KARDEŞ ACISI(2)

3026 Kelimeler
Başını Arslan'a çevirip o gece ilk kez kardeşinin yüzüne uzun uzun baktı. Gözleri Arslan'ın anlamlandıramadığı bir yoğunlukla gözlerinde gezinirken, " Değil mi? " diye fısıldadı. Sanki sormak istemiyormuş ama mecburmuş gibi, dura dura, düşüne düşüne konuşması esmeri tedirgin etti. Hiç Akınlık hareketler değildi bunlar. Neyi kaçırıyordu? Bir an için Mahmut'un öttüğünü düşündü. Ama abisinin Gökmen'le onu biliyor olsa böyle tepki vermeyeceğine emindi. Gökmen'in de onun da içinden geçerdi. Yakasına yapışıp hesap sorar, tehdit eder ya da daha kötüsü bildiklerini bağıra çağıra tüm ailesine anlatır, "Oğlunuz ibne olmuş, hayırlı olsun canım ailem!" gibi bir cümleyle öfkesini orta yerde kusardı. Akın fevri bir adamdı çünkü. Başının beladan kurtulmayışının sebebi de bu fevriliğiydi. Bu düşünceler anlık olarak gerilen omuzlarının, sertleşen ifadesinin gevşemesine neden olurken gözlerini yavaşça önüne çevirdi. Alt dudağını diliyle ıslatıp ne söylemesi gerektiğini düşündü. Sonunda içinden geçenleri bir kez dahi olsa söylemeyi seçti. Abisini bu kadar sakin bulmuşken, aileden birine gerçek duygularını söylemek ona da iyi gelecekti. Akın'ın bu düşmanlığın saçmalığını fark edeceğine dair bir umudu yoktu ama zihninde küçük de olsa bir iz bırakmaya bile razıydı. Derin bir nefes verip, önce tereddütle sonra çok daha kendinden emin bir şekilde döktü içindekileri. "Bir parça çocukken bile mantıksız geliyordu bana bu düşmanlık abi. Körü körüne kin gütmek, önceki nesillerin hatalarını tekrarlamak ne bileyim, aklım almıyor benim. Üç günlük dünya lan. Hepimiz öyle de böyle de göçüp gidecekken ne diye azıcık vaktimi zaten çoktan ölüp gitmiş insanların nefretini yaşatarak geçireyim ki? Ne geçecek elime? Gökmen'e ya da başka bir Pakdemir'e zarar vermenin bana ne faydası olacak? " Akın'ın yüzüne Arslan'ın isimlendirmekte zorlandığı bir ifade kondu. Kabullenmiş bir tebessüm, yine de göz çevresindeki kırışıklara kadar sızan acı bir şeyler de vardı. "Ölüp gitmiş..." diye fısıldadı Akın acı bir alayla, gözleri boşluğa dikili. "Bu zamana kadar iki aileden kaç kişi bu kan davası yüzünden ölüp gitti biliyor musun kardeşim?" Arslan'ın bakışları ona döndü ama Akın gözlerini diktiği boşluğa bakmaya devam etti. Dizleri kırılı, dirseklerini dizlerine yaslamış öylece boşluğa bakarken ifadesi Arslan'ı tedirgin edecek kadar sertti. "19..." dedi bastıra bastıra, bakışlarını kardeşine çevirirken. Gözleri buluşunca devam etti. "60 yılda 19 kişi Arslan. Bizden 11, onlardan 8 kişi. Hiç tanımadığın 11 akraban. Biz hiç ölüm görmediğimiz için bu düşmanlığı asla tam olarak anlayamadık. Ama sen kulak tıkasan da ben o 11 akrabamın hikayelerini yıllarca, her detayını ezberleyene kadar defalarca dinledim." "Kulak tıkadığım falan yoktu. Ben de en az senin kadar çok dinledim." dedi Arslan bıkkın bir nefesle, gözlerini devirmemek için kendini zor tutarak. Ancak tavrı abisi tarafından fark edilmişti. Akın'ın bir an dudakları seğirdi, burun delikleri öfkeyle genişledi. Ama büyük bir başarı örneği göstererek kendini tuttu. Arslan hiç konuşmamış gibi gözlerini balkon demirlerini dikip devam etti. "İlki Abbas dedeydi. Dedemizin babası. Vurulduğunda daha 42 yaşındaydı. Arkasında 7 yetim çocuk bıraktı. İkincisi Kasım, babamızın amcası. Bir çıkmaz sokakta cenazesi bulunduğunda daha 38 yaşındaydı. Üçüncüsü babamın kuzeni, Kasım amcanın tek oğlu. Kalbinden bıçaklandığında 19'una yeni basmıştı. Sülalenin ilk üniversitelisiydi. Mühendis olacaktı, senin gibi. Dördüncüsü başka bir kuzen, Ferit. Artist gibiydi der babam onu anlatırken. Yolda bir yürüdü mü, insanlar dönüp iki kere bakarmış. Cesedinin üzerinde 12 kurşun deliği vardı." "Abi..." dedi Arslan sertçe. "Bunları ben de biliyorum. Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun şimdi akşam akşam? Boşu boşuna, bir hiç uğruna ölüp gitmişler işte. Yazık etmişler kendilerine. İntikam almak, bu düşmanlığı sürdürmek onları geri mi getirecek anasını satayım? " Akın yavaşça kafasını ona çevirdi. Gözlerini gözlerine dikti. "Babam çok içiyor diye çocukluğundan beri kızarsın adama. Babama niye hiç bu kadar içtiğini bir kere sordun mu Arslan?" Arslan, abisinin gözlerindeki alevi o an gördü. Cayır cayır, hırslı, yanan ve yakmak isteyen alevden iki küreydi gözleri. Yine de üstüne alınmadı. Konu bu kan davasıysa abisi her zaman kontrolsüz olmuştu zaten. "Sormadım." dedi sertçe yutkunurken. "Sormadın tabii." dedi Akın yüzünde buruk bir gülümsemeyle başını sallayarak önüne döndü. Birasından bir yudum daha aldı. Avuç içiyle dudaklarını sertçe sildi. "Ben sordum, cevap vermedi. Yüzünde böyle canımı yakan bir gülümsemeyle sırtımı sıvazladı. Anlatsam da anlamazsın oğlum. Siz anlamayın diye yıllar önce öfkemi, nefretimi, kırgınlıklarımı ölülerimle aynı toprağa gömdüm ben, dedi. Anladım sandım o an ama anlamamışım." Boğazı düğümlenmiş gibi sertçe yutkundu. Titrek, kendini sakinleştirmek ister gibi derin bir nefes alıp verdi. "Saatler sonra gözünün önünü göremeyecek kadar sarhoş oldu. Salonda amcamızın fotoğrafı var ya hani. En küçük amcamız... Adı Akın, adaşım. Ben doğunca; onu yaşatamadım, bari adını yaşatayım diyerek bana vermiş adını. Kafası güzel olunca önce beni o sandı. Akınım, dedi bana. Sen mi geldin? Canımın baharı, kardeşim, nasıl özledim seni bir bilsen... Hem ağlıyor, hem sarılıyor bana. Ne yapacağımı şaşırdım lan. Baba diyorum, kendine gel. Benim, oğlun. Kardeşin değil... Değilsin tabii, diyor. Öldü Akınım. Ben aldım kucağıma. Mezara ben koydum. O tahtaları üstüne ben dizdim. Bu ellerle gömdüm ben onu toprağa. Gencecikti. Kıydılar ona da..." Abisinin yüzü o anı tekrar yaşıyormuş gibi acıyla bükülüp, dudakları ağlayacakmış gibi seğirirken Arslan düğümlenen boğazıyla abisi gibi bakışlarını balkon demirlerine dikti. Öyle bir anlatıyordu ki; gözünün önünde canlanıyor, babasını o halde hayal etmek göğsünde bir yeri dağlıyordu. Amcasının fotoğrafı, doğduğu günden beri; belki çok öncelerden beri salonun tam ortasında asılıydı. Evin bir parçası gibiydi resmen. Onunla büyüyünce yıllar içerisinde önemsiz bir detaya dönüşmüştü Arslan'ın gözünde. Bir mobilya parçası gibi... O yüzden belki de, onu hiç yaşamış; bir zamanlar var olmuş bir insan olarak görememişti. Zira herkesin hikayesi anlatılırdı evde ama sıra Amca Akın'ın hikayesine geldi mi, herkes sus pus olurdu. Hikayesi anlatılmayınca da varlığını unutmak kolay olmuştu. Akın bir eliyle sertçe gözlerini ovuşturup dilini damağına sürterek gırtlağına dayanan gözyaşlarını geri gönderdikten sonra güçlükle devam etti. Bu hikayeyi anlatmak zordu. Zira babasını ilk kez o akşam öyle görmüştü. İçtiğinde de, ayıkken de çok neşeli bir adamdı Mahir Akınal. Güleç, kapı gıcırtısına oynayan, espriler yapan, dertsiz tasasızmış gibi gözüken bir adam... O yüzden kendi içinde bile o anı atlatamamıştı daha. Yine de, ne kadar zor gelirse gelsin kardeşine bu anıyı anlatmak zorundaydı. "Sonra..." dedi kırılan sesiyle. Baktı olmuyor, sertçe yutkunup öyle tekrar denedi şansını. "Sonra biraz sakinleşir gibi olunca, dayanamayıp sordum. Onu hiç anlatmadın baba, dedim. Anlatsana biraz... Yine susacak ya da daha beteri ağlayacak sandım ama anlattı bu sefer. Evin en küçüğü, babamın gözbebeği, en sevdiğiymiş. Öldüğünde 20 yaşındaymış. 80'lerde bu sağ-sol olayları zamanının en harlı olduğu dönemde. Babam o zaman askerdeymiş. Orada olsaydım bırakmazdım diyor, gerekirse döve döve oturturdum dizimin dibinde. Ama yokmuş işte. Bizim amca da deli fişek bir solcu. Eylemlerde en önde, ev de yasaklı kitap kaynıyor tabii. Bizim bu kahpe komşular da dibine kadar sağcı. Bir gün bir tanesi ihbar etmiş Akın'ı. Polis evi basmış, aradığını da bulmuş. Yaka paça almışlar bizim amcayı içeri. Dedem ve babaannem çok yalvarmış, günlerce hapishanenin önünde yatıp kalkmışlar ama bir kere görememişler evlatlarının yüzünü. Askerliğini yakar diye babama da bir şey söylememişler. Sonra birkaç hafta sonra ölüsünü vermişler. İçeride bir kavgada kim vurduya gitmiş, öyle demişler. İşkenceden öldü benim kardeşim diyor babam. Bünyesi zayıftı zaten. Rüzgar esse üşütürdü. Ne acılar çekti kim bilir... Cenaze haberini de askerdeyken alıyor. Akın olduğunu söylemiyorlar ama. Akın mı, diyor. Yok diyorlar Akın değil. Versenize o zaman telefona, bir sesini duyayım. Öyle böyle geçiştiriyorlar. Atlıyor otobüse, tutuyor evin yolunu. Yol boyu göğsüm çok sıkıldı diyor. Ne nefes alabiliyorum, ne olduğum yere sığabiliyorum... Hissetmiştim sanki. O olduğunu biliyordum içten içe ama eve varana kadar sıkı sıkı tutundum o yalana diyor. Sonra biraz ağladı. Bir sigara yaktı. Uzun uzun amcamızın fotoğrafına baktı. Akınım, seni nasıl sığdırdılar o tabuta? O toprak kahrolmadan seni nasıl aldı bağrına? Hem ağlıyor, hem söyleniyor böyle. Öyle bir Akınım diyordu ki, o her deyişinde göğsüm sökülüyordu sanki yerinden lan. O Akınım dedikçe adım nasıl ağır geldi bana bir bilsen..." Esmerin boğazı düğüm düğüm göğsü abisinin anlattığı gibi yerinden sökülüyormuş gibi sızlıyordu. Ağlamamak için dişlerini sıktı. Aşağı inip, salondaki o fotoğrafa bir kez daha; bu sefer onu bir mobilya parçası olarak değil de bir insan olarak görmeye çalışarak bakmak istedi. Hiç tanımadığı amcasını, babasının geçmeyen yarasını ilk kez tanımak istedi. Babasına sıkı sıkı sarılmak istedi. Akın, onun gibi tutamadı kendini. Çaktırmamaya çalışarak gözyaşlarını temizlerken Arslan'ın paketine uzanıp, kendine bir sigara yaktı. Boğazındaki düğüm artık çok büyüktü ve kaç kere yutkunursa yutkunsun açılmıyordu meret. Yine de konuşmalıydı. O anlayana kadar gerekirse defalarca anlatmalıydı. "Sonra, o tabut çok ağırdı oğlum dedi bana. Böyle kendi omzuna vurdu defalarca. Bak dedi, o tabutu omuzladığım günden beri o yük inmiyor sırtımdan. Meğer kardeşin ölüsü öyle oluyormuş. Ağırlığı ömür boyu sırtında, acısı göğsünde, koruyamamanın utancı yüzünde kalıyormuş... Hani başta demiştim ya, anladım sanmıştım ama anlamamıştım. O an anladım işte lan. Babam niye içiyor, niye o kahpe döllerini gördüğünde yolunu çeviriyor, niye biz onlarla her kavga ettiğimizde bize kızıyor, niye o Tibet şerefsizi gibi en ufak şeyde tüfeğine sarılmıyor, o an anladım ben Arslan..." Islak gözlerini, Arslan'ın dolu gözlerine dikti. "Aynı acıyı biz de yaşayamayalım diye lan. İkimizden biri Akın amcamız gibi toprak olmasın, diğerine onun acısı kalmasın diye lan. Biz de bir fotoğrafa bakıp saatlerce onunla konuşmayalım, koruyamadık diye mezarına gitmekten bile korkmayalım diye..." Arslan'ın dudakları seğirdi, çenesi kontrolsüzce titredi. Kafasını hızla diğer tarafa çevirip, yanağının içini diliyle şişirirken gırtlağına dayanan ağlama hissiyle cebelleşti. Olmayınca gözlerini tavana çevirip yanaklarını şişirerek ofladı. "Ha siktir ya." diye kendi kendine söylendi. "Ulan baba ya..." Arslan babasına ilk defa farklı bir pencereden baktı o gece. Hep severdi, hep sayardı ama bu sefer ki başkaydı. Onun babası, harbiden büyük adamdı. Akın titrek bir solukla kendini ilk toparlayan oldu. Yüzünü elleriyle sertçe kuruladı, sertçe burnunu çekti. Yavaşça bütün bedenini Arslan'a çevirdi. Kardeşinin ensesini kavrayıp kendine bakması için sıktı. Arslan'ın gözleri onunkini buldu. Oradaki kararlı, geçit vermez bakışla neyin geleceğini bilmese de hissetti. Bu hikaye boşu boşuna anlatılmamıştı. Kalp atışları hızlandı, bedeni kasıldı. "Bak bana Arslan..." dedi Akın, biraz önce ağlamamış gibi sert bir sesle. "Ben sana doğru düzgün bir abi olamadım. Babamın tırnağı etmem ama bir kardeş ne kadar sevilebilirse o kadar seviyorum seni. Yanlışınla, doğrunla, kim olduğunla, kimi sevdiğinle... Her şeyinle lan. Yemin billah ediyorum çok seviyorum." "Abi ne oluyor?" diyecek oldu Arslan ama Akın izin vermedi. Arslan o an anladı. İlk defa keşke anlamayacak kadar aptal olsaydım diyordu ama anlıyordu. "Şimdi kulağını dört aç, beni öyle dinle. Benim babam, Pakdemirlere bir kardeş kurban etti ama ben etmeyeceğim. Ben kardeş ölüsünün ağırlığını babam gibi bir kuvvetle taşıyacak kadar güçlü değilim lan. Ben yapamam oğlum, çapım yetmez. Öl de, öleyim. Öldür de, öldüreyim. Ama benden bunu sakın isteme Arslan." "Senden bunu niye isteyeyim ki abi?" diye fısıldadı Arslan, güçsüz bir sesle. Parmak uçlarından başlayıp göğsüne kadar yayılan bir ağrı vardı içinde. Sızlatan, damarlarının içini kazıyan... "Gökmen'le birlikte olduğunu bile bile benden susmamı, karışmamamı istemeyecek misin? Ben sana ayrıl diyeceğim, sen ayrılmam demeyecek misin? Bu, ben bugün yarın öleceğim abi ama sen yine de sus, bırak öleyim demek değil mi bu?" Arslan, o günden; Mahmut'un abisinin dükkanına geldiği günden, ifşa olmanın ucundan döndüğünden beri zihninde abisiyle yüzleştiği onlarca farklı sahne tasarlamıştı. Bütün yüzleşmelerde ikisi de öfke kusuyor, her yüzleşmenin sonu Arslan'ın her şeyi ve herkesi silmesiyle bitiyordu. Ama hiçbir senaryoda abisi böyle gözlerinin içine kederle bakıp, "Bana kardeş acısı yaşatma Arslan." demiyordu. Hiçbirinde böyle ağlamıyordu. Hiçbirinde bir erkekle birlikte oluşu önemsizmiş gibi davranmıyordu. Hiçbirinde böyle yakmıyordu içini. Arslan, abisini ne bir gram tanımış, ne bir gram anlamıştı. İçi boş, vasıfsız, bencil bir adam olarak tanımıştı onu. Öğrendiğinde yakıp yıkar sanmıştı. Öyle ya, Arslan'ı o kadar da sevmiyordu. Asla tam olarak abi-kardeş olamamışlardı. O yüzden ilk yanlışında yerden yere vuracaktı Arslan'ı. Yerden nasıl kalktığını bilmiyordu. Bir an abisinin gözlerinin içine bakıyordu, diğer an elleri sıkı sıkı balkon demirlerini kavramış, titreyen gözbebekleriyle Gökmen'in odasının şimdi karanlık olan camlarına bakıyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor, dudakları seğiriyordu ama onun dışında kaskatıydı yüzü. Titrek bir soluk alıp verdi. Sakinleşmek için gözlerini sıkı sıkıya yumdu. Abisi onu önce onu anlattığı hikayeyle dağıtmış, babasının kardeş acısını kendi acısıymış gibi hissedene kadar yüreğini oymuştu. Bilerek yapmıştı. Arslan itiraz edemesin, onunla kavga edemesin diye... Çok acımasızdı. En az Arslan kadar acımasız. Demek ki, sandığı kadar farklı da değildi abisiyle. Sözcüklerle yaralamak, istediğini elde etmek için pis oynamak belki de aile mirasıydı. Hayallerindeki gibi tepki verse onunla kavga etmek nasıl da kolay olurdu oysa... "Ne zaman öğrendin?" diye fısıldadı bir süre sonra, parmakları elinin altındaki demiri sıkıştırırken. "Üç gün önce." dedi Akın, gözleri onun kaskatı kesen bedeninde hüzünle gezerken. Onun için çok zor bir üç gündü. Arslan anlamış gibi başını salladı. O an kendi duygularını yönetemiyordu. Mahmut'a hissettiği öfkeyle, bitmemiş o kavgaya başlamanın gerilimi damarlarının zonklamasına neden oluyordu. "Zor olmuştur eminim. Kabullenmek yani." dedi hissettiği gerilimin aksine sakin bir sesle. İstemsizce abisine açık vermekten kaçınıyordu. Ne kadar gergin, ne kadar endişeli ya da içten içe korku dolu olduğunu anlasın istemiyordu. Akın, iç geçirerek başını yere eğdi. Birkaç kez sertçe yutkundu. "Kolay oldu desem, yalan söylemiş olurum. O an burada olsaydın muhtemelen pişman olacağım çok şey yapmış olurdum. Ama düşünecek çok vaktim oldu." O üç gün, ne yattığı yeri, ne kalktığı yeri bilmişti. Başta öfkesi çok yoğundu. Arslan'ı aklı başına gelinceye kadar dövmek, Gökmen'i ilk gördüğü yerde öldürmek ya da öldürmekle tehdit etmekten başka bir şey düşünememişti. İyi ki o an orada; ulaşabileceği bir yerde değillerdi. Ertesi gün, uykusuz geçen bir gecenin ardından öfkesi yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Onun kardeşi; gözü kapalı güvendiği, bu yaşına kadar çekinmeden sırtını yasladığı, ne yapsa en güzelini en doğrusunu yapan kardeşi bir erkekle beraberdi. Bunu bir yere kara sindirebilirdi. Ama Gökmen? O soysuzu nasıl midesi alırdı? Ailesinin gözünün içine her gün utanmadan nasıl bakardı? Nasıl lan? Ailesine nasıl böyle ihanet edebilirdi? Onların arkasından o soysuzla oynaşırken hiç mi içi sızlamamıştı? Kabulleniş acıydı. Damağında kötü, midesini bulandıran zehirli bir tat bırakmıştı ama kardeşinin asla bu düşmanlığı ciddiye almadığını kabullenmişti sonunda. Gökmenlerin evini izleyerek geçirdiği koca bir günün sonunda, hayal kırıklığı yerini korkuya bıraktı. Böyle bir şey ortaya çıkarsa yaşanabilecekler film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Kendi oğullarına kıyamazlardı belki ama Arslan'ı öldürürlerdi. Gözünün yaşına bakmazlardı. Bedeni bu düşünceyle ürperirken, Arslan gibi realist bir adamın bu gerçeği bile bile nasıl Gökmen'le bir ilişkiye başladığını algılayamadı önce. Sonra varabildiği tek sonuca vardı. Demek ki kardeşi o sarı iti harbiden sevmişti. Bir tek kara sevda, insana böyle bir riski gözü kapalı aldırabilirdi. Aralarındaki sessizlik uzadıkça uzadı. Akın, birkaç kez dudaklarını aralasa da söylemesi gerekenleri söyleyecek cesareti bulamadı bir türlü. Alacağı tepkinin ne olacağını az çok kestirebiliyordu ve Arslan'a rağmen Arslan'ı korumanın tek yolunu gerçekleştirecek kadar güçlü hissetmiyordu kendini o an. "Yarın..." dedi uzun bir sürenin sonunda, yumruklarını sıkıp gözlerini kendi ayaklarına dikerek. "Ondan ayrılacaksın kardeşim. İstediğin bahaneyi sun. İstersen bildiğimi söyle, istersen seni tehdit ettiğimi. Bu işin içinden en kolay nasıl çıkabileceksen-" "Ayrılmayacağım." dedi Arslan. Görmeyen gözleri hala Gökmen'in odasının üzerindeydi. Duygularını dizginleyebilmek için bir çapa gibi tutundu sarışının varlığına. Oradaydı. Hala ulaşabileceği bir yerdeydi. Kimse onu ondan almıyordu. "Arslan-" "Korkuyorsun anladık." dedi Arslan, abisine bakmadan. "Haksız bir korku da değil, ona da tamam. Duyarsalar harbiden öldürürler bizi, en azından beni. Ama abi ben bu ilişkiye başlarken bunun farkında değil miydim sanıyorsun? Aptal mıyım ben amına koyayım? Bile bile lades dediğimi bilmiyor muydum?" Yüzünü abisine döndü. Çenesindeki bütün kemiklerin parmakla sayılabileceği kadar kasılmış yüzü, bir savaşa hazırlanıyormuş gibi kararmış elaları Akın'ın tüylerini diken diken etti. Çünkü o an, kardeşinin yüzüne baktığında bunun güzellikle olmayacağını anlamıştı. "Biliyordum anasını satayım, onu bana gelmesi için kışkırtırken her bokun farkındaydım. Kendimi durdurmayı denemedim mi sanıyorsun? Ondan kaçmayı, duygularımı görmezden gelmeyi denemedim mi sence abi? Olmadı amına koyayım, olmadı. İki hafta direnemedim lan, iki hafta..." "Direncin ben olacağım o zaman bu sefer Arslan." dedi Akın, aşağıdan gözlerini kardeşinin alev alev harelerine kararlılıkla dikerken. "Her ona gitmeye çalıştığında seni durduracağım. Her karşına çıktığında gerekirse gözlerini kapatacağım. Kendi başına beceremediysen birlikte-" "Anlamıyorsun değil mi?" dedi Arslan, kaşları havalanmış dudaklarına alaylı bir gülümseme konmuştu. "Değil sen, Azrail'i gelse enseme yapışsa yine gideceğim ona. Çünkü çok seviyorum amına koyayım, çok! Aklın almaz lan aklın! Bir gün görmesem ölecek gibi hissediyorum ben lan. Ne ayrılığından bahsediyorsun sen?" Onun bağırtısıyla Akın hızla ayaklandı. "Geç lan içeri. Tüm mahalleye duyuracaksın amına koduğumun salağı." diyerek onu omzundan çektiği gibi odanın içine itti. Aşağı doğru temkinli bir bakış atıp hemen peşinden odaya girip balkon kapısını sıkı sıkı kapattı. Yüzünü tekrar kardeşine dönerken kaşları çatılıydı. "Ne kadar sevdiğin sikimde değil. Severek ayrılan ne ilk ne de son kişi olacaksın. İki ağlar, üç dövünür sonra alışırsın." dedi sert, taviz vermez bir sesle. "Abi!" diye yükselecek oldu Arslan ama abisinin sonraki sözleri kuracağı bütün cümleleri ağzına tıktı. "Senin öldüğünü görmektense ömrümün kalanın bir hapishane hücresinde geçirmeyi göze aldım ben Arslan. Kardeşimin sevdiğidir. O sarı ite kurşun sıkmaya, sana o acıyı yaşatmaya elim varmaz ama Göktuğ itinin kafasına gözümü kırpmadan sıkarım kurşunu. Abisini öldürdüğümde, Gökmen sana baktığında bir daha sevdiği adamı görebilecek mi sanıyorsun?" dedi Akın, dudaklarında acımasız bir gülümsemeyle. Arslan donup kaldı. Baştan ayağı put kesti bu sözlerle. Ancak vücudunun donukluğunun yanında kalbi gümbür gümbür dövüyordu göğüs kafesini. Telaş ve korkunun karıştığı bir yumruk oturmuştu karnına, nefesini kesiyordu şimdi. "Ben söyleyeyim." dedi Akın yavaşça ona yaklaşırken. Gelip tam önünde durdu. "Sana her baktığında, abisini öldüren adamın kardeşini görecek. Nefret edecek senden. Ona hatırlattığın her şeyden tiksinecek. Seni sevdiği güne her gün lanet edecek Arslan. Çünkü o sevgi abisinin ölmesinin nedeni olacak. " Acımasızdı. Akın, acımasız olduğunu biliyordu. Kardeşine bunu yaptığı için mutlu da değildi. Ama ona başka şans bırakmıyordu. "Yapamazsın..." dedi Arslan. Arslan'ın gözbebekleri korkuyla, telaşla, çaresizlikle titrerken, yüzü ağlamanın eşiğindeymiş gibi bir ifadeye bürünürken Akın boğazına oturan yumruyla iki elini birden onun ensesine sarıp, alnını kardeşinin alnına yasladı. "Yaparım Arslan'ım. Seni korumak için o evdeki herkesin, gözümü kırpmadan tek tek kafasına sıkarım lan ben." dedi Akın, gözlerini onun titreyen elalarında şefkatle gezdirirken. Kardeşi titreyen gözbebekleriyle, donuk bir ifadeyle yüzüne bakmaktan, hızlı hızlı solumaktan öte tepki vermese de Akın bu kavganın bitmediğini biliyordu. Kardeşini tanıyordu zira. Şu an, beklemediği darbeler yüzünden ne yapacağını şaşırmış olsa da çok kısa sürede kendini toparlayacak, kılıçlarını kuşanacaktı. Akın, onunla savaşmaya hazır olup olmadığını bilmiyordu. Daha şimdiden onun acıyla kaplanmış yüzüne bakmak bile geri adım atmak istemesine neden oluyordu ama onu korumak için başka bir fikir de gelmiyordu aklına. "Abi..." dedi Arslan bir an sonra Akın'ın elleri onu bırakmak üzereyken, bir kolunu var gücüyle sıkarak. "Yapamam..." diye fısıldadı, sesinin her kıvrımına sızan bir çaresizlikle. Islanan gözlerini gözlerine dikti. "Onsuz yapamam..." Akın sertçe yutkundu. Seğiren dudaklarını birbirine bastırdı. Kardeşini belki de yetişkinliğe adım attığından beri ilk kez bu kadar savunmasız görüyordu. Onun herkese yaslanacak duvar olacak kadar güçlü kardeşi... Boğazı biraz daha kasılırken, güçlükle, "Ben diyeceğimi dedim aslanım. Gerisi sana kalmış." diye fısıldadı. Sonra arkasında ne yapacağını şaşırmış bir kardeş bırakarak terk etti odayı. **
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE