4.Bölüm "Depo"

1620 Kelimeler
4.Bölüm: “Depo” Mihriban Ataseven… Sağlıkçı olarak mesleki deformasyonun ne olduğunu sorsalar, sanırım cevabım şu olurdu: İçgüdülerim ve reflekslerimin daima tetikte olması. Reflekslerim, içgüdülerime göre hareket eder. Yatağında titreyen Cihangir Kandaş'a, doktorla birlikte hızlıca yaklaştık. Tahmin ettiğimiz gibi, damar yolu tıkanmış. Doktor damar yoluyla ilgilenirken, ben çıkarılan oksijen maskesini yeniden taktım ve cihazları ayarladım, oksijen seviyesini artırmaya çalıştım. Doktor, kan dolaşımını hızlandırmak için ayaklarını hafifçe yukarı kaldırdı. Titremesi daha da arttı ve sonra oksijeni aldıkça yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Elinin üzerinden ikinci bir damar yolu açtık, kan aldık. Doktorla göz göze geldik. Bu bakışmaların anlamını aslında ikimiz de biliyorduk. Başını olumsuz anlamda sağa sola salladı ve; “Kan tüplerini alıp hızlıca laboratuvara iniyorum. Kan sonuçları çıkana kadar başında bekleyeceğim.” dedi. Gözlerine bakıp; “Kan tüplerini bana verin, laboratuvarda ben beklerim. Siz oğluna açıklama yapın," dedim ama kabul etmedi. Diğer koridora açılan kapıdan hızlıca çıktı. Omuzlarım düştü. Yaman Kandaş denilen adamla yine ben muhatap olmak zorunda kaldım. Cihangir Kandaş'a döndüm, ayaklarını indirdim. Rengi yavaş yavaş yerine gelmeye başladı. "İyi olan taraf mısın yoksa kötü mü, merak ediyorum. Yoğun bakım odasında seni ziyaret edecek kadar kimlerin canını yaktın?" diye söylendim kendi kendime. Sonrasında, istemesem de Yaman Kandaş'a açıklama yapmak için yoğun bakım ünitesinden çıktım. Dışarı adımımı atar atmaz karşımda dikildi. Ben de omuzlarımı dikleştirdim. "Neler oldu? Babamla mı ilgili bir sorun var? Bana açıklama yapmak zorundasınız, bilgi ver. Hemen!" dedi. "İçeriye girdiğimizde müdahale edildiğini anladık. Birileri damar yoluyla uğraşmış, oksijeni kesmiş. Müdahale ettik, şu an için durumu stabil. Doktor kan aldı, herhangi bir şekilde ilaç vermişler mi, onu kontrol edecek. Benimle değil, gerçek düşmanlarınızla uğraşın. Casus olsaydım, müdahale etmezdik, babanız ölürdü. Başka birileri uğraşmış," deyip iki adım daha attım. Önüme geçti; "O odaya hemşire ya da doktor dışında kimse girmedi. Babamla birebir ilgilenen hemşiresi de sensin.” “Oradaki tek hasta babanız değil. Bu durumu benimle değil, başhekimle konuşarak netleştirebilirsiniz. Yapabileceğim bir şey yok," deyip kenara çekildim ve personel odasına geçtim. İçeri girince kanepeye bıraktım kendimi. Birileriyle konuşup Cihangir Kandaş'ı başka hemşireye teslim etmek istiyorum. Ama bu defa da oğlu Yaman Kandaş beni onunla görüştürmez. O zaman da annemi nereden tanıdığını çözemem. Birazcık daha sabretmem gerekiyor. Kanepeye uzandım. Çok yoruldum. Çok yorgunum. Şu son iki günde yaşadığım olaylar silsilesi beni sanki 20 yıl yaşlandırdı. Bu Kandaş ailesi yüzünden daha Soner'e yoğunlaşamadım. Bana attığı kazığın hesabını sormak istiyordum ancak önce sebebini öğrenmeliydim. Bu düşüncelerle gözlerim kapandı. Bu kadar derdin tasanın içinde birazcık da olsa uyumak iyi gelecek galiba. Zihnimi toparlamam lazım, dinlenmem gerekiyor diye düşündüm. Öylece uyuyakalmışım. Ne kadar uyudum bilemiyorum ama gözlerimi açtığımda bir tuhaflık hissettim. Personel odasındayım, uyuya kaldığım kanepede uyandım ancak bir tuhaflık var gibi geldi. Elimi alnıma götürdüm. Aklıma yine Soner’in kapıyı açtığı anlar geldi… “Neden, Soner, neden?" diye söylendim. Sonra oturur vaziyete geldim. O sırada, tam karşımda, tekli koltukta oturup bacak bacak üstüne atıp beni izleyen Yaman Kandaş'la göz göze geldik. "Burası personel dinlenme odası. Personelden başkasının girmesi yasak. Senin burada ne işin var?" "Hayatım boyunca yasak denilen ne varsa itina ile içinden geçtim. Gel benimle!” deyip ayağa kalktı. Öylece bakıyordum. Başıyla kapıyı işaret etti. "Gel benimle!!!" dedi. Derin bir nefes alıp verdim. Tersleşmek istemiyorum. Ayağa kalkıp ben de kapıya doğru adım attım. Yaman Kandaş önde, ben arkada koridorda yürümeye başladık. Farklı bir yoğun bakım ünitesinin olduğu yere geçtik. Bekleme alanına kanepe konmuş, yoğun bakım ünitesini gösteren camın tam karşısına. Duvardaki cam panelin yanında, karşılıklı durduk ikimizde. Yaman Kandaş içeriye baktı, ben de baktım. İçeride babası Cihangir Kandaş'ı gördüm. Yaman Kandaş bana bakmadan konuşmaya başladı; "Babam bundan sonra tek kişilik yoğun bakım ünitesinde kalacak. Diğer kapının dışında koruma ordusu olacak. Senden ve az önce müdahale eden doktordan başka kimse ilgilenmeyecek. Şu kanepede bana ait. Babam yoğun bakımdan çıkana kadar ben de buradan ayrılmayacağım. Gözüm üzerinde. En ufak hatanda nefesini keserim. Benim için hâlâ casus olma ihtimalin var!” “Kimin için çalışıyorum, sence? Aklında bir isim var mı?" diye sordum. "Ben de düşman çok. Uzun bir liste hazırlamalıyım.” “Peki, Sedef isminde birini tanıyor musun?" diye sordum. Kaşlarını çattı; "Hayır, tanımıyorum. Ama kadınlar listesi oldukça kabarık bende," dedi. Gözlerimi devirdim; “Cihangir Kandaş, bileğimi sıkı sıkı tuttu, ona yardımcı olmak istediğimde 'Sedef' diye sayıkladı, beni bırakma dedi. Kim bu Sedef, tanıyor musun?" diye sordum. Piç piç sırıttı ve; "Demek ki babama çekmişim. Onun da kadınlar listesi kabarık." dedi. Derin bir nefes alıp verdim. “O Sedef kim? Baban beni kime benzetti? Bunu öğrenmek istiyorum. Ayrıca, artık seninle kibar konuşmayacağım. Çünkü bana karşı çok kabasın. Gereksiz nezaket seni daha da havalandırır. Unutmadan şunu da ekleyeyim; ikide bir öldürmekten ve tehdit etmekten bahsediyorsun ya hani, asla korkmuyorum! Birkaç cevabını almak istediğim sorular var, hesabını sormak istediğim bazı durumlar yaşadım. Onların sonucuna ulaştığımda, istersen öldür, umrumda değil. Tüm yüklerimden kurtulmuş olurum. O kuru tehditlerin beni korkutmuyor. O yüzden Yaman Kandaş, benimle iyi geçinmeye bak. Ben senin karşında korkup sinecek biri değilim. Özellikle karnım açsa, bana olan tavırlarına daha da dikkat et. Kaç saattir tek lokma bir şey yemedim. Kendi sorunlarım ve babana yardımcı olmak için uğraşıp durdum. İşimi severek ve isteyerek yapıyorum. O yatakta medya patronu Cihangir Kandaş değil de, adını bile bilmediğim sıradan bir vatandaş da olsa tavırlarım aynı olurdu. Ben mesleğimin hakkını veren biriyim. Hasta yakınlarına da hastalarıma da gayet iyi davranırım. Ama sen, iyi davranacağım hasta yakınları listesinde değilsin. Benim de böyle kabarık listelerim var. Seni kötü insanlar listesine ekledim," deyip yoğun bakım ünitesine doğru adım attım. İçeri girince eldivenimi ve maskemi takıp Cihangir Kandaş'ın tek başına yattığı bölüme geçtim. Burada genelde bürokrat ya da Cihangir Kandaş gibi zengin insanlar kalır. İlk geldiğinde aslında bu bölüme alınması gerekirdi Cihangir Kandaş'ın ama galiba durumu iyi, tedbir amaçlı yoğun bakımda kalacak diye önemsemeyip diğer bölümdeki yoğun bakıma aldılar sanırım diye düşündüm. Camın arkasında dikilip beni izleyen Yaman Kandaş'la göz göze geldik. Cama doğru ilerledim, kenardaki perdenin mekanizmasına dokundum, Yaman Kandaş hayır anlamında başını sağa sola salladı, ben evet anlamında aşağı yukarı salladım ve mekanizmayı çevirdim. Perde kapandı. "O kadar da değil. Uyurken yeterince izlemişsin beni. İşimi yaparken izlemesine izin vermeyeceğim." dedim. Cihangir Kandaş'ın yanına adımladım. Genel kontrollerine baktım, ekrandaki değerler gayet güzel. Ne kadar uyudum şu an bilemiyorum ama büyük ihtimalle kan sonuçları çıktı. Hatta o kan sonuçları eminim temiz çıkmıştır. Yaman Kandaş birazcık sakin. Sonuçlar kötü çıksaydı, şu an hastaneyi hepimizin başına yıkıyor olurdu. Kontrollerimi yapıp arkamı döndüğümde, elinde silahını doğrultmuş birini gördüm. Tamamen siyahlar içinde ve yüzünde kar maskesi var. Bir elinde silah, onu bana doğrultmuş. Boşta kalan diğer elinin işaret parmağıyla dudaklarının üzerinde "sus" işareti yaptı. Geri geri adım atmaya başladım. "Kimsin sen?" dedim. Sadece gözlerini görüyorum. Cihangir Kandaş'a baktım. Bu adam kimin canını yaktı da ölmesi için herkes bu kadar çabalıyor acaba? Geri geri adımlarken, gelmek istediğim noktaya ulaştığımda durdum. Elimin altındaki perdenin mekanizmasını çevirdim. Perde açıldı. Başımı hafifçe çevirip baktığımda, kanepede oturan Yaman Kandaş'la göz göze geldim. Gözlerim dolu dolu oldu, kaşlarım çatık. Bakışlarımdan bir aksilik olduğunu anladı galiba, çünkü hızlıca yerinden kalkıp önce cama yaklaştı, bana baktı. Bana baktığı yerden elinde silah tutan adam görünmüyordu eminim, çünkü cam sadece yatağı görebilecek ölçüdeydi. Karşımdaki adam, "Aptal cesareti var sende deyip," silahını sıktı. İzlediğim filmlerden anladığım kadarıyla, o silahın ucunda susturucu takılı. Silahını ateşleyince, ben refleks olarak kendimi yere attım. Yattığım yerden kapıya baktım ve nihayet beklediğim oldu; içeriye birileri girdi, bu elinde silah olan adamı götürmeye geldiler kesin. Ben sadece ayaklar görüyorum. Dizden yukarısı görüş alanımda olsada bakmaya cesaretim yok. Bana doğru bir adım atıldı. Gözlerimi sıkıca kapattım. Acaba yanlış mı anlıyorum? Gelenler, bana kurşun sıkan adam için değil de, benim için mi geldiler? Maskeli adamın tamamlayamadığını, bana yaklaşan bu adam mı yapacak diye düşündüm. Birinin iki el bileğimden tutup kaldırmasıyla gözlerimi açtım. Yaman Kandaş'la göz göze geldik. Beni ayağa kaldırdı, arkamda kalan babasına kısa bir bakış attı, sonra dışarı doğru sağ bileğimden tutup beni çekiştirerek yürüdü. Mecburen onu takip ettim. Otomatik kapı kenarlara açıldı, diğer koridora geçtik. Bileğimi kurtarmaya çalıştım olmadı, bıramadı beni. Bir hışımla karşıma geçip bağırdı; "Neden perdeyi kapattın? Benimle dalga mı geçiyorsun? Casus olmadığını bu şekilde mi ispat edeceksin bana?" Tekrar bileğimi kurtarmak istedim ama daha sıkı tuttu. Az ileride duran, takım elbiseli, insan azmanı diyebileceğim iki adama başıyla beni işaret etti. Hızlıca geldiler, ikisi de kolumdan tutup beni sürükleyerek götürmeye başladı. "Bırakın beni! Nereye götürüyorsunuz? Bana bak Yaman Kardeş, babanın hayatını ikinci defa kurtaran benim! Bana böyle davranamazsın! Çek şu adamlarını yanımdan! Bırakın beni!" diye çığlık çığlığa bağırdım. Hastane personeli, iş arkadaşlarım hatta patronlarım, benim bu çırpınmalarımı ve çığlıklarımı duyuyordu. Ama kimse müdahale etmiyor. Ben olsaydım, herhangi bir iş arkadaşım zorbalık görüyor olsaydı, ne olduğunu umursamadan müdahale ederdim. Ettiğim de çok oldu. Hasta yakınları tarafından saldırıya uğrayan meslektaşlarıma, önünü ardını düşünmeden defalarca kez yardım ettiğim olmuştu. Ama şu an kimse, neler oluyor arkadaşımıza ne yapıyorsunuz diye itiraz etmeden, sessizce koridorda beni sürükleyerek götüren bu adamları izlediler. Hepsinin gözüne tek tek baktım yanlarından geçerken. Hiçbiri yardımcı olmak için tek bir harekette bulunmadı. Merdivenlerden aşağı indirdiler. Depo olarak kullanılan bir odanın kapısını açıp beni içeriye fırlattılar. O kapıyı kapatıp kitlediler hemen. Hızlıca yerimden kalkıp iki elimle kapıya vurdum. “Buradan çıkınca sizi polise şikayet edeceğim! Kime, neye güveniyorsunuz bilmiyorum ama bu saatten sonra ben de sizinle uğraşacağım! Açın kapıyı, geri zekalılar!" diye bağırdım, bir taraftan da ellerim acıyana kadar kapıya vurdum. Kapının dışından tek bir çıt sesi bile gelmedi. Ceplerimi kontrol ettim. Genelde telefonumu hep formamın cebine koyarım. Sanırım beni buraya getirirken o kargaşada telefonumu da almışlar. Yok. Lanet olsun! “Buradan çıktığımda, o Cihan Kandaş yaşıyorsa nefesini ben keseceğim! Baba-oğul, benim başıma bela olduğunuz yeter! Adamı yaşatmaya çalıştıkça benim başım belaya girdi.” diye bağırdım… Ayrıca bu hastanede de artık çalışmayacağım, hemen istifa edeceğim! İhtiyacım olduğunda beni korumayacak bir kurumda asla daha fazla duramam. Sırtımı kapıya yasladım, gözlerimi sıkıca kapattım. İstemiyorum ama elimde olmadan ağlamaya başladım. İnsanın suçsuz olup da bunu ispat edememesi çok zormuş...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE