BÖYLEDİR BİZİM SEVDAMIZ

5000 Kelimeler
Bölüm Şarkısı: Ahmet Aslan- Böyledir Bizim Sevdamız Akın, kardeşinin odasından çıkıp kendi odasına çekileli birkaç saat olmuştu. Aşağıdaki şenlik bitmiş, ev ahalisi yataklarına çoktan çekilmişti. Etraf sessizleşse de kendi düşüncelerinin sesini bastıramadığından bir türlü uyuyamıyor, sabahın köründe gidip dükkan açması gerektiğini bildiği halde yatakta dönüp duruyordu. Yanaklarını şişirip oflayarak yüreğini sıkıştıran nefesini dışarı salarken kederli gözlerini tavanına dikti. Arslan'ın "Yapamam." derken yüzünü saran çaresiz ifade bir türlü aklından çıkmıyor, vicdanına resmen eziyet ediyordu. Kendine sürekli onun iyiliği için deyip duruyordu. Öyleydi de. O istese de istemese de en doğrusu yol yakınken, kimseye duyurmadan bu işin bitmesiydi. Kolay olmayacağını tahmin ediyordu. Yüzündeki o ifadeyi görmek; kardeşinin yarım kalacağını, belki aylarca, belki yıllarca bu duyguları atlatamayacağını anlamasına yetmişti. Ama mecburdu. Ölmektense, bir süre yaşayan bir ölü olmasını tercih ederdi. Bu yaşlardayken o acı sonsuza kadar yakana yapışacakmış gibi hissediyordun. Hayatım bitti, mahvoldum, artık yaşamam diyordun ama yanılıyordun. Öyle ya da böyle, ne kadar seversen sev bir gün herkes unutulurdu. İzi kalırdı belki ama onsuz yaşamayı, devam etmeyi öğrenirdin. Arslan da öğrenecekti. Bir yandan da diken üstündeydi çünkü kardeşini azıcık tanıdıysa böyle teslim olmayacağına da, bu işin burada bitmeyeceğine de adı kadar emindi. Arslan, inatçı bir herifti. Küçücük bir çocukken bile alttan girer üstten çıkar, bir şekilde istediğini oldururdu. Şımarıklık değil, tuttuğunu koparmaktı onunki ve Akın onun bu özelliğine her zaman hayran olmuştu. Kendisi hiçbir zaman Arslan gibi istediği olana kadar her yolu deneyecek, her şeye göğüs gerecek kadar sabırlı ya da hırslı bir adam olamamıştı. Bir dener, iki dener, hala olmuyorsa vazgeçerdi. Akın onunla bu kavgayı etmeye gösterdiği kadar hazır değildi o yüzden. Arslan, bir kardeş olarak ne kadar güven veriyorsa, karşısına geçtiğinde de o kadar ürkütüyordu Akın'ı. Ne kadar acımasızlaşabileceğini de ne kadar çıldırabileceğini de biliyordu. Mantıklıyken çok mantıklı, Deliyken zırdeliydi; ortası yoktu. Yani bir delilik anında bütün mahalleyi kendiyle birlikte ateşe verebilirdi. Bir gece pılısını pırtını toplayıp o puşt sarı ile kayıplara karışabilirdi. Hatta eline çiçek çikolata alıp Pakdemirlerin kapısına Gökmen'i istemeye bile gidebilirdi. Son fikir histerik bir şekilde gülmesine neden olurken gözlerini kapayıp kafasını bir yana eğdi. Sahne zihninde canlanmış, Pakdemirlerin yüzünü saracak ifadelerle bir an için keyiflenmişti. Tabii hemen ardından zihnine olacaklar doluşunca gülümsemesi yerini yine kaş çatışlara, iç çekişlere bıraktı. O kadar çıldırmamasını umuyordu ama bir yandan da deli bir Arslan mı yoksa sakin ama acımasız bir Arslan mı tercih ettiğine karar veremiyordu. İki seçenek de bok gibiydi. Keşke biraz daha uğraşması kolay bir kardeşi olsaydı. Ensesine vurup yerine oturtabileceği türden bir tane mesela... Harika olurdu. Yatağın solundaki komodinin üzerindeki telefonun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Gözünün üzerine örttüğü kolu kaldırıp, telefona kaş çatarak baktı. Zira bu saatte gelen hiçbir arama hayra alamet olamazdı. "Hayır olsun inşallah." diye mırıldanarak telefonuna uzandı. Ekranda yanıp sönen Kaya- Mahalle yazısını görünce kaşları havalandı ve aramanın kesinlikle hayırla yakından uzaktan ilişkili olmadığına emin olarak huzursuzca ekranı kaydırdı. "Abi, Arslan..." dedi çocuk nefes nefese ve Akın yerinde hızla doğruldu. Kardeşi son bıraktığında odasındaydı. Ne alakaydı lan gece gece? "Ne oldu? Ne Arslan'ı lan?" "Abi, Mahmut'la birbirlerine girdiler. Alamıyoruz elinden, delirmiş gibi... Kurbanın olayım buraya gel." Onun sesindeki korku, durumun vahametini anlamasına yetti. Arslan'ın ne ara evden çıktığına şaşıracak ya da donup kalacak vakti yoktu. Telefonu kapayıp yataktan nasıl fırladığını, arabasının anahtarını bulup kendini nasıl dışarı attığını bilmiyordu. Ayağında birbirinin eşi olmayan ayakkabılarla arabasına binip gazı kökleyerek çıktı mahalleden. Ara sokaklarda göze alabildiği bir hızda ilerlerken, elinin altındaki direksiyonu hiddetle tokatlayıp, "Ulan Arslan, ulan Arslan! Yaptın yine yapacağını şerefsiz!" diye öfkeyle söylendi. Mahmut hakkında tek kelime etmemesinden tahmin etmeliydi. Nerden duydun bile dememişti sinsi puşt! Mahmut'un evinin sokağına girdiği an onu karşılayan manzarayla içinden bir siktir çekti. Tüm sokak camlardan sarkıyor, gece gece onları uykularından eden kavgayı endişeyle izliyordu. Muhtemelen biraz sonra poliste çökerdi tepelerine. Akın, polis gelmeden kardeşini