Akşamın alacakaranlığı köyün üzerine ağır ağır çökerken, Mehmet Ağa’nın atları bahçeden çıkarıldı. Evlerin önünde toplanan kalabalık, gözlerini yollara dikmişti; bugün köyün en büyük meselelerinden biri çözülecekti. Mehmet Ağa ve ailesi, oğulları Kürşat’ı Selvi’nin evine istemeye götürüyordu. Bu, iki ağa ailesinin zorunlu birleşmesiydi, ama Kürşat’ın gönlü başka yerdeydi. İçinde fırtınalar koparken, ana ve babasının kararlı duruşu ona baskı yapıyordu.
Mehmet Ağa’nın evinden çıkan kalabalık yavaş yavaş yürüyordu. Kız isteme adetlerinin geleneksel ciddiyeti üzerlerine ağır bir gölge gibi çökmüştü. Kadınlar pencere kenarlarına dizilmiş, fısıltılarla birbirlerine olayları anlatıyordu. “Bak, Hüseyin Ağa’nın oğlu geldi. Bugün Selvi’ye söz kesecekler,” diyorlardı. Çocuklar merakla koşturarak etraflarını sarmıştı.
Kürşat, atın üzerinde otururken gözlerini kaçırıyor, sessizce derin nefesler alıyordu. Adet gereği atın üstünde köyü selamlayarak istemeye gidilirdi. Selvi’nin adı kulağında çınlıyordu, fakat gönlü başka yerdeydi. Zeynep aklını kurcalıyordu. “Bunu yapamam,” diye geçirdi içinden, “ama ailemin gözünde asi, hain evlat olacağım.” diye düşünüyordu.
Uzun ve tozlu köy yolunda ilerlerken, Mehmet Ağa’nın sert bakışları üstündeydi. O, bu işin tamamlanmasını istiyordu. “Ağa oğluysan, sorumluluklarını bilirsin,” demişti. Aman Selvi’yi mutlu et babası da bizi mutlu etsin’’ diye öğüt vermişti. Yoksa, bu köy senin için cehennem olur.”
Selvi’nin evine yakınlaştıklarında kalabalık iyice çoğaldı. Bahçe kapısında toplananlar, gelen konukları bekliyordu. Kapı açıldı, Selvi’nin babası Hüseyin ağa konukları karşıladı.. Hüseyin Ağa önde, beraberindekiler ardında dizildi. Çiçekler, tatlılar, hediyeler masalara dizilmişti. Selvi’nin annesi, sert ve gergin bir ifadeyle karşılandı konukları. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinde kızına karşı bir karışık sevgi ve koruma vardı. Elbette ki kadında köyde çıkan Zeynep’le Kürşat dedikodularını duymuştu ve huzursuz olmuştu.
Kızı Selvi’yi kahve faslı için mutfağa gönderdi. Selvi, mutfağa geçti evin hizmetçileri zaten kahveyi hazır ediyordu kendisi sadece Kürşat’ın kahvesine adettendir diye tuz koydu.
Kahvenin kokusu mutfağı doldururken, Selvi fincanları tepsiye dizdi yüzünde zor tutulan bir tebessüm vardı. Ancak salona geri döndüğünde, sedire oturmuş olan Kürşat’ın sert, soğuk bakışları ona doğrultulmuştu. Gözleri, içten içe nefret ve uzaklık barındırıyordu.
Selvi, kahveyi uzatırken titredi; her “buyurun”u boğazına takıldı. Kürşat ise aldırmaz bir tavırla fincandan küçük bir yudum aldı ve tekrar Selvi’ye bakmadan sessizce fincanını yerine koydu. Oda, konuşulmayan sözlerle, karşılıklı soğuklukla doluydu.
Mehmet ağa ve Hüseyin ağa baş köşeye kuruldular. Selamlaşma fasılları bitti ve nihayet malum ana geldiler.
Mehmet Ağa kahvesini höpürdeterek söz aldı: “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızımız Selvi’yi oğlum Kürşat’a istemeye geldik. Rızanız var mıdır?’’
Hüseyin ağa lafa girdi .’’Benim gibi bir ağanın kızına ağa oğlu yaraşır .Benim rızam vardır verdim gitti .Hayırlı, mübarek olsun. İnşallah iki aile de mutlu olur.” Ancak, sesi sertleştiğinde herkes sustu: “Ama Kürşat oğlum, kızımı asla üzmeyeceksin. Yoksa ağa oğlu olman sana bir şey kazandırmaz. Aksine, seni yakarım.”
Kürşat’ın kalbi sıkıştı. Yüzük kutusunu eline alırken elleri titredi. İki altın yüzük vardı; biri onun, diğeri Selvi’nindi. Bu yüzükler, ona göre özgürlüğüne takılan prangalardı. Parmaklarına yüzük takılırken, içinde fırtınalar kopuyordu.
Yüzükler takıldı, nişan için anlaşma yapıldı. Ama kimse Kürşat’ın içinde kopan fırtınayı göremedi. O yüzükler, onun boğazına vurulan bir zincirdi. Selvi’nin yüzü ise umutla, korkuyla ve biraz da tereddütle karışmıştı. Kürşat istemeden vazgeçer diye çok korkuyordu ama giderek bu ihtimal zayıflıyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kalkarken, Hüseyin Ağa yeniden uyardı: “Bu iş burada bitmedi. Şimdi iki aile olarak birleşiyoruz. Yollarımız bundan sonra aynı yolda yürüyecek. Sen bu yüzükleri çıkartamazsın, Kürşat.”
Atlarına bindiklerinde, Kürşat uzun uzun gökyüzüne baktı. İçindeki huzursuzluk büyüyordu. “Allahım bana sabır ver ” diye fısıldadı. Kalbi isyanla çarpıyordu.Yol boyunca sessizlik hakimdi. Kimse ne söyleyeceğini bilmiyordu. Herkes biliyordu ki, bu isteme sadece iki ailenin değil, Kürşat’ın da hayatındaki en zor anlardan biriydi.
Aynı zaman dilimlerinde, Zeynep’in içi hiç rahat değildi. Emine’nin evinde oturuyordu ama aklı annesindeydi. Annesi yalnızdı, aklı pek yerinde değildi; bu düşünce onu iyice sarstı.
Kendi kendine mırıldandı:
“Acaba aç kaldı mı? Susuz mu? Ne yapıyor şimdi? O evde yalnız, korkar.”
Gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Emine’nin annesine dönüp yalvarır gibi söyledi:
“Ben… ne olur, izin verin annemi görmeye gideyim. Evde tek başına, aklı yerinde değil. Korkarım aç susuz kalmıştır.”
Emine’nin annesi önce sertçe baktı, sonra gözlerindeki sertlik yumuşadı. ‘’Kızım kadın seni eşşek sudan gelene kadar dövdü gelmesek öldürecekti aklı uçmuş onun’’sonra Zeynep’in yaşlı gözlerini görünce ana yüreği dayanamadı. “Peki,” dedi. “Ama dikkatli ol. Ben yemek yaptıydım bir kap bırak gel emi kızım .”Zeynep kadına minnetle baktı ‘’Tamam Halime teyzem hemen bakıp gelecem’’
Kapıdan çıkarken kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Yanında küçük kardeşi Halil de vardı. O da tereddütle ama kararlıydı:
“Ben de gelmek istiyorum. Annemi görmek istiyorum” demişti. Kardeşiyle ağır adımlarla dün dayak yediği eve geldi. Kapıyı usulca ittirdi hiç ses gelmiyordu .İçeri girdiklerinde kadın koltukta oturmuş dışarıyı seyrediyordu. Zeynep’in halini görünce endişeye kapıldı.
‘’Kuzumm kim yaptı sana bunu elleri kırılasıca’’ diye feryat etti. Zeynep dehşete düşmüştü. Annesinin psikolojik durumu iyice kötüleşiyordu. İçinden birden çok kişilik çıkıyordu ve zamanı belli olmuyordu. Halil tam söze girip ‘’sen dövdün ya ablamı ‘’diyecekken kardeşini susturdu.
‘’Sana yemek getirdik’’ deyip tabağı kadının önüne koyup mutfağa yöneldi tam o anda olanlar oldu.
"Çattt! "diye şıngırtı koptu. Cam kırığı sesiydi bu .Köyün kadınları toplanmış evlerini taşlıyorlardı .Evin camlarını indirmişlerdi , ellerinde taşlar, fısıltılar ve sözler bir öfke fırtınası yaratıyordu. Onların sözleri, Zeynep’in kulaklarında yankılanıyordu:
“Orospusun sen bizim adamları da alırsın elimizden!”
‘’Ağa’ya kuyruk sallamış bu kaltak!”
“Kahpee , köyümüzü kirletiyorsun!”
‘’Defolun bu köyden istemiyoruz sizin gibi pislikleri!’’
Zeynep, feryat etti ‘’Halil eğilin ablam ,duvar köşelerine saklanın. Annemi de yanına al."
Kız taş yağmurundan diğer odaya geçemiyordu her yer cam kırıklarıyla doluydu. Evin içinde iri iri taşlar vardı. Dışarı çıkacaktı ama kadınların önünde durmaya cesaret edemedi. Tam o sırada, gökyüzünden sert bir taş hızla fırladı ve Halil’in kafasına isabet etti. Küçük çocuk, acıyla yerde kıvranmaya başladı ve acıyla bağırdı.
O sıra Emine ve annesi Halime hanım kadınları tutmaya çalışıyordu çocuğun sesini duyunca herkes durdu .Halime hanım isyan etti ‘’geberesiceler sabiye kıydınız yıkılsın sizin evinizde , kocalarınız taş olsun ‘’diye bağırınca kadınlar korkuyla ve suçlulukla kaçıştılar.
“Halil!” Zeynep’in çığlığı geceyi yırtıyordu. Çocuğun yanaklarından kanlar süzülüyordu, Halil gözlerini kapadı, nefesi kesiliyordu. Çok kan akıyordu. Annesi yine annelik yapamamış kendini korumuş çocuğu ortada bırakmıştı. Hemen çocuğu kucağına alıp kapıya koştu.
‘’Öldü kardeşim öldü’’ diye canhıraş bağırıyordu.
Halime hanım lafa girdi ‘’kızım hemen araba neyin bulup şehre hastaneye yetiştirelim bu çocuğu’’ diye konuştu ama sadece ağaların ve çok zenginlerin arabası vardı. Zeynep’in eli ayağı titriyordu o sıra dostu Emine lafa girdi. ‘’Anne koş araba arayalım yalvaralım gerekirse.’’ O sırada evi taşlayan birkaç kişi arkadan olanları izliyordu .Onlara da feryat etti ‘’Yelloz karılar çocuk katilleri hepinizi süründürücez sizde bir araba bulun hemen’’ diye bağırdı.
Çocuğun başına yazma bastırdılar ama kan şırıl şırıl akıyordu. Zeynep’in üstü kardeşinin kanına bulanmıştı.
O an Kürşat ağanın kardeşi Hasan koşarak geldi. Neticede oda bir ağa oğluydu abisinin gölgesinde olmaktan yorulmuştu. Babasıgil Selvi’yi istemeye gittiklerinde o gitmek istememiş kimsede bu durumu önemsememişti.O da arabayı almış Selvi’nin evini gözetliyordu bu kızdan gerçekten etkileniyordu. Tüm olanları görmüştü kadınların evi taşlaması Zeynep’in kucağında baygın kardeşiyle çıkması, feryatları.
Hemen kızın yanına yanaştı "hadi bende araba var götüreyim" dedi. Zeynep’in gözlerinden yaşlar süzülürken neye uğradığını şaşırdı , kız tir tir titriyordu Hasan kimseden izin almadan Halil’i kucağına aldı.
“Haydi, haydi gitmeliyiz hastaneye!” dedi baskın sesiyle. Yüreğinde fırtınalar kopuyordu. Hemen arabaya vardılar arka kapıyı aç deyip Zeynep’i yönlendirdi .Emine’de hemen arkalarından koşup geldi kızlar arkaya bindiler. Halil’i kucağına aldılar.
Hasan, hastaneye yetişmek için köyün toprak yollarında hızlıca ilerlerken, içinde hem öfke hem kin vardı. Zeynep’ten gerçekten hoşlanıyordu ve kızın abisiyle adı çıkmıştı abisini bilirdi Zeynep’le işi olmazdı onun . Şimdide köylünün dedikoduları iyice canını sıkmıştı ama burda olması büyük bir şanstı onun için. Zeynep’in gözüne girmesi için bir fırsat doğmuştu.
Hasan düşüncelerde boğulurken Zeynep, arkadan çaresizce izliyordu. Başına gelenlere dayanamıyordu bu son günler onun için kabus gibiydi.