Ağır ahşap kapılar iki yana çarpılarak açıldığında, dışarının dondurucu rüzgârı konağın sıcak, tütsülü havasına bir bıçak gibi saplandı. Merdivenlerin başında duran Asya, Cihan’ın koluna geçirdiği elini istemsizce sıktı. Alt katta, geniş antreyi saniyeler içinde dolduran kalabalık, sıradan bir misafir grubu değildi; yüzlerindeki derin çizgilerle kanun koyan, siyah paltoları ve tespihleriyle bir dönemin acımasız ruhunu taşıyan aşiret heyetiydi.
En önde, gümüş başlıklı bastonunu yere her vuruşunda mermeri çatlatan bir öfkeyle ilerleyen Haşmet Ağa duruyordu. Altmışlı yaşlarının sonlarındaki bu adamın, Cihan’a benzeyen keskin, koyu renk gözleri vardı ama o gözlerdeki merhametsizlik çok daha derindi. Hemen arkasında, üzerinde pahalı bir kürk, yüzünde çocuksu bir kibrin izlerini taşıyan kızı Dilan yer alıyordu. Dilan’ın gözleri anında merdivenlere, Cihan’a kilitlenmişti; bir avcının avına bakışı gibiydi bu. Ancak bakışları Cihan’ın yanında duran, bembeyaz ipek elbisesi içindeki Asya’ya kaydığında, o avcı edası yerini saf bir dehşete ve nefrete bıraktı.
Antredeki uğultu, Haşmet Ağa’nın başını kaldırıp yeğenini görmesiyle bıçak gibi kesildi.
"Cihan!" Haşmet Ağa’nın sesi, tavanı yüksek salonda bir gök gürültüsü gibi yankılandı. "Haber saldık, geliyoruz dedik. Sen bizi kapıda karşılayacağına, yanında... kim olduğu belirsiz bir kadınla merdiven tepesinden izlersin ha? Şahbey konağının adeti bu mudur?"
Cihan, Asya’nın kolunu biraz daha kendine çekerek duruşunu milim bile bozmadı. Merdivenleri inmek yerine, onların yukarıya bakmasını sağlayarak psikolojik üstünlüğünü koruyordu. Kehribar gözleri, amcasının öfkeyle parlayan gözlerine aynı soğuklukla karşılık verdi.
"Şahbey konağının adeti, misafiri kapıda karşılamaktır amca," dedi Cihan, sesi alçak ama her kelimesi havada asılı kalacak kadar ağırdı. "Ama ben misafir beklemiyordum. Ben, aşiretin büyüklerini ağırlayacağımı sanıyordum. Görüyorum ki siz, bir düğün alayı gibi kapıma dayanıp bana emir vermeye gelmişsiniz."
Haşmet Ağa’nın bastonu bir kez daha mermere indi. Tok ses, Yavuz’un elini ceketinin altına götürmesine neden oldu ama Cihan başıyla ufak bir işaret yaparak onu durdurdu.
"Emir değil, töredir bu!" diye kükredi yaşlı adam. Bastonuyla havayı yararcasına Cihan’ı işaret etti. "Babanın sağlığında kesilen o söz, bu aşiretin onurudur. Dilan’ı alıp bu konağa hanım edeceksin dedik! Bütün aşiret bunu beklerken, sen karşıma geçmiş, yanında o..." Yaşlı adamın gözleri Asya’yı baştan aşağı tiksintiyle süzdü. "O kız parçasıyla duruyorsun! Kimdir bu? Hangi köksüz ailenin kızıdır da Cihan Şahbey’in koluna girme cüretini gösterir?"
Dilan, babasının arkasından öne doğru bir adım atıp Asya’ya öldürücü bir bakış fırlattı. "Cihan Ağa'm," dedi Dilan, sesini bilerek inceltip mağdur bir ton katarak. "Bu saygısızlık sadece bana değil, bütün aşirete yapılmıştır. Biz buraya düğün gününü konuşmaya geldik, senin bu... eğlenceni izlemeye değil."
'Eğlence' kelimesi, Asya’nın beyninde bir şimşek gibi çaktı. Dışarıdan bakıldığında sıradan, parayla tutulmuş bir kız gibi göründüğünün farkındaydı. Geçmişindeki ezilmişlik hissi, yıllarca babasının hataları yüzünden boyun eğmek zorunda kalışı, o an boğazına tıkandı. Cihan’ın ona sabah verdiği tavsiyeyi hatırladı: Geri kalan herkesi ben yakarım.
Ama Asya yanmayı bekleyecek biri değildi; ateşi o başlatacaktı.
Cihan tam ağzını açıp amcasını yerine oturtacakken, Asya ondan önce davrandı. Adamın kolundaki elini yavaşça çözdü ve merdivenlerin tırabzanına doğru bir adım attı. Bembeyaz ipek elbisesi, konağın kasvetli ışığında parlıyordu. Çenesini inatla yukarı kaldırdı; gözlerindeki o soğuk, yeşil alev, Haşmet Ağa’nın gözlerinin tam içine kilitlendi.
"Ben bir kız parçası değilim, Haşmet Ağa," dedi Asya. Sesi bağırış değildi, aksine tüyler ürpertici bir sakinliğe ve netliğe sahipti. Odanın akustiği, bu fısıltıdan hallice sesi bile herkesin duymasını sağladı. "Benim adım Asya Şahbey."
Salondaki sessizlik bir an için o kadar derinleşti ki, dışarıdaki yağmurun cama vuruşu bile sağır edici geldi. Dilan’ın ağzı şokla aralanırken, aşiret büyükleri birbirlerine dehşet içinde bakmaya başladılar. Haşmet Ağa’nın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu, ardından öfkeden kıpkırmızı kesildi.
"Şahbey mi?" diye tısladı yaşlı adam, bastonuna yaslanarak öne doğru eğildi. İnanamıyordu. "Sen ne saçmalıyorsun? Haddini bil, dilini koparırım senin!"
Asya sol elini zarif bir hareketle kaldırdı. Odanın ışığı, parmağındaki o devasa, damla kesim pırlanta yüzüğe vurdu. Yüzüğün yaydığı o keskin parıltı, Haşmet Ağa’nın gözünü alırken, adamın nefesi boğazında tıkandı. Bu sadece bir yüzük değildi; bu, rahmetli hanımağanın mühürüydü. Cihan’ın ona bu yüzüğü vermesi, onu aşiretin başına geçirmesi demekti.
"Ben haddimi çok iyi biliyorum, Ağa," diye devam etti Asya, adım adım merdivenleri inmeye başlayarak. Cihan, onun arkasından sessiz ama güçlü bir gölge gibi ilerliyordu. Gözleri Asya’nın üzerindeydi ve o gözlerde ilk kez şaşkınlık ve tehlikeli bir hayranlık kol kolaydı. "Cihan ile daha bu sabah nikâhlandık. O, kendi iradesiyle beni eşi olarak seçti. Töre, kan bağıyla söz kesebilir; ama kanun ve kocasının iradesi, törenin de aşiretin de üstündedir. Ben Cihan Şahbey’in karısıyım ve bu konağın hanımıyım. O yüzden..."
Asya merdivenlerin son basamağında durdu. Haşmet Ağa ile aralarında sadece birkaç metrelik bir mesafe kalmıştı. Gözünü kırpmadan yaşlı adama baktı.
"...Evime hoş geldiniz. Ama eğer kocamın iradesine saygı duymadan, burada ona ve bana emirler yağdıracaksanız, o kapıdan geldiğiniz gibi çıkıp gidebilirsiniz."
"Sen... Sen kim oluyorsun da beni kendi yeğenimin evinden kovuyorsun!" Haşmet Ağa kontrolünü tamamen kaybederek bastonunu havaya kaldırdı. O an, arkasındaki adamlardan birkaçı öne atıldı.
Ancak onlardan çok daha hızlı olan biri vardı.
Cihan, saniyenin binde biri kadar bir sürede Asya’nın önüne geçti. Devasa bedeniyle onu tamamen arkasına alırken, havaya kalkan bastonu tek eliyle, havada yakaladı. Adamın parmakları ahşap bastonu öyle bir sıktı ki, çıtırtı sesleri salonda yankılandı. Cihan’ın yüzündeki o sakinlik tamamen kaybolmuş, yerini saf, öldürücü bir öfke almıştı. Kehribar gözleri alev alev yanıyordu.
"Eğer o baston, karımın saçının teline bile değecek olsaydı amca," dedi Cihan, sesi cehennemin dibinden geliyormuş gibi boğuktu, "Onu senin elinle birlikte kırar, bu avluya gömerdim."
Cihan bastonu sertçe iterek Haşmet Ağa’nın sendelemesine neden oldu. Arkasındaki adamlar silahlarına davrandı ama Yavuz ve Cihan’ın etraftaki korumaları, onlardan önce davranarak silahlarını çekip aşiret heyetine doğrulttu. Antre, saniyeler içinde kan gövdeyi götürecek bir savaş alanına dönmüştü. Silahların emniyetlerinin açılma sesleri, gerilimi zirveye taşıdı.
"İndirin silahları!" diye bağırdı Cihan, kendi adamlarına değil, doğrudan amcasının arkasındaki gruba. "Burası benim evim! Burada benim kurallarım geçer. Karım Asya, bu konağın hanımıdır. O yüzük onun parmağında olduğu sürece, ona edilen her laf bana edilmiş sayılır. Bize karşı çekilen her silah, Şahbey holdinginin ve bu ailenin sonunu getirir. Kan dökmek istiyorsanız, buyurun başlayın. Ama buradan hiçbiriniz sağ çıkamazsınız!"
Haşmet Ağa, etrafını saran namlulara, ardından yeğeninin o tavizsiz, delice gözlerine baktı. Cihan gerçekten de her şeyi yakmaya hazırdı. Karşısında eskisi gibi emir verebileceği bir çocuk değil, imparatorluğunu kurmuş acımasız bir adam vardı. Ve o adamın arkasında, zerre kadar korku belirtisi göstermeyen, çenesini dik tutan o yabancı kız...
Dilan hıçkırarak ağlamaya başladı. "Baba, bir şey yap! Benim hakkım bu! Benim yerim orasıydı!"
Haşmet Ağa kızını susturmak için elini kaldırdı. Yüzü yaşlanmış, çökmüş görünüyordu ama gözlerindeki kin daha da bilenmişti. Bastonuna dayanarak doğruldu. Derin, hırıltılı bir nefes aldı.
"Bu iş burada bitmedi, Cihan," dedi yaşlı adam, her kelimenin üzerine basarak. "Aşiretin onurunu ayaklar altına aldın. Bir hiç uğruna, o sokak kızı uğruna kanımızı lekeledin. O yüzüğü ona takmış olabilirsin ama bu aile o kızı asla kabullenmeyecek. Onu bu konakta yaşatmam. Size öyle bir cehennem yaşatırım ki, kendi ellerinle o yüzüğü ondan söküp alırsın."
"Elinden geleni ardına koyma," dedi Cihan, zerre kadar geri adım atmadan. "Benim karıma dokunacak adam, kendi mezarını kazar."
Haşmet Ağa son bir kez nefret dolu bakışlarını Asya’ya yöneltti, ardından arkasını dönerek kapıya yöneldi. Dilan, ağlayarak ve Asya’ya lanetler okuyarak babasını takip etti. Aşiret heyeti de yavaş yavaş, silahlarını indirerek gergin bir sessizlik içinde konağı terk etmeye başladı.
Ağır ahşap kapılar dışarıdan kapatıldığında, salondaki o ezici gerilim aniden boşaldı. Yavuz silahını indirip emniyetini kapattı. Asya, bacaklarının artık onu taşımadığını o an fark etti. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu, dengesini kaybedip geriye doğru sendeledi.
Ancak yere düşmedi.
Cihan, hızla dönüp Asya’yı belinden kavradı. Adamın güçlü kolları onu sardığında, Asya yorgunlukla başını Cihan’ın geniş göğsüne yasladı. Kalbinin deli gibi attığını hissedebiliyordu.
"Ayaktasın," dedi Cihan fısıldayarak, sıcak nefesi Asya’nın saçlarına karışırken. Adamın sesinde, az önceki o öfke fırtınasından eser yoktu; yerine derin, sarsıcı bir takdir ve Asya'nın beklemediği bir şefkat kırıntısı gelmişti. "Tek bir adım bile geri atmadın."
Asya, adamın ceketinin yakasına tutunarak yüzünü ona kaldırdı. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama akmalarına izin vermiyordu. "O yüzüğü bana boşuna takmadınız, Cihan Bey," dedi, sesi titriyordu. "Ben... Ben bir piyon olmayacağımı söylemiştim."
Cihan, Asya’nın belindeki elini hafifçe sıktı. Kehribar gözleri, genç kızın yüzünde, inatçı dudaklarında takılı kaldı. O an, ikisi de bu oyunun sadece kâğıt üzerinde kalmayacağını, bu tehlikeli çekimin onları hiç beklemedikleri bir yere sürüklediğini içten içe biliyorlardı.
Cihan, onu kucağına alırcasına hafifçe kaldırdı ve çalışma odasına doğru yöneltti. "Bugünlük gösteri bitti karıcığım. Artık yaramızı sarma vakti."