Morgun kapısında gözlerim kararıp, yere yığıldığım, hatırladığım son anımdı. Sonrası karanlık… Derin ve soğuk…
Gözlerimin üstünde ağırlık varmış da açamıyormuşum gibi hissediyordum, zor da olsa azıcık aralanan gözlerimden içeri vuran beyaz ışıkla, daha da fazla açamadım zaten. Kıpırdamaya çalıştım ama vücudum kaskatıydı. Boğazım yapışmış, ağzım kurumuştu sanki. Konuşmak istiyordum ama ağzımı oynatamıyordum. Kafamın içinde bir sis bulutu vardı sanki, ne olduğunu, nerde olduğumu, ne yaptığımı anlamaya çalışıyordum.
Ellerimi zorda olsa biraz oynatabildim. Her tarafım uyuşmuş gibi hissediyordum. Annem yanıma geldi hemen, ağlıyordu ama aynı zamanda gülümsemeye çalışıyordu. Başımı okşadı
“Çok şükür gözünü açtın yavrum, zorlama kendini” dedi
Ne dediğini algılamaya çalıştım, etrafıma bakındım. Hastanedeydik. Beynim sanki beni korumaya almak için yaşadıklarımı saklamaya çalışıyordu. Gözlerimi etrafta gezdirdikçe yavaş yavaş görüntüler gelmeye başladı. Sevdiğim adamın kanla kaplı suratı ilk gelen görüntüydü. Bağırıp çağırmak istiyordum ama sanki biri beni yatağa çivilemiş, boğazımı sıkıyor gibi hissediyordum. Görüntüler çoğalmaya başladı zihnimde, hastaneye girişim, görevli kadın, koşturmam, haykırışlarım…
kalp atışlarım hızlanıyor ama bedenim ve sesimle tepki veremiyordum. Sadece gözlerimden akan sıcak yaşları hissediyordum. Annem saçlarımı okşayıp gözyaşlarımı sildi.
“Metanetli olacaksın yavrum, sizin de kaderiniz böyle yazılmış. Elimizden bir şey gelmez. Sakin olup ona dua edeceksin bol bol”
Sakin olmak…
Benim içimde yangın yanıyor annem, her tarafım kül olmuş. Ben sadece bir insanı değil; hayatımın rengini, sesini, neşesini, kaybettim. Ben onsuz 1 haftayı zor geçirmişken, kokusu olmadan nasıl yaşayacaktım. Başımı koyduğum göğsü olmadan nasıl huzur bulacaktım… Birlikte olduğumuz anı hatırlayınca boğazımın acısına rağmen hıçkırarak ağlamaya başladım. Artık ona sarılamayacak, dokunamayacak, koklayamayacak olduğumu düşündükçe gözyaşlarımla hıçkırıklarım birbirine karıştı.
Ben bu acıya nasıl dayanacaktım.
İçeriye babam ve abilerim girince vücudum çözülmeye başladı ve sarsılarak ağlamaya başladım. Babam yanıma gelip başımı okşayıp, saçlarımı öpüp çıktı odadan. Bu halime dayanamayıp yanımda ağlamayamadığı için çıkmıştı. Abilerim herbiri bir tarafıma oturup beni sakinleştirmeye çalıştı. Hangi söz, hangi vaad beni sakinleştirecekti ki? Ellerimi tutmuş varlıklarıyla bana güç veriyorlardı ama ben güçlenmekte sakinleşmekte istemiyordum.
Sadece Yalçın’ı istiyordum. Şu an olduğum bu karanlıktan sadece Yalçın’ın varlığı beni kurtarabilirdi. Daha çok ağlamaya başlayınca Kadir abimin sesiyle ona döndüm.
“ Sana ne desem teselli etmeyecek güzelim biliyorum. Ama kendini toplayıp güçlü olman lazım. Yarın cenazesi defnedilecek. Eğer istersen yarın birlikte gidelim, ona son görevini yerine getir”
Ben yarın gidip onun soğuk toprağa konulan bedenini izleyecektim. Üstüne toprak atacaklardı…
Akan gözyaşlarımla sessizce
“Tamam” diyebildim.
Abilerim biraz durduktan sonra, bana sarılıp birkaç klasik teselli sözünden sonra gittiler. Annemle ikimiz kaldık odada.
Bugüne kadar olan mutlu hayatımın bedeliymiş gibi akıtmadığım tüm gözyaşlarım oldukları yerden patlamış da geliyordu sanki. Annem elimi tutmuş saçlarımı okşuyordu. O bilge kadın bile beni teselli edemeyeceğini biliyordu. Sadece dokunuşlarıyla saçlarıma bıraktığı öpücüklerle yanımda olduğunu hissettiriyordu.
Bir ara doktor geldi odaya
“Serum bitmiş Leyla hanım, kendinizi yorgun ve güçsüz hissedebilirsiniz, ayağa kalkınca başınız dönecektir. Tek başınıza ayakta kalmayın. Ve mutlaka en yakın zamanda psikiyatri bölümüne gidip destek almanızı öneririm. Kendi başınıza mücadele etmek, istemediğiniz sonuçlara götürebilir. Tekrar geçmiş olsun. İstediğiniz zaman çıkabilirsiniz “
Annem abimi arayıp bizi almasını söyledi.
Abim geldiğinde bana sarılıp öptü.
“Hepsi geçecek güzelim, hiç bir acı sonsuza kadar devam etmez. Zamanla azalacak, sonra kabullenip hayatına devam edeceksin. Ama şimdi sana ne desek boş gelecek. O yüzden acını yaşa, ama kendine zarar vermeden.”
Abim koluma girip beni ayağa kaldırdı, acele etmeden yavaş yavaş ayağa kalktım ama başım çok fena dönüyordu. Düşecek gibi olunca, annemde diğer kolumdan tuttu. Ayaklarımda sanki hiç güç yok gibiydi, titreyerek adım atmaya çalıştım. Yavaş yavaş acilden çıkıp hemen önde duran arabaya bindirdi abim. Saat gece yarısı olmuştu. Arabaya oturup camdan acilin girişine bakınca, buraya koşarak girişim geldi gözümün önüne. Yine ağlamaya başladım, sanki gözyaşlarım durmuş gibi daha çok akmaya başladı, hıçkırıklarım da yine akan yaşlarıma eşlik ediyordu.
Kısa sürede eve geldik. Odama girdiğimde, gözüme ilk duvarda asılı duran Parlament mavisi elbisem çarptı. Olan gücüm yine bitti ve ayaklarım beni taşımadı, dizlerimin üstüne çöküp ellerimi yüzme kapatıp bağıra bağıra ağladım. Bu sefer kimse müdahale etmedi.
İçim çıkana kadar ağladım.
Annem koluma girip beni kaldırdı, yatağa uzandırdı. Üstüme ince bir pike örttü. Sadece annem vardı odada.
“Kendini topla kızım biraz, kaç saattir ağlamaktan helak oldun. Ağlamak gideni geri getirmiyor yavrum. Şimdi biraz güç topla, böyle olursan abin yarın götürmez seni”
Elimde değildi ki, nasıl güçlü olunur bilmiyorum ki. Bu benim ilk üzülmüşüm, ilk yıkılışım. Nasıl ayağa kalkılır, ayağa neden kalkmalıyım bunları bilmiyorum ki. İlaçların etkisiyle uyuyup kalmışım. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım, etrafıma bakındım.
Annem elimi tutmuş yanımdaki tekli koltukta uyuya kalmıştı. Ben kıpırdanınca annem uyandı. “İyi misin yavrum, birşey mi istedin” dedi
Bir şey istemiyorum anne kalkıp hazırlanayım, abim kaçta çıkacağımızı söyledi mi?”
Uçak bileti almış yavrum, 9 da uçakla gideceksiniz, öğle namazından sonra defnedilecekmiş.
Defin lafını duyunca gözyaşlarım akmaya başladı yine. Nefesim kesiliyor, boğazıma bir yumruk yemiş gibi hissediyorum dünden beri. Göğüs kafesimi birileri sıkıştırmış da ciğerlerime hava gitmiyordu sanki.
Kalkıp annemin yardımıyla hazırlandım, aşağıya indiğimizde abimler, yengemler ve çocuklar vardı. Babam yoktu. Evde ölüm sessizliği vardı. ‘Ölüm sessizliği’… bunun anlamınıda yaşayarak öğrenmiş oldum. Dünden beri birçok ses duyduğum halde sanki bütün sesler susmuş gibi hissediyordum. Şimdi evimizde de vardı o sessizlik. Kimse birşey sormadı, Kadir abim gelip sarıldı, alnımdan öpüp fısıltıyla
“geçecek güzelim geçecek, zor olacak ama azalarak geçecek” dedi
Herkes ayrı ayrı bir şeyler yemem için ısrar etse de, midem hiçbirşey kabul etmiyordu.
Uçak saati yaklaştığı için abimle evden çıktık.
Annem de gelmek istedi ama abim gerek olmadığını söyledi.
Kadir abimle havaalanında uçağın hareket saatini bekledik. Hiç konuşmadık, bana sarılmış başımı omzuna yaslamıştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan ince ince akmaya devam ediyordu.
Her an gözümün önünden birlikte geçirdiğimiz zamanlar ve onun morgdaki görüntüleri geçiyordu.
İnsan ‘an’ lardan ibaretmiş. Bir an da aldığım bir haber hayatımı alt üst etmişti. Şimdi hayatımın en mutlu anlarının başrolünü toprağa gömmeye gitmek için havaalanında bekliyordum.
Uçaktan inip çıkışa doğru yavaş yavaş yürüdük. Taksiye bindik. Abim şoföre “Karşıyaka mezarlığı” dedi
Hayatımın acı ilklerinden birini daha yaşamaya gidiyordum. İlk defa birinin toprağa konmasına şahit olacaktım. Toprağın altına girecek olan beden, benim canımın da yarısıydı. Artık ben de yarımdım. Yarım toprak altında, diğer yarım da hayata olan acı çekme borcumu ödemek için nefes alacaktı.
Mezarlığa geldiğimizde toplanma alanı çok kalabalıktı, başka cenazelerde vardı. Yalçın’ın ailesinden sadece anne ve babasını tanıyordum. Onları da resimler ve telefon konuşmalarında tanımıştım. Abimle birlikte bir kenarda namaz saatini bekledik.
Namaz kılındı, hoca,
“Merhum Yalçın Polat için haklarınızı helal eder misiniz”
Dediği an, öldüğünü yeniden idrak eder gibi hıçkırıklarımı tutmaya çalışarak “Helal olsun” diye haykırdım. Hoca 3 defa sordu ben yüz defa cevap verdim. Bana yaşattığın tüm güzel duygular için sen de bana hakkını helal et dedim içimden.
Defin alanına giderken ayaklarım tutmuyordu, abim koluma girmese yıkılıp düşerdim.
3 tane tabutu yan yana dizip kapaklarını açtılar, benim canımı, sevdiğimi bembeyaz kefene sarmışlardı. Bir insanın gözünden bu kadar yaş nasıl gelirdi? onu da kendim de öğrenmiştim. Daha neleri öğrenecektim acaba?
Görevliler onu alıp mezara indirdiler, koşup onları durdurmak istedim. Yapmayın ne olur, durun demek istedim. Olduğum yere çöküp göz yaşlarımla sevdiğim adamın üstüne atılan toprağı izliyordum. Kendimi hiç bu kadar güçsüz, savunmasız, yalnız ve çaresiz hissetmemiştim. Kendime acıyordum. Ben zavallının teki değil de neydim şu an.
Abim de yanıma çökmüş kollarıyla beni sarmış destek olmaya çalışıyordu.
Üçü de artık toprağın altındaydı. Her şey bu kadardı. Öldü, toprağa kondu, üstü kapatıldı. Hadi hayatınıza devam edin. Gülün, eğlenin, unutun, yaşamaya devam edin…
Benim bunların hiçbirine ne gücüm ne de isteğim vardı. Sadece gözlerimi kapatıp derince uyuyup, uyandığımda her şeyin kötü bir kabus olmasını diliyordum.