökmen de onun gibi bir eliyle onun ensesini kavradı. Alınları birbirine yaslanırken gözlerini kapayıp ufak bir baş hareketiyle onu onayladı. Her şey o kadar farklıydı ki... Bu tatile çıkmadan önce Arslan'a aşıksa, şimdi ona tapıyordu. Bu tatilden önce Arslansız nefes alamıyorsa, şimdi aldığı her nefes Arslan'dı. Ve şimdi o eve dönüp de nasıl bu tatilden önceki Gökmen gibi davranacağını bilmiyordu. Arslan'ı gördüğünde sırf yanında ailesinden biri var diye kaşlarını çatmayı nasıl başaracaktı bilmiyordu. Rol yapmak, çok ama çok daha zor olacaktı. Esmer son kez şakağına bir öpücük kondurup, "Hadi eve geç, ben de bir on dakika sonra girerim sokağa." diye mırıldanıp geri çekildi. Sonunda ayrılmaya hazır olmasalar da mecbur olduklarından ayrıldılar. Arslan arabadan telefonunu ve cüzdanını alıp indikten sonra, bagajdan çantasını alırken Gökmen de şoför koltuğunun olduğu tarafta, elleri ceplerinde onu bekledi. Sevgilisi bagajı kapayıp, "Bin hadi sarı." dedi kafasıyla arabayı gösterirken. Gökmen başını sallayıp, "Eve girince mesaj atarım. Öyle girersin sokağa." dedi. Arslan gülümseyerek başını salladı. Sonra Gökmen hala arabaya binmeye yeltenmediğinden, amaçsızca bir ayağını yere sürtüp durarak oyalandığından iç geçirip ona doğru adımladı. Sarışını tutup kendine çekti. Bu gece için son kez olacağını bilerek sıkıca sarıldı. Gökmen'in elleri anında sırtına konarken, sevgilisinin omzuna dudaklarını yaslayıp bir öpücük kondurdu. "Sabah arayacağım seni. Bir yerlere gidip güzel bir kahvaltı edelim." diye mırıldandı. Gökmen sıkı sarılışının içinde güçlükle de olsa kafasını salladı. Arslan gibi dudaklarını onun omzuna yasladı. "Resmen kendine bağımlı ettin lan beni." diye söylendi, kollarını biraz daha sıkıştırıp, esmerin kemiklerine kırmaya meylederken. "Kopamıyorum amına koyayım. Ayaklarım gitmiyor resmen." Arslan, onun itirafına sessizce güldü. İçi sıcacık, aynı zamanda göğsü daracıktı. Mutluluğun ya da ayarsız bir sevginin de insanın göğsünü daraltabildiğini Gökmen'le birlikte öğrenmişti. Şimdi aşık insanların neden içli içli nefesler alıp verdiğini anlıyordu. Meğer, o aşıkların da Arslan'ınki gibi içi içine dar geliyormuş. Burnunu sarışının omzuna bastırıp derin, gözlerinin kapanmasına neden olan bir nefes çektikten sonra, "Birimizin gitmesi gerek sarı, yoksa sabaha kadar burada böyle duracağız. " diye mırıldandı. Birkaç saniye daha öyle kalsalar da sonunda el mahkum ayrıldılar. Gökmen, isteksizce de olsa arabasına binip gidince Arslan iç geçirerek arkasından çarpık bir gülümsemeyle baktı. Onun gidişini izlerken, birisini bu kadar sevmenin normal olup olmadığını sorguladı. "Ulan sarı, iyice Mecnun'a döndürdün beni." diye kendi kendine sevgiyle söylendi. Bir süre kaldırıma çöküp bir sigara yakarak oyalandı. Sevgilisinin eve girdiğine dair attığı mesajla birlikte acele etmeden ayaklandı. Çantasını sırtına vurup, ellerini cebine sokup, önündeki bir çakıl taşını kendiyle beraber eve kadar tekmeleyerek aylak aylak yürürken, yüzüne yerleşen gülümsemeyi ne yaparsa yapsın silemedi. Gökmen'in ayrılmamak için direnişi düşündükçe kalbini