Kâğıt Üzerindeki Yemin

1500 Kelimeler
Boğaz’ın üzerinden yükselen sabah güneşi, kurşuni bulutların arasından sızıp odayı aydınlattığında, Asya için gece hiç bitmemiş gibiydi. Devasa, siyah saten örtülü yatağın tam ortasında, dizlerini karnına çekmiş bir halde uyanık yatıyordu. Gözlerini bir an bile kırpmamıştı. Yabancı bir tavan, yabancı bir koku ve odanın diğer ucundaki deri koltukta, uzun bacaklarını uzatmış, başını geriye yaslayarak uyuyan yabancı ve tehlikeli bir adam. Asya, yorganı göğsüne kadar çekip Cihan Şahbey’in uyuyan silüetine baktı. Dün geceki o yırtıcı, etrafına korku saçan adam gitmiş; yerine yorgunluktan hatları gerilmiş, yüzüne düşen birkaç tutam siyah saçla şaşırtıcı derecede durgun görünen biri gelmişti. Ancak Asya aldanmıyordu. Bu durgunluk, fırtınadan önceki o aldatıcı sessizlikti. Saatler sonra bu konak, aşiretin en acımasız adamlarıyla dolup taşacak ve Asya, hayatının en büyük rolünü oynamak için sahneye çıkacaktı. Kapının üç kez, ritmik ve tok bir şekilde vurulmasıyla Cihan aniden, sanki hiç uyumamış gibi gözlerini açtı. Uyanma evresi yoktu; saniyesinde tetikteydi. Asya yerinde sıçrarken, Cihan kravatsız gömleğinin yakasını düzeltip kapıya doğru adımladı. Kilit sesinin ardından kapı aralandı ve Zehra Hanım’ın buz gibi yüzü belirdi. Kadının kollarında, siyah, koruyucu bir kılıfın içinde duran bir elbise ve elinde kadife bir mücevher kutusu vardı. "Ağa'm," dedi Zehra Hanım, gözlerini Asya’nın yattığı taraftan kasıtlı olarak kaçırarak. "İstediğiniz her şey hazır. Memur Bey ve avukatınız Tarık Bey aşağıda, çalışma odasında sizi bekliyorlar. Yavuz da güvenliği sağladı. Amcalarınızın konvoyu gişeleri geçmiş, bir saate kalmaz burada olurlar." "Güzel," dedi Cihan, kadının elindekileri alırken. Sesinde uykunun zerresi yoktu. "Kahvaltıyı çalışma odasına indirin. Asya Hanım yarım saate hazır olacak." Zehra Hanım başını saygıyla eğip sessizce uzaklaştığında, Cihan kapıyı kapattı ve elindeki kılıfı yatağın ayakucuna bıraktı. Kadife kutuyu da yanına koydu. "Kalkma vakti," dedi Cihan, Asya’ya bakarak. "Duş al ve bunları giy. Aşağıda atacağımız bir imza ve hazırlanmamız gereken bir savaş var." Asya yutkundu. Yorganı üzerinden atıp çıplak ayakla kalın halının üzerine bastığında, bacaklarının titrediğini hissetti. Yatağın ucundaki siyah kılıfın fermuarını titreyen parmaklarıyla indirdi. İçinden çıkan elbise, Asya’nın hayatında gördüğü en zarif ama bir o kadar da iddialı parçaydı. Bembeyaz, kalın ipekten dikilmiş, omuzları açıkta bırakan, vücudu saran ama asla aşırıya kaçmayan, asil bir kesimi vardı. Dün geceki o ıslanmış, korkmuş öğrenci kızın değil; gücü ve meydan okumayı temsil eden bir kadının zırhıydı bu. "Bu..." Asya kelimeleri toparlamaya çalıştı. "Bu gerçek bir gelinlik bile değil. Bir nikâh elbisesi. Dün geceden sabaha bunu nasıl buldunuz?" "Benim dünyamda 'bulunamaz' diye bir kelime yoktur, Asya," dedi Cihan, dolabına doğru yönelirken. "Sadece 'henüz emredilmemiş' şeyler vardır. Şimdi hazırlan. Zamanımız daralıyor." Yarım saat sonra Asya, banyonun aynasından kendine bakıyordu. Beyaz ipek elbise üzerine kusursuzca oturmuştu. Saçlarını ensesinde sıkı, zarif bir topuz yapmış, yüzündeki yorgunluğu hafif bir makyajla örtmüştü. Aynadaki yansıması ona yabancıydı. Yeşil gözlerindeki o masum, telaşlı öğrenci gitmiş; yerine soğuk, hesaplı ve köşeye sıkışmış bir kraliçe adayı gelmişti. Odaya geri döndüğünde, Cihan’ı pencerenin önünde buldu. Üzerine gece karası, özel dikim üçlü bir takım elbise giymişti. Ceketin yeleği, geniş omuzlarını ve keskin hatlarını daha da ön plana çıkarıyordu. Asya’nın adım sesini duyduğunda başını çevirdi. Kehribar gözleri, Asya’nın üzerinde ağır ağır, değerlendiren bir bakışla dolaştı. O an, odadaki havanın aniden yoğunlaştığını, görünmez bir kıvılcımın ikisi arasında çaktığını hissettiler. Cihan’ın bakışlarında bir saniyeliğine beliren o saf, perdesiz hayranlık, hemen ardından koyu bir ciddiyetle örtüldü. "Güzelsin," dedi Cihan, sesi boğuk ve düzdü. Sadece bir gerçeği tespit ediyormuş gibi konuşsa da, kelimenin altındaki ağırlık Asya’nın tenini yaktı. "Ama bugün güzellikten çok daha fazlasına ihtiyacımız olacak. Buraya gel." Asya yavaşça ona doğru yaklaştı. Cihan, yatağın üzerindeki kadife kutuyu aldı ve kapağını açtı. İçindeki yüzük, Asya’nın nefesini kesecek kadar büyüktü. Damla kesim, kusursuz bir pırlanta, beyaz altının üzerine özenle yerleştirilmişti. Etrafına saçtığı ışık, odanın kasvetini bile kırıyordu. "Bu," dedi Cihan, yüzüğü kutudan çıkarırken. "Sıradan bir mücevher değil. Şahbey ailesinin anaerkil mirasıdır. Rahmetli babaannemin, aşirete hükmettiği yıllarda parmağından hiç çıkarmadığı yüzük. Bunu taktığın an, onlara sadece benim karım olduğunu değil, bu ailenin yeni hanımağası olduğunu da ilan etmiş olacaksın. Hedef tahtasının tam ortasına kendi isteğinle yürümek demektir bu. Son kez soruyorum, Asya. O kapıdan çıkıp gitmek için hâlâ şansın var." Asya, Cihan’ın gözlerinin tam içine baktı. Geri dönerse onu bekleyen karanlık sokakları, babasının alacaklılarını ve ömür boyu sürecek o kaçak hayatını düşündü. Sonra gözlerini yüzüğe çevirdi. Bu bir takı değildi; bu bir kelepçeydi. Ama altından yapılmış, onu hayatta tutacak bir kelepçe. Sol elini yavaşça Cihan’a doğru uzattı. "Takın şunu," dedi, sesindeki titremeyi gururuyla ezerek. "Ben tarihçiyim, Cihan Bey. Savaşlardan kaçmam, onları incelerim." Cihan’ın dudaklarında o tehlikeli tebessüm yeniden belirdi. Asya’nın soğuk, ince parmaklarını kendi sıcak ve nasırlı avucunun içine aldı. Yüzüğü Asya’nın yüzük parmağına yavaşça geçirirken, adamın başparmağı anlık bir temasla Asya’nın tenini okşadı. Asya, anlaşmalarındaki o "dokunulmazlık" kuralına rağmen, bu ufacık temasın vücudunda yarattığı o tuhaf elektrik akımıyla irkildi. Elini hızla geri çekmek istedi ama yüzük çoktan parmağına oturmuş, kaderi mühürlenmişti. Birlikte sessizce odadan çıkıp alt kata, çalışma odasına indiklerinde, içerideki atmosfer bir cenaze evini andırıyordu. Devasa maun masanın arkasında terleyen, elindeki evrak çantasını sıkı sıkı tutan bir nikâh memuru duruyordu. Yanında, Cihan’ın en az onun kadar soğukkanlı görünen, gözlüklü avukatı Tarık Bey ve kapının hemen girişinde, kollarını göğsünde bağlamış, onaylamaz bakışlarla onları izleyen Yavuz vardı. "Başlayalım," dedi Cihan, masaya doğru adımlarken. Sesinde itiraz kabul etmeyen bir emir kipi yankılanıyordu. Memur, cübbesini düzelterek titrek bir sesle prosedürleri hızla okumaya başladı. Aşk, sadakat, hastalıkta ve sağlıkta gibi kelimeler, bu odanın soğuk duvarlarına çarpıp anlamsızlaşıyordu. Asya, söylenenleri bir uğultu gibi duyuyordu. Zihni tamamen uyuşmuştu. Sadece "Evet" demesi gereken o kritik anda, Cihan’ın varlığını hemen yanında, omuz omuza hissetti. "Evet," dedi Cihan, tereddütsüz, sert ve gür bir sesle. Sıra ona geldiğinde Asya bir an duraksadı. Gözleri, masanın üzerindeki evlilik cüzdanına, ardından kendi parmağındaki o devasa yüzüğe takıldı. Kendi özgürlüğünü, kendi elleriyle teslim ediyordu. Derin bir nefes aldı ve gözlerini memura dikti. "Evet." Sesi beklediğinden daha net çıkmıştı. İmzalar atıldı. Kalemin kâğıt üzerinde çıkardığı o hışırtı sesi, Asya’nın zihninde bir ömür boyu yankılanacak gibiydi. Tarık Bey ve Yavuz şahit olarak imzalarını attıklarında, işlem resmen tamamlanmıştı. Memur, kırmızı kaplı evlilik cüzdanını Asya’ya doğru uzattı. Asya cüzdanı alırken, ellerinin titrememesi için insanüstü bir çaba sarf etti. Tam o esnada, çalışma odasının kalın kapısı hızla açıldı. Zehra Hanım, yılların verdiği o ağırbaşlılığını bir kenara bırakmış, nefes nefese içeri girmişti. "Ağa'm," dedi kadın, sesi panikle titriyordu. "Geldiler. Haşmet Ağa ve aşiretin ileri gelenleri... Konvoy avluya girdi. Arabalarından iniyorlar." Odada anında buz gibi bir rüzgâr esti. Yavuz elini içgüdüsel olarak ceketinin altındaki silahına attı. Avukat Tarık evrakları hızla çantasına tıkıştırdı. Asya ise elindeki kırmızı cüzdanı o kadar sıkı tutuyordu ki, parmak boğumları acımaya başlamıştı. Oyun bitmiş, gerçek savaş kapıya dayanmıştı. Cihan, ceketinin düğmesini yavaşça, son derece sakin bir hareketle ilikledi. Yüzünde en ufak bir endişe emaresi yoktu. Aksine, avını köşeye sıkıştırmış bir aslanın o kibirli ve tehlikeli rahatlığı vardı üzerinde. Gözlerini Asya’ya çevirdi. "Dün gece bana sorduğun o sorunun cevabını verme vakti geldi," dedi Cihan, ona doğru bir adım atarak. "Amcam Haşmet... Eski kafalı, acımasız ve güce tapan bir adamdır. Karşısında zayıflık gördüğü an, seni parçalamaktan çekinmez. Kızı Dilan ise... Benimle evlenmek için çocukluğundan beri zehirlenerek büyütülmüş, tehlikeli bir yılandır. Birazdan o salona gireceğiz ve onlar senin kim olduğunu, nereden geldiğini, aileni, paranı, geçmişini sorgulayarak seni o masada küçük düşürmeye çalışacaklar. Sözleriyle derini yüzecekler." Cihan sol kolunu kıvırarak Asya’ya uzattı. Kehribar gözleri, ilk kez bu kadar yoğun ve bu kadar kararlı bakıyordu. "Şimdi sana en önemli kuralı söylüyorum, Asya," diye fısıldadı Cihan, aralarındaki mesafeyi tamamen kapatarak. "O kapıdan içeri girdiğimiz an, çeneni dik tutacaksın. Kimseye açıklama yapmayacak, kimseden özür dilemeyeceksin. Gözlerini kaçırmayacaksın. Çünkü sen dışarıdan gelmiş sığıntı bir kız değilsin. Sen, Cihan Şahbey’in kendi iradesiyle seçtiği, bu konağın tek hanımısın. Onlara bir imparatoriçe gibi bak. Geri kalan herkesi ben yakarım." Asya, adamın sözlerindeki o yakıcı gücü hücrelerinde hissetti. İçindeki o korku buzulu aniden çatladı ve yerini, geçmişinden, babasının ihanetinden, ezilmekten bıkmış o inatçı kızın ateşine bıraktı. Kırmızı cüzdanı çalışma masasının üzerine bıraktı. Sağ elini yavaşça kaldırıp Cihan’ın uzattığı kola geçirdi. Adamın kolundaki kasların gerginliğini, ceketinin kumaşının altından bile hissedebiliyordu. "Tarihte bir kural vardır, Cihan Bey," dedi Asya, çenesini adamın istediği gibi havaya kaldırarak. Gözlerinde soğuk bir savaşçının parıltısı vardı. "Surları içten yıkılmayan hiçbir kale, dışarıdan gelen bir orduyla fethedilemez. Bu kaleyi onlara teslim etmeye hiç niyetim yok." Cihan’ın dudakları yavaşça kıvrıldı. Gözlerindeki takdir artık gizlenemez boyuttaydı. Başını onaylarcasına salladı ve birlikte çalışma odasından çıktılar. Geniş antreye doğru ilerlediklerinde, konağın devasa ahşap kapılarının ardında kopan gürültüyü, onlarca adamın ağır ayak seslerini ve Haşmet Ağa’nın o yeri göğü titreten, tok sesini duydular. Kapılar iki yana ardına kadar açıldı. İstanbul’un kasvetli sabah ışığı, siyahlar içindeki, yüzleri öfke ve kibirle kasılmış kalabalık aşiret heyetiyle birlikte konağın içine doldu. En önde, elinde gümüş başlıklı bastonuyla Haşmet Ağa, hemen arkasında ise gözleri Cihan’ı arayan kızı Dilan duruyordu. Cihan, Asya’nın kolunu biraz daha kendine doğru çekerek duruşunu sabitledi. Merdivenlerin tam başında, o ezici kalabalığa yüksekten bakarak durdular. Asya, parmağındaki baba yadigarı yüzüğün ağırlığını hissederek derin bir nefes aldı. Gösteri, yeni başlıyordu. Bu bölümle nikâhı kıyıp yüzüğü taktık ve en büyük tehdidi konağın kapısından içeri aldık! Beşinci bölümde, Asya ve Haşmet Ağa/Dilan arasındaki o ilk büyük yüzleşmeyi, sözlü çatışmayı ve Cihan'ın Asya'yı amcasının zehirli dillerine karşı nasıl savunduğunu (veya Asya'nın kendi kendini nasıl koruduğunu) yazarak devam etmemi ister misin? Çatışma tavan yapacak!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE