Bileğimdeki boşluğun yerini dolduramayan koca bir gecenin sonunda gün ağarmış, yeni bir gün başlamıştı. Bugün okul için erkenden hazırlanmış, kimse uyanmadan kahvaltımı yapıp koşarcasına okula varmıştım. İn cinin top oynadığı bir saat olduğundan ötürü okul bahçesinde kimsecikler görünmüyordu. Fakat bunu bilmeme rağmen yerimde duramamış, bir umut Mete'nin gelmiş olmasını dileyerek buraya kadar gelmiştim.
Şimdi basketbol salonunun kapısının önünde durmuş, hislerimin güvenilirliğinden bir kez daha emin olmuştum. Yarım aralık kapının arkasında Mete tek başına basket atışları yapıyordu. Üst üste isabet ettirdiği topların ardından potanın altındaki topu alıp geri dönerken beni fark etmesiyle kaşlarını kaldırdı.
Fark edilmenin verdiği mahçubiyetle tebessüm ederek ona doğru yürümeye başladığımda o da bana doğru geliyordu. Üzerinde siyah bir kapüşon ve uzun bacaklarını saran siyah eşofman vardı. Ortalamanın üzerinde uzun biri olmama rağmen benden en az on santimetre daha uzun duruyordu.
Sahanın tam ortasında buluştuk.
"Erkencisin?" Soru niteliğinde söylediği kelimeye karşın sabırsızlığımı belli etmemeye çalıştım.
"Sen de erkencisin."
Dudakları hafif kıvrılır gibi oldu. "Ben hep bu saatlerde burada olurum."
Anladığımı belli etmek istercesine başımı salladım. "Rahatsız etmedim, değil mi?"
Bekletmeden kibarca bir yanıt vereceğini düşünmüştüm fakat cevap vermesi düşündüğümden daha uzun sürdü. Bakışları ani bir şekilde değişirken gözlerimin içine ciddiyetle baktı. "Aslında ettin, ediyorsun da."
Şaşkınlıkla kalakalırken yaptığım rahatsızlıktan utanç duymakla açık sözlülüğünün kızgınlığını yaşamak arasında kalmıştım. Birden fazla duygunun esir ettiği zihnimin karmaşasından habersizce gözlerini kırpmadan bana dikkatle bakarken mırıldandım. "Bilekliğimi alıp gideyim ben o zaman." Sesim istemsizce kısık ve kırgın çıkmıştı. Elimi uzattım.
Kaşlarını çatarak önce elime sonra bana baktı. Ardından bakışları yumuşadı ve kendini silkeler gibi başını hafifçe oynattı. Davranışlarının ve sözlerinin tutarsızlığı kafamı karıştırıyordu fakat onu anlamaya çalışmaya niyetim ve vaktim yoktu. Amacım bilekliğime yeniden kavuşup onunla tekrar bir araya gelme sebebimi ortadan kaldırmaktı. Israrcı ve kararlı sesimle tekrar konuştum. "Bilekliğim burada mı?"
Elim havada kalmıştı. Birkaç saniyelik bir boşluktan sonra eli cebine gitti. Kaşları hâlâ tam düzelmemişti ve yüzünde rahatsız olmuş bir ifade vardı. Eşofmanının cebini karıştırırken uzun süre oyalandı. Cebin içinin ne kadar büyük olduğunu düşünmeye başlamışken bilekliği oldukça yavaş bir şekilde çıkardı. Rahatsız olduğunu söylerken kendisini rahatsız eden ben değilmişim gibi yavaş davranması sinirimi bozmuştu.
Elinden bilekliğimi hızlıca çekip kısa bir baş selamıyla gitmek üzere arkamı dönmüştüm ki kolumu tutmasıyla duraksadım. Tekrar arkamı dönerken tereddütlü bakışlarıyla karşılaştım.
Boştaki elini ensesine götürdü. Kıstığı gözlerinden merak ve şüphe okunuyordu. "O harfin anlamı," Dudaklarını birbirine bastırdı. "Çok mu özel?"
"Özel." Ben de ona şüpheyle baktım. "Ama neden sürekli soruyorsun."
Yüz hatlarını gevşetirken elini ensesinden çekti ve omzunu silkti. "Hiç."
Tek kaşımı kaldırdım. "Hiç?
Umursamazca kafa salladı. "Hiç."
Beklentiyle mırıldandım. "Tamam?"
Gözleri gözlerimde mırıldandı. "Tamam."
Hâlâ tuttuğu elime baktım. "Pekiii..?"
Yeni fark etmiş gibi hızla elini çekti. "Peki."
Bu garip durumdan dolayı dudaklarımızda minik bir tebessüm peydah olurken ikimiz de halimizi birbirimizden gizlemeye çalıştık ve aynı anda birbirimize arkamızı dönerek uzaklaştık.
O potaya doğru, bense okula doğru ilerlerken yüzlerimizdeki tebessüm saklı kalmıştı.