alıp götürmenin telaşıyla hızla el frenini çekip fırladı arabadan. "Arslan!" diye gürleyerek kavga alanına doğru koşarak ilerlese de Mahmut'un tepesine çökmüş, kollarından çekiştiren üç kişiye rağmen adamın yüzünü öldüresiye yumruklayan kardeşini gördüğünde bir an için donup kaldı. Yüzündeki gözü dönmüş ifade, attığı her yumruktan sonra biraz daha genişleyen gülümseme, kaşından şakağına doğru inen ince kan çizgisi... Onu durdurmaya çalışan adama dönüp yumruğunu bu sefer de onun yüzüne geçirdikten sonra bir kez daha döndü avına. Çalkalantılı elaları, altında boylu boyunca uzanan, ona direnmeyi çoktan bırakmış, kaderine razı olmuş kalleşin yüzünde gezindi. Acımasız gülümsemesi biraz daha genişledi. "Sesin çıkmıyor artık Mahmut. Susmayı öğrendin mi sonunda?" dedi nefes nefese. Sonra bir yumruk daha indirdi. "Geç oldu ama!" dedi hırsla. Sonra bir yumruk daha... "Şimdi susmak kurtaramayacak seni!" Akın olduğu yerde dudakları aralık, gözbebekleri titreyerek baktı kardeşine. Vurduğu, ayarsız bir nefretle baktığı adam 16 yıllık dostuydu. Çocukluğuydu lan bu adam, bu nasıl bir kindi? Mahmut'un bir yanda ağlayan annesi, diğer yanda feryat eden babasıyla, Arslan'ın hırsından payını almış, burnunu tutan Kaya, "Abi, durdur şunu gözünü seveyim! Öldürecek çocuğu!" diye bağırarak elini oraya doğru savurunca Akın silkelenerek kendini geldi. Tutuk bir hamleyle önünde film izler gibi sahneyi izleyen birkaç kişiyi aşıp kardeşine ulaştı. "Arslan!" diyerek neredeyse kendini onun üstüne attı. Kollarını ona dolayıp geriye doğru çekmeye çalışsa da esmer dirseğini abisinin elmacık kemiğine gömüp hemen ardından avının suratına bir yumruk daha indirdi. Akın, darbenin acısını umursamadan kollarını esmerin koltuk altlarından sokup ellerini de ensesinde bağlayarak tüm hareketini kısıtladıktan sonra onun çırpınışlarını umursamadan geriye doğru sürükledi. Arslan kollarının arasında küfürler eşliğinden çırpınsa da avı çoktan birkaç genç tarafından yerden kaldırılmış, ondan birkaç adım uzaklaştırılmıştı. "Bırak! Öldüreceğim kancığı! Bıraksana lan!" diye bağırarak Akın'ın kollarını çözmeye çalışan Arslan'ın gözleri iki kişinin destek olduğu Mahmut'tan bir an olsun kopmuyordu. Akın ise onu zapt etmek için harcadığı kuvvet yüzünden yalnızca dişlerini sıkıyordu. "Bırak Akın abi. Alsın hıncını." diyen Mahmut'un sesiyle bakışları ona döndü. Akın onun suratını görünce yüzünü buruşturdu. İçinden geçmişti çocuğun. Yüzü kan revan içindeydi ancak kahve harelerindeki incinmiş bakış, asıl yaranın içinde olduğunu anlamasına yetiyordu. "Bir gün, ne yaptımsa onun iyiliği için-" "Sen hala konuşuyor musun lan hain puşt?" diye köpürerek öncekinden daha büyük bir hırsla kollarından kurtulmaya çalışan adamla Akın onu daha fazla tutamadı. Arslan kollarından kurtulduğu an bir kez daha Mahmut'a doğru fırladı. Akın anında peşi sıra kalktı. Sabrını biraz önce onu tutmaya çalışırken tüketmişti. Arslan, Kaya tarafından güçlükle engellenirken Akın kardeşini kendine çevirip yüzüne okkalı bir tokat indirdi. Tokadın sesi sokakta yankılandı. "Sakin ol lan artık!" diye gürledi. "Kardeşin lan o senin! Bu neyin hırsı amına koyayım? Niye senin iyiliğini isteyen herkesi düşman belliyorsun oğlum sen? Aç gözünü lan, aç!" Arslan, savrulan başıyla bir an için donup kaldı. Hemen arkasındaki Kaya, tokatla birlikte yerinden sıçramış, titreyen gözbebekleri iki kardeş arasında gidip gelmişti. İşlerin nasıl bu noktaya geldiğini bilmiyordu. Arslan, Mahmut'u arayıp dışarı gelmesini söylediğinde Kaya vicdanı can çekişen Mahmut'u telkin etmeye çalışıyor; Arslan'ın niyetinin kötü olmadığını anlayacağını söylüyor, ona bir kadeh rakı daha koyuyordu. Sonra esmer aramış, dışarı gel diyerek kapatmıştı telefonu. Mahmut, bir süre kazık yutmuş gibi elinde telefonla kalakalsa da sonra sertçe yutkunup, onu gördüğü en tedirgin haliyle ayaklanmıştı. "Kapıdaymış." demişti, ellerini pantolonun kumaşına sürterken. "Çok sakindi lan sesi, sıçacak kesin ağzıma. Sen de gel benle." diye mırıldanmıştı. Kaya iç geçirmiş, "Benim bildiğimi de anlarsa, bana da sen söyledin sanıp hepten çıldırır. Sakin sakin konuşusun siz. Ben sonra konuşacağım onunla." demişti. Mahmut el mahkum çıkmış, yalnızca üç dakika sonra sokağı saran bağırtılarla Kaya kendini dışarı atmıştı ama ne fayda... Arslan gözlerinde dinmemiş bir öfkeyle yüzünü ağır ağır abisine çevirdi. Dilini aldığı darbelerle berelenen dudağına sürtüp, Akın'ın içini titreten kindar bir bakış attı abisine. Sonra ağzında biriken kanlı tükürüğü abisinin gözünün içine bakarak ayağının ucuna tükürdü. "İyiliğinizi de, kardeşliğinizi de, sizi de sikeyim." dedi hırsla. Akın onun bariz düşmanlığıyla donup kalırken, omzunu abisinin omzuna sertçe vurup sokağın çıkışına