gıdıklıyordu ve Arslan o hallerini düşünmeden duramıyordu. Şimdiden özlemişti sarışınını... Evinin bahçe kapısına gelip de dışarı taşan müzik sesini duyunca yorgun bir şekilde iç geçirip, sevgilisinin şimdi ışıkları yanan odasına son bir özlem dolu bakış attı. Verandaya ulaştığı an, "Ooo aslanım gelmiş aslanım!" diye iki yana sallana sallana ayaklanan babasıyla yarım ağız sırıttı. Merdivenleri ağır ağır çıkarken bitkin bir şekilde gülümsedi. "Yine kurmuşsun çilingiri Mahir Efendi. Bizsiz ayıp olmuyor mu?" dedi ona doğru kolları iki yana açık, sallana sallana gelmeye çalışan babasını yarı yolda karşılayıp, sarılma isteğine karşılık verirken, sırtını şefkatle tokatladı. Leş gibi anason kokusu burnunun direğini sızlatınca yüzünü buruşturdu. "Koyayım hemen bir duble aslanım, ayıpsın." diyen babası, onu kolları arasında kuvvetle sıkıştırırken babasının sandalyesinin hemen yanında oturmuş, el işi ören annesi, ona kötü bir bakış atıp, "Onu evden kaçmadan önce düşünecektin sen." diye atladı homurtuyla. Arslan babasının sıkı sarılışından güçlükle ayrılıp, hin bir şekilde sırıttı. "Nasıl bezdirdin beni düşün, ilk fırsatta topukladım." diyerek annesiyle uğraştı. Annesi elindeki örgü şişini ona doğru sallayıp, "Bunu görüyor musun, bunu?" diyerek onu tehdit ederken, babası, "Haklı çocuk, varma üstüne." diyerek sırtını göçerten bir destekleyici bir tokat attı. Sonra ona doğru eğilip, "Beni niye kendinle götürmedin it herif? Bir haftadır ananın dırdırını çekiyorum sayende." diye homurdandı. "Sen benim dırdırıma kurban ol. Yarın öbür gün bana bir şey olursa çok ararsın o dırdırı çoook. Olsaydı da, yine söylenseydi dersin." diyerek triplenen annesiyle Arslan bu sefer kıkırdadı. Şimdi fark ediyordu ki, ailesini özlemişti. Bir süre babasının zoruyla masada oturup anne babasının atışmasını, ablasının bir köşede çerez tırtıklayarak telefonla oynamasını izledikten sonra, yol yorgunluğunu bahane ederek güçlükle de olsa yakasını babasından kurtarmayı başardı. Neyse ki, depreşen saz aşkı Arslan gelene kadar unutulmuştu. Merdivenleri yüzünde bir gülümsemeyle çıkıp kendisini odasına attı. Işığı açıp, kapıyı arkasından dikkatle kapadı. Çantasını bir köşeye atıp, tişörtünü çıkarmaya yeltenirken balkon camının öte tarafındaki karanlık figürü görüp durdu. Kaşları ağır ağır havalanırken tutuk bir hamleyle tişörtünün eteklerini bırakıp oraya yöneldi. Perdeyi kenara iteleyip de, sırtını pencerenin altından duvara yaslamış, elindeki tütünü dudaklarına yanaştıran, bir şişe birayı bacaklarının arasına sıkıştırmış adamı görünce bir an için donup kaldı. "Ne yapıyorsun lan burada?" dedi şaşkınlıkla. Akın, odasına kolay kolay girmezdi. Evlerindeki herkes kendi mahremiyetine önem verdiğinden, diğerlerininkini de kolay kolay ihlal etmezdi. O yüzden Arslan, onu balkonunda bulmayı beklemiyordu. Abisinin yüzü ona dönmedi. Elindeki etrafına ağır bir koku yayan tütünü dudaklarına götürmeden önce, "Babamdan saklanıyorum. Düşünüyorum. Demleniyorum. Seni bekliyorum. Seç beğen al birini kardeşim." diye mırıldandı. Arslan'ın kaşları mümkünü varmış gibi daha çok havalandı. Şüpheci gözleri abisinin yüzündeki donuk ifadede sessizce gezerken, Akın, "Gel, otur." diyerek yanındaki minderi pat patlayınca Arslan onun da kafasının güzel olduğu sonucuna varıp iç geçirerek abisinin yanına bıraktı kendini. Yorgunluktan geberiyordu. Gökmen yanındayken o kemiklerini sızlatan yorgunluğu göz ardı etmek kolaydı da, ayrılır ayrılmaz çökmüştü ensesine. Birkaç saniyeyi aşan sessizliğin sonunda, gözleri abisinin elindeki tütüne kayınca, "Cigara mı o?" diyerek uzanıp abisinin parmaklarındaki sarma sigarayı aldı. "Biraz ağır, çok kökleme." dedi Akın, dudaklarına dayadığı tütünden sert bir nefes çeken kardeşine yandan bir bakış atarken. Uyarı biraz geç geldiğinden esmer dumanın çoğunu öksürerek saldı. Yaşaran gözleriyle, "Bu ne amına koyayım? Zehir gibi." diyerek abisine geri uzattı. Akın, dudaklarına yerleşen uyuşuk gülümsemeyle dalı geri alırken, "Zehir zaten." diye mırıldanarak tütünden bir nefes daha çekti. Boğazı yanan esmer yutkunarak ağzındaki kötü tattan kurtulmayı başaramayınca bu sefer de abisinin bacaklarının arasındaki bira şişesine salça oldu. Büyük bir yudum alıp şişeyi ortalarına bırakırken hala yüzünü ekşitiyordu. Bir süre abisinden hiç ses çıkmayınca, Arslan iyiden iyiye meraklanarak gözlerini ona çevirdi. Galiba onu uzun zamandır ilk kez bu kadar sakin ve sessiz görüyordu. Ağzını açmadığında daha çok yaşının adamı gibi duruyordu. Abisi sessizliğini bir türlü bozmadığından iç geçirip o da önüne döndü. Gözleri, Gökmen'in odasının açık olan ışığı yüzünden direkt oraya düştü. Oturduğu yerden içeride dolanan sarışının siluetini görebiliyordu. Kıvrılmak isteyen dudaklarını güçlükle zapt edip, başını önüne eğdi. "Bu manzaraya çocukluğumdan beri hiç bu kadar uzun süre bakmamıştım." dedi Akın, yorgun bir fısıltıyla. "En son liseye geçerken, hala seninle bu odada kalırken böyle uzun uzun bakmıştım. Sonunda kendi odama taşınacağım zaman her gözümü açtığımda ilk olarak bu sokuk evi görmeyeceğim için acayip mutluydum." O cigarasından bir nefes daha çekip, yavaşça salarken Arslan güler gibi bir nefes verdi. O zamanları hayal meyal hatırlıyordu. Babaannesinin hala hayatta ve onlarla yaşadığı zamanlardı. Akın'ın şimdiki odasında babaannesi kalıyor, Akın ve Arslan da şimdi Arslan'a ait olan bu odayı paylaşıyorlardı. Arslan daha o zamanlar ilkokul çocuğuydu ve ergenlikte, hayatının en zıpır döneminde olan abisinden her gün yaka silkiyordu. Babaannesi vefat ettikten birkaç ay sonra, Akın kendi odasına taşınmış, hiç itiraz etmeden bu odayı ona bırakmıştı. "Ben de aynı mutluluğu artık gözümü açar açmaz seni görmeyeceğim için hissediyordum." Akın, kardeşinin bu söylediğine burukça gülümsedi. Başını ona doğru çevirip, gözlerini kardeşinin bir haftalık tatilin sonunda iyice kararmış yüzünde gezdirdi. "Çok çektirdim sana, hakkındır." dedi bakışlarını tekrar önüne çevirirken. "O zaman da, şimdi de abilik işini hiç beceremedim. Hamur meselesi galiba. Hamurumda yok çekip çevirmek, koruyup kollamak, öğüt vermek falan..." Sözleri Arslan'ın kaşlarının yavaşça havalanmasına neden oldu. Akın, ne eleştiri kabul edebilen ne de özeleştiri yapabilen bir adam değildi. Ya da Arslan, abisine karşı fazla acımasızdı, bilmiyordu ama sözleri onu şaşırttı. Bir an için ne diyeceğini bilemedi. Ki, bu hazır cevap olan Arslan için alışılmadık bir durumdu. O sessiz kalınca, Akın kaşlarını çatıp, "Yok, muhteşem bir abisin falan desene it herif." diye homurdanarak ensesini hafifçe şamarlayınca Arslan sırıttı. "Yalan söylemek günah abicim. Bok gibi bir abisin. Yıllardır götünü toplamaktan imanım gevredi. Çocuğu büyüsün diye dört gözle bekleyen babalar gibiyim amına koyayım. Harbi aşağı yukarı ne zaman yetişkin gibi davranmaya başlarsın sen?" "Hadi lan oradan göt lalesi." diye homurdandı Akın, bu sefer de eşek gibi sırıtmaya devam eden kardeşinin omzunu ittirdi. Ama başka bir itiraz etmedi. Görünen köy kılavuz istemiyordu. Sonra yine sessizlik kuruldu aralarına. Birayı aralarında döndürdüler, Arslan kendi sigarasını yakarken Akın cigarasını duman duman kısaltmaya devam etti. İkisinin de bakışları karşı evdeydi. Kulakları, aşağıdan gelen türkü sesine neşeyle eşlik eden babalarının sesiyle doluydu. Huzurlu bir andı. Güzel bir yaz gecesinin damakta bıraktığı o tatlı huzuru iliklerine kadar hissediyordu Arslan. Ancak onun aksine abisinin vücudunu sarmış bir gerginlik vardı. Ara ara konuşacakmış gibi dudaklarını aralıyor, sonra vazgeçip titrek bir soluk verip kapatıyordu. Sanki bir şeyler anlatmak istiyordu da, nereden başlayacağını bilemiyormuş gibiydi. Arslan, 23 senelik abisini ilk kez böyle bir kıvamda gördüğünden nasıl davranması gerektiğini kestiremiyordu. Derdinin ne olduğunu sormalı mı, yoksa kendi haline mi bırakmalıydı? Neyse ki onun karar vermesine gerek kalmadan sonunda abisi dudaklarını tereddütle de olsa araladı. "Bu düşmanlığın..." dedi çenesiyle karşı evi gösterirken. "Saçma olduğunu düşünüyorsun, değil mi?" Arslan bir an için afalladı. Zira abisinin iç dökmesini, derdi neyse onu söylemesini bekliyordu, böyle alakasız bir soru sormasını değil. Bakışları kaçamak bir şekilde ona dönerken, aralarındaki biradan bir yudum aldı. Şişeyi ona doğru uzatırken, "Nereden çıktı şimdi bu?" dedi temkinli bir şekilde. "Öyle manzaraya bakarken aklıma geldi. " dedi Akın uzatılan şişeyi alıp, omzunu yavaşça silkerken. Bir yudum alıp, şişeyi tekrar aralarına bırakırken devam etti. "Sen hiç ciddiye almadın bu olayı, biliyorum. O sarı itle en az benim Göktuğ piçiyle ettiğim kadar kavga etmişsindir ama hiç ciddileşmedin. Ben elimden gelse bir kaşık suda boğardım, sen iki yumruk sallayıp yoluna bakardın. Göstermelik demeyelim de... öğrenilmiş bir düşmanlıktı sanki seninki. Öyle yapmanı istediğimiz için yapıyordun. Nefret et dediğimiz için öyleymiş gibi yapıyordun. Görev gibi..." Başını Arslan'a çevirip o gece ilk kez kardeşinin yüzüne uzun uzun baktı. Gözleri Arslan'ın anlamlandıramadığı bir yoğunlukla gözlerinde gezinirken, " Değil mi? " diye fısıldadı. Sanki sormak istemiyormuş ama mecburmuş gibi, dura dura, düşüne düşüne konuşması esmeri tedirgin etti. Hiç Akınlık hareketler değildi bunlar. Neyi kaçırıyordu?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE