Çalışma odasının ağır, maun kapısı arkalarından tok bir sesle kapandığında, dışarıdaki fırtına, bağırışlar ve aşiretin o ezici ağırlığı bir anda bıçak gibi kesildi. Odanın içi, yanan şöminenin çıtırtısı ve dışarıda cama vuran yağmurun ritmik sesi dışında tamamen sessizdi.
Asya, Cihan’ın kollarının arasındaki o kısa saniyelik zayıflığına daha fazla izin veremezdi. Adamın göğsünden yavaşça ayrıldı, adımlarının titremesini ondan gizlemeye çalışarak odanın ortasındaki geniş, siyah deri koltuğa doğru ilerledi. Bembeyaz ipek elbisesi, koyu renkli mobilyaların arasında adeta parlıyordu. Koltuğun ucuna iliştiğinde, dizlerinin gerçekten de bağı çözülmüş gibiydi. Bütün vücudu, damarlarından çekilen adrenalinin yarattığı o soğuk boşluk hissiyle titriyordu.
Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Zihninde, kütüphanenin o sessiz köşelerinde okuduğu tarih kitaplarındaki destansı savunmaları aradı. Çanakkale'nin o geçilmez sularını, mermilerin yağdığı siperlerdeki sarsılmaz iradeyi, Yahya Çavuş'un bir avuç adamla koca bir orduyu durdurduğu o anı hatırlattı kendine. Tarih, sadece kazananların değil, boyun eğmeyenlerin de destanıydı. O da şu an kendi siperindeydi; etrafı sarılmıştı ama düşmemişti.
Asya'nın kapalı gözlerinin ardında bu fırtınalar koparken, Cihan Şahbey odanın diğer ucunda, içki dolabının önünde durmuş, hiçbir şey yapmadan onu izliyordu.
Adamın kehribar gözlerinde daha önce hiç kimseye, hiçbir kadına karşı hissetmediği, tuhaf ve ağır bir his vardı: Saygı. Cihan’ın dünyasında kadınlar ya itaat eder, ya arkaya saklanır ya da entrikayla iş yürütürdü. Amcasının kızı Dilan, yıllarca onu elde etmek için ağlamış, yalvarmış, babasının gücünün arkasına sığınmıştı. Ancak Asya... Sadece birkaç saat önce sokaktan alıp getirdiği, babasının borçları yüzünden köşeye sıkışmış bu gencecik kız, aşiretin en korkunç, en acımasız adamının karşısına geçmiş ve ona kılıç çekmişti. O an merdivenlerden inerken Asya'nın gözlerinde gördüğü o yeşil alev, Cihan’ın kanını kaynatmıştı. Parmağındaki o ağır yüzüğü sadece takmamış; o yüzüğü Haşmet Ağa'nın kibrine bir kılıç gibi saplamıştı.
Cihan, kristal bardağa iki parmak kalınlığında su doldurdu. Şişeyi yerine bırakıp yavaş, ölçülü adımlarla Asya’ya doğru ilerledi.
"İç şunu," dedi, sesi az önceki o kükreyen adamdan çok uzak, boğuk ve sakindi.
Asya gözlerini açtı. Cihan’ın uzattığı bardağı almak için elini kaldırdığında, parmaklarının ne kadar şiddetle titrediğini ikisi de o an fark etti. Bardağı tutmaya çalıştı ama camın birbirine çarpma sesi odadaki sessizliği bozdu.
Cihan, bardağı Asya’nın elinden bırakmadı. Kendi büyük, sıcak avucunu kızın titreyen, buz gibi olmuş parmaklarının üzerine kapattı. Asya, anlaşmalarındaki o kesin "dokunmama" kuralını hatırlayarak irkildi ve geri çekilmek istedi ama Cihan’ın tutuşu sıkıydı. Zorlayıcı değil, destekleyici, sarsılmaz bir tutuştu bu.
"Sakinleş," diye fısıldadı Cihan, bardağı Asya’nın dudaklarına doğru nazikçe eğerken. "Tehlike geçti. Artık gardını indirebilirsin."
Asya, adamın yönlendirmesiyle sudan birkaç yudum aldı. Boğazındaki o kuruluk, yutkunduğu o sert yumru yavaşça dağıldı. Cihan bardağı alıp orta sehpaya bıraktı ve Asya’nın tam karşısına, sehpanın ucuna oturdu. İkisi arasındaki mesafe tehlikeli derecede azdı. Cihan’ın dizleri, Asya’nın ipek elbisesine neredeyse değiyordu.
"Gittiler mi?" diye sordu Asya, sesini nihayet bulduğunda. Gözleri hala adamın yüzündeki o okunmaz ifadeyi tarıyordu.
"Gittiler," diye onayladı Cihan. Gözlerini Asya'nın yüzünden bir saniye bile ayırmıyordu. "Yavuz, konvoyun İstanbul sınırından çıkana kadar takip edilmesini emretti. Ancak bu sadece ilk raunttu, Asya. Haşmet Ağa, bugün o kapıdan yutmak zorunda kaldığı o büyük lokmanın hesabını sormak için geri dönecek. Seni o masada küçük düşürememesi, onu daha da tehlikeli bir düşman yaptı."
"Farkındayım," dedi Asya, çenesini inatla yeniden havaya kaldırarak. "Benim babam bir korkaktı. Hatalarının bedelini ödemekten kaçtı ve beni o karanlık sokağın ortasında, o adamların insafına terk etti. Eğer bugün o merdivenlerde amcanızın sözleri karşısında susup sizin arkanıza saklansaydım, Haşmet Ağa’nın gözünde babam gibi bir korkak, parayla satın alınmış zayıf bir kurban olurdum. Ben kurban değilim, Cihan Bey. Ve kimsenin bana acımasına veya beni ezmesine izin vermem. Sizin amcanız olsa bile."
Cihan’ın dudakları yavaşça kıvrıldı. Bu, alaycı değil, içten gelen, tehlikeli bir adamın nadir görülen onaylayan tebessümüydü.
"Biliyorum," dedi Cihan. Sesi, şöminedeki ateşten daha sıcaktı o an. "Eğer o an arkama saklansaydın, seni korurdum. Seni o konaktan yine kılına zarar gelmeden çıkarırdım. Ama benim yanımda durmayı, benimle aynı hizada savaşmayı seçtin. O yüzüğün hakkını, rahmetli babaannemden bile daha iyi verdin."
Asya, Cihan'ın dudaklarından dökülen bu iltifat karşısında ne yapacağını bilemedi. Kalp atışları az önceki korkudan dolayı değil, bu kez bambaşka, tanımlayamadığı bir histen dolayı hızlanmıştı. Gözlerini kaçırdı ve sol elindeki o devasa pırlantaya baktı.
"Rolümü iyi oynadığımı bilmenize sevindim," dedi Asya, sesine kasıtlı bir soğukluk katarak. Aralarındaki bu yakınlaşmanın, bu tuhaf bağın tehlikeli sınırlarına girdiğini hissediyordu. Duvarlarını yeniden örmesi gerekti. "Sonuçta anlaşmamız buydu. Siz benim hayatımı, eğitimimi koruyacaksınız; ben de sizin ailenizin o köhnemiş kurallarına karşı kalkanınız olacağım. Bu sadece kâğıt üzerinde bir iş ortaklığı."
Cihan’ın yüzündeki o hafif tebessüm yavaşça silindi. Kehribar gözleri, Asya’nın ördüğü o görünmez duvarı anında fark etmişti. Adam yavaşça ayağa kalktı. Ellerini cebine soktuğunda, tekrar o ulaşılmaz, sert Ağa kimliğine bürünmüştü.
"Haklısın," dedi Cihan, sesi yeniden soğuk ve mesafeliydi. "Bu sadece bir iş anlaşması. Ve işin en zor kısmını bugün başarıyla hallettin. Tarık, babanın borçlu olduğu o kartelle olan meseleyi de sabah saatlerinde kapattı. O adamların defteri dürüldü, bir daha senin veya benim adımın geçtiği hiçbir sokağa adım atamazlar. Eğitimine pazartesi günü kaldığın yerden, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirsin. Şoförün ve korumaların seni her gün okula götürüp getirecek."
Asya şaşkınlıkla başını kaldırdı. Sadece birkaç saat içinde, hayatının en büyük kâbusu bu adamın tek bir emriyle silinip gitmişti. Omuzlarından kalkan yükün hafifliğiyle derin bir nefes aldı. "Teşekkür ederim," dedi fısıltıyla.
"Teşekküre gerek yok, Karıcığım. Ben aldığım hizmetin bedelini ödedim," dedi Cihan kelimelerin üzerine basarak. Sonra kapıya doğru yöneldi. Eli kapı kulpuna gittiğinde duraksadı ve omuzunun üzerinden Asya’ya baktı. "Ancak unutma. Okulda özgür bir öğrenci olabilirsin ama bu kapıdan içeri girdiğin an Şahbey’in karısısın. Evdeki hizmetlilerin, Zehra Abla'nın veya dışarıdaki adamların gözünde biz delicesine aşık, taze evli bir çiftiz. Dışarıya tek bir açık, tek bir soğukluk vermeyeceksin. Bu gece yatak odasına çıkana kadar."
Asya, adamın sözlerindeki o iğneleyici ama gerçekçi tonla başını salladı. "Kuralları biliyorum."
"Güzel. Şimdi odana çıkıp dinlenebilirsin. Akşam yemeğinde holdingin yönetim kurulu üyelerinden birkaçı tebrik için yemeğe gelecek. Düşmanlarımızı gönderdik, şimdi sıra sahte dostlara karşı gülümsemekte." Cihan kapıyı açtı ve koridora çıkmadan önce son bir kez ona baktı. "Akşama hazırlan, Asya. Çünkü bu sahnede perdenin kapanmasına daha çok var."
Kapı arkasından kapandığında, Asya çalışma odasında tek başına kaldı. Gözleri şöminedeki ateşe dalarken, parmağındaki yüzüğün ağırlığı sanki kalbine çökmüştü.
Dışarıdaki adamlar gitmiş, babasının borcu silinmişti. Artık özgür sayılırdı. Ama Cihan Şahbey'in o kehribar gözlerindeki karanlık çekim, Asya'yı babasının alacaklılarından bile daha çok korkutuyordu. Çünkü Asya, bu sahte evlilik oyununda rolünü oynarken, en büyük savaşını Haşmet Ağa'ya karşı değil, o adamın çekimine kapılmamak için kendi kalbine karşı vereceğini o an çok iyi biliyordu.
Ve tarih ona tek bir şey öğretmişti: Kalp, kuşatıldığında her zaman mantıktan önce teslim olurdu.