doğru yeri sarsan adımlarla ilerledi. Kaya, "Arslan!" diye onun arkasından seslenerek onu takip etmeye çalışsa da Akın sertçe yutkunup bir elini onun omzuna koyarak durdurdu Kaya'yı. "Ben giderim peşinden Kaya, sen Mahmut'la ilgilen. Sıçmış ağzına çocuğun, bir hastaneye götürün." dedi dağılmış bir ifadeyle. Kaya, Akın'ın yüzünü sarmış kederli ifadede gözlerini gezdirip, "Zorla güzellik olmaz abi. Siz üstüne gittikçe o hırçınlaşacak. Bırak, kendi versin-" diyecek oldu ama Akın, hala onun omzundaki eliyle etini sıkarak susturdu delikanlıyı. Belli ki o da bir şeylerden haberdardı. "Ben kardeşimi yolda bulmadım Kaya, kendisine bile yem etmem onu. Siz karışmayın. Mahmut'a da söyle bir süre çıkmasın Arslan'ın karşısına. Sakinleşince yaptığından pişman olacak." dedi sertçe, sonra söyleyecek bir şey bulamamış gibi dudakları aralık kalan delikanlının omzunu pat patlayıp anahtarını kontakta bıraktığı arabasına yöneldi. Arslan'ın sokağın çıkışında olduğunu göz ucuyla görüp daha hızlı hareket etti. Arabaya binip kardeşinin peşine takıldı. Anlaşılan o ki, bir süre gölgesi olacaktı kara belanın. Kaldırımda, sanki biraz önce bütün mahalleyi ayağa kaldırmamış gibi elleri ceplerinde önünde bir taşı tekmeleyerek ilerleyen kardeşine yetişince, arabayı yavaşlatıp camı indirdi. "Bin lan arabaya!" dedi ona doğru eğilerek. Arslan, kafasını kaldırıp ona ters bir bakış atmakla yetinince, kaşlarını çatıp, "Oğlum, çocuk çocuk davranma, hasta etme adamı. Gece gece herkesin huzurunu kaçırdığın yeter." dedi. "Siktir git eve Akın, sal beni." dedi Arslan, kendiyle sürüklediği taşı ebesinin nikahına kadar tekmeleyerek. Akın, kardeşinin ona adıyla hitap etmesiyle ağzının içinde homurdandı. İyice ayarı kaçmıştı itin. "Arslan, anam avradım olsun eşek sudan gelinceye kadar döverim seni!" diye gürledi Akın bir parmağını ona doğru sallarken. Arslan, bir kez daha savrulan tehditle alayla güldü. "Yapmazsan şerefsizsin lan." dedi kaşlarını meydan okumayla havaya kaldırarak. "Deliye vurma kendini it oğlu it! Yemiyorum ben bu ayakları!" "Pratik olsun sana diye yapıyorum oğlum, bundan sonra böyle. Sen de bir an önce alış artık. Sikimden aşağı Kasımpaşa bundan sonra." "Sikinden aşağı Kasımpaşa, öyle mi?" dedi Akın alayla gülümseyerek. "Aynen. Aklı başında Arslan çok size." dedi Arslan, sahte bir gevşeklikle. Kontrolünü yitirdiğinin farkındaydı ama geri kazanası da yoktu. Madem onu çaresiz bırakacaklardı, madem elini ayağını tehditlerle bağlayacaklardı, madem bir olup üstüne geleceklerdi; o zaman hepsini kendi çaresizliğine çekecekti. Onunla beraber kıvranacaklardı bu ateşte. Kimisinin canını yakacaktı. Kimisinin sabrını sınayacaktı. Kimisine geceyi de gündüzü de dar edecekti. Kim uzatıyorsa elini ona, yangınından payını düşeni alacaktı. Onlar da Arslan'a bakıp çaresiz hissedeceklerdi. Tutup silkeleyeceklerdi, olmayacaktı. Karşısına geçip onu ne kadar sevdiklerinden, iyiliğini ne kadar düşündüklerinden bahsedeceklerdi boş boş bakacaktı hepsinin yüzüne. Ölmesin istiyorlardı ya, o beladan bu belaya atlayacaktı Arslan. Bakalım Akın efendinin gücü, kaç ateşten almaya yetecekti kardeşini. "İyi, madem öyle yarın gün ayar aymaz o sarı piçin ağzını burnunu kırmazsam cümle alem ağzıma sıç-" Arslan'ın parmakları arabanın kapısını yakalayıp içeri doğru eğilince Akın korkuyla bastı frene. "Ulan, Allah'ın deli-" "Onun saçının teline bile dokunursan seni öldürürüm." dedi Arslan, söylediğini yapacağını hissettiren buz gibi bir sesle. Sonra altına gizli tehdidi saklamayan bir alayla gülümsedi. "Ne olur bana kendi kardeşimi öldürmenin acısını yaşatma." Akın dudakları aralık, gözlerinde sözlerin harbiden acıttığını gösteren bir kırgınlıkla bakakaldı Arslan'a. Kardeşinin amacının bu olduğunu biliyordu. En iyi bildiği şeyi yapıyor, sözcüklerle saldırıyordu. Ama hissettiği, söylediği her şeyi böyle küçümser gibi konuşması Akın'ın düşündüğünden daha çok ağırına gitti. Zira o konuşmayı nasıl yaptığını, kendini nasıl hırpaladığını bir o bir Allah biliyordu. Hiçbir şey söylemeden, yalnızca baktı Arslan'a. O baktıkça Arslan'ın yüzünü sarmış yırtıcı ifade ağır ağır dağıldı. Gülümsemesi önce küçüldü, sonra yerini sıkı sıkı birbirine bastırılan dudaklara bıraktı. "Canın yanıyor diye herkesin canını mı yakacaksın? Bu mu planın?" dedi sakince Akın. "Öyleyse devam et Arslan, senin canın sağ olsun o bana yeter." Arslan gözlerini arabanın kapısını tutan parmaklarına çevirirken acı acı gülümsedi. İnsanların sevgilerini bu kadar kolay bir şekilde bir silaha dönüştürmelerine oldum olası hayran olmuştu. Sevgi, birini incitirken herkesin sığındığı ilk bahane oluyordu nedense. Seni korumak için seni çaresiz bırakıyorum. Seni tehdit ediyorum çünkü seni seviyorum Arslan. İyiliğin için yapıyorum bunu kardeşim. Ne kadar da ironikti... İnsanda sevilmeme isteği uyandırıyordu. "Kardeş sevgisi böyle bir şey değil abi. Senin yaptığın bu şeyin adı da abilik değil, kandırma kendini." diye fısıldadı gözlerini abisinin gözlerine dikerken. Bu sefer öfkeli değil, hırçın değil yalnızca kırgın baktı ona. Zira ona da dokunanlar vardı. Gözlerinin içine bakarak belki de hayatında ilk defa onu sevdiğini, her şeyiyle kabul ettiğini söylemişti. Arslan, asla birilerinin onayını kovalayan bir adam olmamıştı ama abisi o cümleleri kurduğunda, göğsünde bir yer cız etmiş; boğazı düğüm düğüm olmuştu. Hayatı boyunca onun onayını değil ama gölgesini çok kovalamıştı çünkü. Göktuğ gibi bir abisi olsun istemişti. Onu koruyacak, kol kanat gerecek, üstündeki yükleri alacak harbi bir abi... 23 yıl sonra ilk defa bir abinin varlığını sırtında hissetmişti. Onu sevdiğini söylerken ki yüz ifadesi, sesi, ensesini kuvvetle kavramasına rağmen yaydığı şefkat... Arslan daha o hissin tadına varamadan abisi dudaklarında acımasız bir gülümsemeyle bir tehdit savurmuştu. Akın okunmaz bir ifadeyle yüzüne bakarken, Arslan sertçe yutkundu. Bir adım geri çekilip, ondan uzaklaştı. "İlla abilik yapmak istiyorsan, illa seni koruyacağım diyorsan; beni bana rağmen koru lan. Becerebiliyorsan canımı çıkarmadan, kolumu kanadımı kırmadan koru... Yoksa Allah aşkına korumayın, kollamayın lan beni. Sadece düşün yakamdan..." Sonra bir cevap beklemeden düştü tekrardan yola. Elleri ceplerinde, başı önde, gözleri geçtiği kaldırım taşlarında, düşünceleri ise mavi gözlü, sarı saçlı bir adamın esaretinde. Hayal görüyordu hepsi. Dünya düşman olsa, herkes bir olup kolunu kanadını kırsa, canım dedikleri sırtından vursa... yine de vazgeçmeyecekti ondan. Öyle bir anda vazgeçmek için sevmemişti onu. Onun iyiliği için ondan vazgeçecek kadar cesur da, fedakar da değildi Arslan. Hem nasıl diyecekti ulan? Ne diyecekti karşısına geçip? Abim öğrendi, böyle böyle tehdit etti, herkesin iyiliği için ayrılalım mı? Diyemezdi ki... O mavilere bakıp da ayrılıkla ilgili tek bir cümle kurmaya gücü yetmezdi. Zihnine Gökmen'in o gece ondan ayrılıp eve gitmemek için nasıl direndiği düşünce boğazı düğümlendi, dudakları seğirdi. Önündeki taşı tekmeleyerek uzaklaştırırken ağzının içinde bir küfür savurdu. Gözleri hala kaldırımın hizasında onu takip eden abisine değince gülerek ağzının içinde bir küfür daha savurdu. Gölgesi olmuştu puşt. Arslan ara ara dönüp ona kötü bakışlar atsa da Akın hiç oralı dahi olmadan eve kadar sakin sakin onu takip etmeye devam etti. Lakin orada yolları ayrılıyordu. Sokağa girdiklerinde rahatlayan abisi arabayı park ederken bir anlık gözünü üzerinden ayırdığında Arslan çoktan karşı evin bahçe kapısına ulaşmıştı. Akın'ın gözleri kardeşini yanlış evin bahçe kapısında görünce kocaman oldu. Arabadan yine can havliyle çıkıp, "Arslan!" diye neredeyse fısıltıyla bağırarak ona doğru koştursa da o daha ona ulaşamadan esmer alçak bahçe kapısının üzerinden çevik bir hamleyle atlamış, tanıdık ağaca doğru ilerlemişti. Akın kalbi götünde atarak bahçenin çitlerine yapışarak çalılıkların arasından onu görmeye çalıştı. "Ulan manyak mısın, ne yapıyorsun?" dedi sesi titreyerek. "Eve git, sabah geleceğim." dedi esmer. Ezbere bildiği sağlam dallardan birini zıplayıp tutarken. "Arslan, kurbanın olayım gel buraya. Tamam, sensin amına koyayım. Gel bir daha konuşalım, hadi kardeşim." diye yalvardı Akın çaresizce. Arslan, abisinin titreyen sesiyle güler gibi bir nefes verdi. Herhalde her gece bu dalları tırmandığını bilseydi kalp krizinden olduğu yerde giderdi. Bir an sırf yüzündeki dehşet ifadesini görebilmek için ona bunu söylemeyi düşündüyse de şansını zorlamak istemedi. Akın'ı tehdidinden caydırmak için ufak da olsa bir umudu vardı. Bu ruh halinde bile ona verilen açıkları kaçırmıyordu. Kartlarını doğru oynarsa ona geri adım attırabilirdi. Lakin önce kafasını toplaması gerekiyordu. Arslan onu yok sayıp dalları profesyonel bir maymun edasıyla tırmandı. Ayakları Gökmen'in balkonunun zeminine değdiğinde aşağıda inme inmiş bir halde, titreyen gözbebekleri ve şokla aralanmış dudaklarıyla ona bakan, ne yapacağını şaşırmış adama kısa bir bakış attı. Akın onun görüp görmediğini bilmeden ona yalvaran bakışlarla bakıp, "Arslan, kurbanın olayım gel buraya." diye fısıldayarak son kez denedi şansını lakin kardeşi ona son bir kez bakmadan açık balkon kapısının ardında kayboldu. Bir süre ne yapacağını bilemez bir halde bekledi orada. Saçlarını yolarak, tırnaklarını kemirerek düşman evinin bahçe kapısında kaskatı bir bedenle volta attı. Gözleri sık sık Arslan'ın ardında kaybolduğu balkonla evin karanlık camları arasında dolandı. Kalbi boğazındaydı. Yarım saat bekledi. Dakikalar birbirine ulaşıp bir saatte vardı ancak korkusu bir gram azalmadı. O korkuyla ne yaptığını bilmeden hızlı adımlarla evine girdi. Salonun çekmecelerini kimi uyandıracağını umursamadan hızla açıp kapayarak babasının emanetini aradı. Sonunda aradığını çekmecelerdeki ahşap kutulardan birinde buldu. Altı patlar, eski bir silahtı. Yuvayı açıp içini kontrol etti. Boş olduğunu görünce titreyen elleriyle ahşap kutunun içini biraz daha karıştırdı. Bulduğu mermileri titreyen elleriyle güçlükle koydu yuvaya. Beş kurşunu vardı. Yeterdi. Elindeki silahla tekrar dışarı çıktığında kendini biraz daha sakin hissediyordu ama kardeşi o evden sağ salim çıkana kadar bu kemiklerini sızlatan korku dinmeyecekti. O yüzden bir elinde silah, diğer elinde bir sigarayla çöktü kaldırıma. Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerini karşı eve, her şeyi bekleyerek ve göze alarak dikti. ** Arslan, karanlık odanın içine girdiğinde aldığı tanıdık kokuyla kapı eşiğinde dikilip gözlerini kapadı önce. Ciğerini şişiren, içini Gökmen'in kokusunu bulayan derin bir nefes aldı. Aldığı nefes, saatlerdir kaskatı olan bedenini ağır ağır çözdü. Gözlerini açtığında omuzları biraz olsun gevşemiş, yüzünü sarmış ve bir türlü söküp atamadığı hırçın ifade yerini şefkatle acı arasında gidip gelen bir hüzne bırakmıştı. Bir eliyle sertçe yüzünü sıvazlayıp, boğazını zorlayan ağlama hissini yutkunarak geri gönderdikten sonra ayakkabılarını eşikte çıkardı. Sonra sessiz adımlarla kapıya gidip kapıyı ses çıkarmamaya çalışarak kilitledi. Üzerinde Mahmut'la dövüşü sırasında toz toprak içinde kalmış tişörtü ensesinden tutup çekiştirerek çıkarıp, Gökmen'in sandalyesinin üzerine attıktan sonra gözlerini yatağın sol tarafında, battaniyeyi bacaklarının arasına sıkıştırarak uyuyan sevgilisinden çekmeden yatağa yanaştı. Önce yatağın boş tarafına oturup yukarıdan sokak lambasının ışığının vurduğu yüzünü izledi. Karanlık yüzünden seçemese de elmacık kemiklerinin ve burnunun üzerinin güneş yanığı yüzünden kıpkırmızı olduğunu ve şu an bile sıcacık olduğunu biliyordu. Sarı tutamları özgürce yastığına dağılmıştı. Aralık dudaklarından sakin, düzenli nefesler alıp veriyordu. Çok huzurlu görünüyordu. Bu gece kopan bütün kıyametlerden habersiz ve uzakta... Keşke hep öyle kalabilseydi. İmkanı olsaydı da, onun ruhu duymadan, huzuru bir gram bozulmadan çözebilseydi bu işi. Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere. Onu tüm bunlardan habersiz, savunmasız ve açıkta bırakamazdı. Yavaşça, onu uyandırmamaya çalışarak hemen yanından başını boştaki yastığa dayadı. Şakaklarındaki veya patlamış dudağındaki kanın yastığı kirletmeyecek kadar kurumuş olmasını umdu. Ona dokunmak için kıvranan parmaklarını zapt etmek ister gibi attığı yumruklardan eklemleri zedelenmiş ellerini bacaklarının arasına sıkıştırıp, yorgun elalarını sevgilisinin huzurlu suretine dikti. Gözleri ezbere bildiği yüzün sanki bu ona doya doya bakmak için son şansıymış gibi her detayında yeniden özümseyerek gezinirken boğazı bir kez daha düğüm düğümdü. Göğsü bundan saatler önce o parkın önünde ondan ayrıldığındaki kadar sıkışıktı. Ancak bu sefer nefesini kesen hissettiği aşk değildi. Ellerini gırtlağına saran ayarsız bir korkuydu. Ne kadar inkar etse de o korku içinde kıvrılıp duruyor, gördüğü bütün açıklara saldırıyordu. Çıldırışı, soluğu Mahmut'un yanında alışı, abisine atarlanışı da bu yüzdendi. O duygu tarafından esir alınmıştı ve ne düzgün düşünebiliyor, ne de plan yapabiliyordu. Soğukkanlılığıyla, pratik zekasıyla övünen o, kızgın bir boğa gibi boynuzlarını kontrolsüzce bulduğu her yumuşak deriye saplamaktan öte bir şey yapmıyor, yapmak da istemiyordu. "Kafayı yemişler... Senden nasıl vazgeçerim lan ben?" diye fısıldadı titreyen bir sesle, gözleri Gökmen'in yüzünde ağır ağır gezinmeye devam ederken. Ayrılmam diyordu. Bırakmam, vazgeçmem. Onsuz yapamam, yaşayamam... Ama bu işi nasıl çözeceğini de bilmiyordu. Söz konusu Akın ve onun Pakdemir nefreti olduğunda abisinin tehdidine boş tehdit deyip geçemiyordu. Yapardı, biliyordu. İşini sağlama almak için bir kurşun da Tibet'in kafasına sıkardı hatta. Sonra da paşa paşa gider ceza evinde yatardı. Böyle bir senaryoyu hayal ettiğinde ilişkilerinin geleceği hal için değil, Gökmen'in yaşayacağı acı için kahroluyordu. Vicdan azabı, pişmanlık, öfke, kardeş acısı... Gökmen bunlarla baş edemezdi ki... Ölürdü lan. Ölür, Arslan'ı da kendiyle birlikte diri diri gömerdi toprağa. Boğazına dolanan hayali pranga nefesini biraz daha keserken sırt üstü dönüp buğulanan elalarını odanın tavanına dikti. Gırtlağına dayanan ağlama hissiyle baş etmek için art arda yutkunup, dişlerini sıkı sıkı birbirine bastırdı. Olmayınca bu sefer avuç içlerini göz yuvalarına sıkı sıkı bastırıp yanaklarını şişiren sert bir nefes verdi. Yok, olmayacaktı böyle. Kendini toplaması lazımdı. Mantığını geri kazanması ve bu çukurdan en az zararla çıkmanın bir yolunu bulması lazımdı. Her şeyi siktir edip gidelim dese, Gökmen gelir miydi onunla? Arkalarında bir kıyamet bırakacaklarını, iki tarafında birbirini suçlayıp yıllardır neredeyse yatışmış kan davasının tekrar alevleneceğini bile bile gelir miydi? Yorgun ve kederli bakışları bir kez daha yanında mışıl mışıl uyuyan sevdiğine döndü. Kendini kandırmayacaktı boşuna, gelmeyecekti. Bu gerçek canını yakıyordu ama Arslan ona bunun için kendi içinde bile kızamıyordu. Zira gitmek, çok fazla cesaret ve ondan da fazla bencillik istiyordu. Hem nereye gideceklerdi? Ne okullarından mezun olup mesleklerini ellerine almışlardı, ne ceplerinde beş kuruş paraları ne de gidecek yerleri vardı. Birkaç sene daha gizlenmeyi başarabilselerdi; yalnızca birkaç sene daha... Biraz daha dikkatli olabilselerdi... Orada ne kadar yattı, ne kadar kendi içinde kendi kendine konuştu bilmiyordu. Düşündükçe daha çaresiz hissetti kendini. Düşündükçe daha da kırıldı içi. Sonunda Gökmen, odada yalnız olmadığını hissetmiş gibi gözlerini araladı. Karanlığın içinden ona bakan ela gözlerle bir an için irkildi. Lakin uyku sersemi bir halde bile o elalar onu korkutmayacak kadar tanıdıktı. Yine de uyuşukça tek direğinin üzerinde doğruldu. "Arslan?" diye mırıldandı çatallı bir sesle. Esmer ses vermeyince, rüya görüp görmediğini algılayamadığı için başucu lambasına uzanıp açtı. Gözünü alan ışık yüzünden tek gözü kapalı bir halde yanında uzanan adama uyku sersemi bir halde boş boş baktı. Bir eliyle ayılmak için yüzünü sertçe ovuştururken, "Yemin ederim bir gün bana böyle kalp krizi geçirteceksin. Ne işin var burada, hani gelmeyecektin?" diye homurdandı. Kötü bir bakış atmak için kısılı mavilerini hala sesini çıkarmamış adamın yüzüne indirdiğinde donup kaldı. Mavileri önce kan çanağına dönmüş gözlerini fark etti. Sonra morarmış elmacık kemiğini, sonra patlak dudağını, kaşından sızıp şakağına kadar inmiş kurumuş kanı ve yüzündeki anlam veremediği tükenmiş ifadeyi... Önce ne tepki vereceğini şaşırdı. Dudakları aralık, öylece sevgilisinin dağılmış yüzüne bakmaya devam etti. Zira yalnızca üç dört saat önce onu yanından güle oynaya, sapasağlam göndermişti. Bir an sonra hızla oturur pozisyona gelip iki eliyle sevgilisinin yanaklarını kavrayıp dağılmış yüzünü görebilmek için üstüne doğru eğilirken, " Ha siktir... Ne oldu?" dedi korkuyla. Esmer sertçe yutkundu. Gözleri yüzünde endişeyle, korkuyla ve telaşla gezen mavilere tutununca bu odaya girdiğinden beri içini ezen ağlama isteği şiddetlendi. Kendine hakim olamadan, dolan gözlerini saklama ihtiyacıyla yavaşça yatakta kaydı. Kafasını Gökmen'in bacaklarının üzerine bırakıp yüzünü sarışının karnına gömdü. Bir kolunu sıkı sıkı beline dolarken, afallayan, daha da telaşa kapılan sevgilisinin titreyen parmaklarını saçlarının arasında hissetti. Onun dokunuşuyla göğsündeki sancı, ruhundaki sızı bir anda çoğaldı. Konuşabilecek gücü toplamak için titrek bir soluk alıp verdi. "Biraz böyle kalalım Gökkuş." diye fısıldadı yorgun bir sesle. "Arslan korkutma beni. Ne oluyor?" dedi Gökmen endişeli bir kaş çatmayla, bir eli sevgilisinin kaskatı omzunda diğeri kara tutamlarında. Yüzünü görebilmek, kızarık elalarına bir kez daha bakabilmek için onu geriye çekmeye çalışsa da sevgilisi biraz daha yüzünü karnına gömüp, tutuşunu sıkılaştırarak ona engel oldu. "Anlatacağım... Biraz sakinleşeyim anlatacağım." dedi boğuk bir fısıltıyla. Sesinin ağlamaya yakınmış gibi kırılışı Gökmen'in bedenini sarmış telaşı da korkuyu da büyüttü. Kendi boğazı da nedensizce düğümlendi, göğsü sızladı. Arslan o kadar kasılmıştı ki, çıplak sırtındaki bütün kas kümelerini seçebiliyor, boynundaki damarları görebiliyordu. Titreyen parmaklarını bir kez daha kara tutamlardan geçirip, yatıştırıcı olduğunu umduğu bir şekilde ağır ağır kafa derisini ovuştururken soğukkanlılığıyla tanıdığı sevgilisini bu hale neyin getirdiğini kendi kendine bulmaya çalıştı. Ailesiyle mi kavga etmişti? Öyle olsa karşı evden yükselen sesleri duyar, mutlaka uyanırdı. Yine Mahmut muydu yoksa? Ama gece gece nerede bulmuştu ki Mahmut'u? Gökmen onun eve girdiğini görmemişti ama babasının aslanım gelmiş diye bağırışını duymuştu. Ellerini kulağının üstündeki saçlara takıp geriye doğru tararken, her dokunuşundan sonra biraz daha kasılan, sanki Gökmen her an kaçıp gidecekmiş gibi beline sarılı kolunun tutuşunu sıkılaştıran sevgilisiyle Gökmen'in gözbebekleri titredi. Göğsü bilmediği, ona ait olmayan derdin sıkıntısıyla şişti. Ne oluyordu lan? Yalnızca saatler içinde onu böyle yıkacak, küçük bir çocukmuş gibi kollarına sığındıracak ne yaşamış olabilirdi? "Bir dön bana, şu yüzüne bir bakayım en azından." Arslan son bir derin nefesle kendini toparlamaya çalışıp isteksizce sırt üstü döndü. Gökmen'in elleri alnındaki saçları geriye doğru şefkatle tararken endişeyle kısılan mavileri yaralarının üzerinde dolandı. "Çok kötü vurmuşlar lan." diye mırıldandı sarışın ince bir öfke, çokça endişeyle kırılan sesiyle. Parmaklarının tersini Arslan'ın morarmaya yüz tutmuş elmacık kemiğinin üzerinde gezdirirken sanki yaralar onunmuş gibi acıyla yüzünü buruşturdu. "İlkyardım çantası mutfaktaydı. Alıp geleyim, bir pansuman yapalım yaralarına." "Boş ver. Eve geçince kendim hallederim. Kanı kurudu zaten, iyiyim." dedi Arslan, yüzünde dolanan eli tutup dudaklarını götürdü. Avuç içini dudaklarına yaslayıp, kendiliğinden kapanan gözleriyle birkaç öpücük kondurdu. Gökmen son zamanlarda onu öyle güzel seviyordu ki, Arslan'ın her seferinde içi gidiyordu. Aklına aylar önce ne zaman Gökmen'in bacaklarına böyle yatsa sarışının ellerini nereye koyacağını şaşırdığı anlar geldi. Kaskatı kesilirdi. Parmakları saçlarına uğrar, sonra yanlış bir şey yapmış gibi tutuk bir hamleyle, çatık kaşlarla hemen geri çekilirdi. Arslan onun mücadelesini hep sabırla izlemişti. Aralarındaki tüm duvarları, tüm tereddütleri iğneyle kuyu kazar gibi zorlukla aşmıştı. Sonunda ona ve aşkına tüm çıplaklığıyla sahipti ama şimdi bırakmasını istiyorlardı. Nasıl bırakacaktı? Yapamazdı ulan...Bir kere onu sevmenin, onun tarafından sevilmenin tadını aldıktan sonra öylece ondan vazgeçemezdi. "Olmaz öyle. Bekle sen." diyen sarışın elini çekip ayaklanınca Arslan bu sefer itiraz etmedi. Zira onun da birkaç dakikalık bir boşluğa ihtiyacı vardı. Kafasını onun kalktığı yere bırakıp kapıdan çıkışını durgun bir yüzle ama dolu gözlerle izledi. Kapı kapanıp, Gökmen arkasında kaybolunca boğazındaki düğümden kurtulmak için sertçe yutkunup bir kolunu gözlerinin üzerine örttü. Düşüncelerini toparlamaya, içine düştüğü bataklıktan kurtulmaya çalıştı. Ancak Gökmen'e neyi, nasıl anlatması gerektiğini bilmiyordu. Sıcağı sıcağına buraya gelerek hata etmişti. Niyeti Gökmen'le konuşmak değildi aslında. Gökmen uyanmasaydı biraz daha kalıp, gün doğmadan gidecekti. İş işten geçtiği için şu saatten sonra ertelemenin bir anlamı da kalmamıştı. Ama nasıl anlatmalıydı? Ne demeliydi? Ne kadarını söylemeliydi? O kendi düşünceleriyle cebelleşirken Gökmen odaya tekrar girmiş, kapıyı kapayıp kilitlemişti. Elindeki pansuman malzemelerini yatağa bırakıp, dalgın ve yaralı sevgilisinin başını kaldırıp tekrar uyluklarına koydu. Arslan, başı tutulduğu an kolunu gözünden çekmiş, sarışına yardımcı olmuştu. Kafası tekrar sevgilisinin bacaklarına yaslanırken, Gökmen sırtını yatak başlığına yaslayıp batikonu ve pamuğu eline aldı. O, pamuğun üzerine batikon döküp sevgilisinin şakağında kurumuş kanı silerek yarılmış kaşına ulaşırken Arslan yalnızca onu izledi. Gerginliğini mavilerinden, endişesini belirginleşmiş çene çizgisinden anlayabiliyordu. Dudakları birkaç kez açılıp kapandı ama her seferinde sıkıntılı bir nefes verip geri sustu. Muhtemelen Arslan'ı darlamak istemiyor ama için için meraktan kuduruyordu. Hala ne söylemesi gerektiğini bilmeyen Arslan sessizliğini korumaya devam ettiği için o da sıkıntılı nefesler alıp vererek yüzündeki yaralara kendinden beklenmeyecek bir nezaketle pansuman yaptı. "Sen sustukça ben geriliyorum Arslan. Anlat artık ne bok olduysa." dedi derin bir nefes alıp vererek. Arslan sertçe yutkundu. "Hiç geleceğimizi hayal ettin mi?" diye fısıldadı bir an sonra. Gökmen'in çatılı kaşları bu sefer şaşkınca havalandı. "Niye? Geleceğimiz mi yüzünü sikti?" dedi homurdanarak. Arslan'ın dudakları yorgunca kıvrıldı. "Ciddiyim Gökkuş." Gökmen gözlerini devirip, kirli pamuğu komodinin üzerine fırlatıp yeni bir pamuk alırken iç çekti. Arslan'ın asıl konulardan kaçınmalarına deli oluyordu. Yine mevzunun çevresinde dört dönecek, Gökmen'i sinirden ve endişeden kudurtacaktı. Yeniden batikonladığı pamukla bu sefer dudağının kenarındaki yaraya hafif hafif pamuğu bastırıp çekerken bir süre sessiz kaldı. Sevgilisinin bir cevap beklediğini gösteren meraklı bakışları yüzünde dolanıp durduğundan, bir süre sonra iç geçirip biraz utanarak da olsa araladı dudaklarını. "Öyle çok gelecek hayalleri kuran bir adam değilim Arslan ben, biliyorsun. Günü gününe yaşıyorum oğlum ben." Sesindeki 'Ama' yı duyan esmer sabırla sessizliğini koruyunca elindeki pamukla oynayarak devam etti. Arslan'ın kafasının dağılmasına yardım edecekse azıcık utançla baş edebilirdi. "Ama arada böyle, sen salak salak konuşunca falan... ne bileyim ben de bir şeyler kuruyorum tabii kafamda." "Anlatsana biraz. " Gökmen, hala anlam veremediği bir kederle sarılı elalara ama gözlerini yalanlamaya çalışır gibi bir gülümsemeyle kıvrılmış dudaklarına kısa bir bakış attı. Dudakları o daha kendini durdurmayı düşünemeden aralandı. "Üniversiten mezun olmuşuz. Ben bir atölye açmışım, sen de iyi bir şirkette iş bulmuşsun. Benim atölyenin yakınında küçük, kutu gibi bir evimiz var... Ama evimiz bahçeli. İki tane de köpeğimiz var. Ben atölyeden fırsat buldukça bahçeyle ilgileniyorum. Yaz aylarında arkadaşlarımızla bahçede takılıyoruz falan böyle... " dedi kulak kepçeleri kızara kızara. "Neredeyiz? Hangi şehir?" dedi esmer merakla. Gökmen parmaklarını farkında olmadan kara tutamlardan geçirirken omuz silkti. "Fark etmez. Biz nereyi istersek orası. İstanbul da olur, Van da." dedi yarım bir gülümsemeyle. "Sonra?" "Sonrası ne oğlum? İki köpeğimiz, evimiz, işimiz, mis gibi yaşayıp gidiyoruz, her gece sevişiyoruz işte, daha ne olsun?" Onun homurdanmasıyla Arslan kıkırdadı. Yeni batikonlanmış dudağı gerilip acıyınca yüzünü buruşturdu. Gökmen onun buruşan yüzüyle endişeyle kaşlarını çattı. Karnı gerginlikten ağrıyordu resmen. Adam hala hayal anlattırıyordu ona. Yok, anlayışlı sevgili rolleri harbiden ona göre değildi. Kafasının üstüne bir tane geçirmesine az kalmıştı ağzı sıkı puştun. "Peki, ailelerimiz, arkadaşlarımız? Onlarla görüşüyor muyuz?" dedi Arslan tereddütle. Asıl konuya geldiğinden istemsizce gözlerini kaçırmış, bedeni bir kez daha gerilmişti. Gökmen soruyla kaşlarını kaldırdı. Birkaç saniye hala ufak ufak kan gördüğü yerleri pamukla silen eli durdu. Tutuk bir hamleyle pamuğu komodinin üzerine bırakıp morluklar için olan jeli eline alıp parmağına sıkarken bir süre düşündü. Zira bunu daha önce düşünmemiş, düşünmekten kaçınmıştı. "Görüşelim isterdim ama..." dedi yüzüne dönen, sıkıntılı ifadesinde gezinen elalarla göz göze gelince. Esmerin hafifçe morarmış elmacık kemiğinin üzerine yumuşak hareketlerle jeli yayarken sertçe yutkundu. "Böyle bir gelecekte tanıdığımız hiç kimsenin yanımızda kalmayacağını biliyorum. Belki ablam... Gökberk açık fikirlidir ama o da yanımdaki sensin diye siler beni muhtemelen. Arkadaşlarımızdan da bilmiyorum belki Ercüment... O da bir ihtimal tabii. " Sesinin kırılan tonu, suratının aldığı kederli ifade Arslan'ın göğsünü sıkıştırdı. Ademelması sertçe boğazını turladıktan sonra, "Ya o geleceğe sahip olmamızdan çok önce yakalanırsak?" diye fısıldadı. "Ya fark edilirsek, o zaman ne yaparsın?" Gökmen'in hareketleri tamamen durdu. Mavileri elalarla buluştu. Loş ışığın sebep olduğu bir gölge oyunu muydu bilmiyordu ama o elalarda korku gördüğünü düşündü bir an. "O nereden çıktı şimdi?" dedi tereddütle. "Niye yakalanalım oğlum? Yeterince dikkatli-" "Ya yakalanırsak? Ya birileri anlarsa? Her gece ya sen, ya da ben o ağacı tırmanıp düşman evine giriyoruz Gökmen. Artık eskisi gibi durup durup birbirimize girmiyoruz, en son kavga etmemizin üzerinden aylar geçti lan. Birileri elbet fark edecek." Gökmen bu sefer gerçekten gerildi. Parmaklarını esmerin yüzünden çekip kremin kapağını kaparken, "Doğru diyorsun, daha dikkatli olmamız lazım. Oğlum bu ağaç işi harbi tehlikeli. Başka bir çare bulmamız lazım." dedi kaşlarını çatarak. "Gökmen..." dedi Arslan iç geçirerek. "Ya öğrenilirsek. Abin, abim, ailelerimiz, Kaya, Mahmut, arkadaşlarımız. Ne yaparsın? Olmayacağını, başımıza gelmeyeceğini düşünerek kendimizi kandır-" "Mazoşist miyim ben lan? Ne diye durup dururken bunları düşünüp kendime işkence edeyim? Ayrıca öyle bir durumda ikimizde götümüze bir kovan mermi yiyerek tahtalı köyü boylayacağımız için bunları düşünmenin bir anlamı yok. " diye sertçe homurdandı. Durup dururken moralini sikiyordu dalyarak. Sırf kiminle kavga ettiğini, ne olduğunu söylememek için saçma sapan konuşuyor, Gökmen'i boş yere sinirlendiriyordu. Gökmen bu ilişkinin başlarında bunları düşünüp kendine yeterince işkence etmiş, yeterince korkulu geceler geçirmişti. Bunları düşünmek istemiyordu. Hele de böyle bir tatilden sonra... Hayatında belki de ilk defa bu kadar huzurlu ve mutluydu. Bu düşüncelerle kendini zehirlemeyecekti. Esmerin konuşmaları onu gerdiğinden bacaklarını başının altından çekip ayaklandı. Komodinin üzerine attığı kirli pamukları ve ilk yardım malzemelerini çatık kaşlarıyla toplayıp çalışma masasının altındaki çöp kutusuna atarken, Arslan'ın kısık sesle kurduğu cümleyle donup kaldı. "Biliyorlar..." Gökmen'in kalbi bir an için atmayı bıraktı. "Ne?" diyebildi yerinde yavaşça doğrulup yüzünü Arslan'a dönerken. Şimdi yatağa oturmuş, dirseklerini dizlerine yaslamış onu elalarını süsleyen derin bir acıyla izleyen adama titreyen gözbebekleriyle baktı. "Mahmut, abim, Kaya... Hepsi bizi biliyor Gökkuş." **
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE