EFSUN
Kalbim, korkudan göğsüme şiddetle çarparken gözlerim, Reşit’in yerdeki bedenine takıldı. Sanki zaman durmuştu, her şey bulanıklaşmıştı.
Sena, elbisemin eteklerine sarılmış, korkudan titreyerek bana doğru bakıyordu. Ben ise kesik kesik nefes alıyor, vücudum adeta kilitlenmişti.
Az önce yaşadıklarımızın etkisi hâlâ üzerimdeydi; bir türlü sakinleşemiyor, zihnimdeki karmaşadan çıkamıyordum. Birkaç adım geri attım, ama ne kadar uzaklaşırsam o kadar büyük bir ağırlık hissettim üzerimde.
O an her şeyin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim.
Ve sonra, saniyeler içinde büyük bir kaos patlak verdi.
Reşit'in annesi ve kız kardeşi bir anda odaya girdi. Gözlerinde dehşet, ağızlarından çıkan çığlık ise tüm odayı doldurdu.
Her şey bir anda iç içe geçti; korku, şok ve çaresizlik… Sadece bir an vardı, ama o an sonsuzmuş gibi hissettim.
Reşit'in annesi bir anda önümde belirdi, gözlerinde öfke ve dehşetle yakama yapıştı.
Ellerinin gücüyle beni sarsarken, sesi odada yankılandı. "Ne yaptın sen, namussuz kadın! Oğlumu mu öldürecektin ha?" diye bağırarak her kelimesini kinle savurdu. "Allah senin cezanı versin, namussuz!"
Havada yankılanan bu sözler, sanki etrafımda her şeyin sesini boğuyor, kalbim hızlıca çarpmaya başlıyordu. Reşit'in annesinin bakışlarındaki öfke, tam anlamıyla gözlerimden içime işliyordu.
O an, bir anlık boşlukta, o kadar çok şey oldu ki, sanki dünya birkaç saniye durdu.
Fakat Reşit’in annesi, bir anda aramıza giren sessizliğe karşı öfkesini daha da büyütüp, kelimelerini bir adım daha ileri taşıdı: "Allahê te hevalê tu!" (Allah seni kahretsin!)
Sözlerinin gücü, sadece kelimelerle değil, ruhumda bıraktığı korku ve korkunç bir acı ile derinleşiyordu.
Bir anda bacaklarımın bağı çözülmüş gibi hissettim, sanki yere düşecektim. Yaptığım şeyin ne olduğunu ancak o an fark etmeye başlamıştım, adeta vücudum bir boşlukta kalmıştı.
Ben ne yapmıştım?
Gözlerim dehşetle büyüdü, beynimdeki düşünceler birbirine girdi. Bir an, sanki her şeyin anlamı kaybolmuş gibiydi.
Kalbim hızla çarpmaya başladı, o an içimde bir şeyler beni boğuyordu; katil olma düşüncesi, bir içgüdü gibi kalbimi hızlandırmıştı. Ama ne yaptıysam, ne hissettiklerimi ne de ne olacağını bir türlü kavrayamadım.
Henüz bir kelime bile edememişken, Reşit'in annesi, gözleri dolmuş bir şekilde bana beddualar etmeye devam ediyordu.
Her ağlaması, sanki içindeki öfkeyi daha da büyütüyordu. O an, her kelimesi gibi, gözyaşları da beni paramparça ediyordu.
Reşit'in annesi, gözlerinden yaşlar süzüle süzüle, öfkeyle ve çaresizlikle bağırmaya devam etti. Sözleri, adeta bir yılan gibi dilinden fışkırıyordu, her bir kelimesi, kalbime batıyordu.
"Xwedê te reş bike! (Allah seni karartsın!)"
"Xwedê te qet ne ji bo bibe! (Allah seni asla affetmesin!)"
Korkudan ne yapacağımı bilemezken, gözlerindeki öfke beni delip geçiyordu. Bana baktı, dudaklarından öfkeyle dökülen bir soru: "Neden yaptın, neden?!"
Dudaklarımdan, istemsiz bir hıçkırık koparken, elimi karnıma koyarak başımı kaldırdım.
''Torununuza zarar verecekti,'' dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Reşit’in annesinin ifadesiz bakışları, bir an için karnıma kayınca, sanki zaman durmuştu. O an, her şeyin içinde bir boşluk oluşmuş gibiydi. Sesi kesildi, ama acı dolu bir sessizlik vardı aramızda.
"Beni duvara vurdu, torununuz yine ölecekti!" Çığlığımın karşılığı, sadece bir tokat oldu. Yüzümdeki acı, bu şiddetle birleşince, bir an daha da dondum.
"Bizi çağıracaktın!" diye bağırdı, sesi parçalayıcıydı. "Ben, torunumu korurdum elbet!"
Gözlerimden yaşlar, bir nehir gibi süzülürken, kızı panikle odadan koşarak ayrıldı. Kanlı elleriyle telefonu tutuyordu, ama parmakları titriyordu. "Ambulansı aradım, geliyorlar," dedi, nefes nefese.
"Koruyamazdınız." Sesim, sanki çok uzaktan, bir hayal gibi geliyordu. "Ben kendi evladımı, sizin evladınızdan koruyamıyorsam..."
Cümlem, bir çözüm bulamadan havada asılı kaldı. O an, her şeyin sonu gibi hissettim.
Rahmimde bir bebeğin olup olmadığını tam olarak bilmiyordum, emin değildim. Ama içimde, bir his vardı; kendimi korumanın tek yolunun bu olduğunu düşünüyordum.
O düşünce beni ayakta tutuyordu, ama bir yanda da büyük bir korku vardı.
"Oğlunuz bebeği istemiyor." Bütün cesaretimi topladığımda, sözlerim havada asılı kaldı. O an kaşları çatıldı, burnundan öfkeli nefesler aldı. Yüzündeki o ifade, sanki bir şimşek gibi çaktı.
"Ne dedin sen?!" diye bağırdığında, yutkunarak geriledim. Sesim titriyordu ama söylediklerimi tekrarlamak zorundaydım.
"Oğlunuz... Bebeği... İstemiyor!" Dedim, kelimelerim öfkenin altında eziliyordu. Gözlerimden bir damla yaş daha süzüldü, ve o an dişlerini sıkmaya başladı. Öfkesinin derinliği, nefesini duyabiliyordum.
Tam bir şey diyecekti ki, o an kızı araya girdi. Hızla atıldığı adımlarla, "Ana, ambulansı beklersek abim ölecek!" dedi, sesi acı doluydu.
Dişlerinin arasından tıslarken, gözleri bana öfkeyle dolmuştu. Hızla gözlerini bana dikerken, içimdeki korku katlandı.
Dudaklarımda acılı bir gülümseme belirirken, acımasız bakışlarım yerde kanla içinde yatan adama kaydı.
Bu zamana kadar kötü insanlara hiçbir şekilde zarar geldiğini görmemiştim. Ne olursa her zaman iyi insanlara oluyordu. Benim gibi, Sena gibi ve daha nice iyi niyetli insanlar...
Az önce katil olacağımdan kaynaklı korkmuştum fakat o korku, yavaş yavaş içimde kayboluyordu.
Acımasız bir adamın gölgesinde kaybolmak mı daha iyiydi, yoksa, acımasız adamı gölgesi ile beraber yok etmek mi?
Ne sırıtıyorsun kızım sen?!" Reşit'in kız kardeşi öfkeyle bağırdı, sesi, hava gibi keskin ve tehditkar. Gözlerimi, yere düşen kanla kararmış bakışlardan kaldırıp, onun yüzüne odakladım.
Hırsla, nefretle, tiksinircesine bana bakıyordu. İçimde bir soğukluk, bir korku dalgası yayıldı.
"Abimi ölürse mutlu olacaksın değil mi?" dedi, her kelimesi acı ve kinle doluydu. "Onu öldürdüğünde her şeyin bittiğini sanacaksın ama yanılıyorsun... Eğer abim ölürse, seni mahvedeceğiz!"
Her bir kelimesi, ölüm gibi keskin bir tehditti. O an, içimde bir korku ve kararsızlık daha da büyüdü. Ama aynı zamanda, çözüm için bir yol arıyordum, çünkü her şeyin gerçekten bittiği yerin ne olacağına dair hala bir belirsizlik vardı.
Sessizce yerimde durmaya devam ederken, saniyeler içinde Reşit'i yerden kaldırdılar ve adamlarla birlikte zorla odadan çıkardılar.
''Bunun hesabını vereceksin, Efsun hanım!'' Reşit'in annesi, son bir kez daha parmağını savurarak kapıyı çarptı ve odadan çıktı, geride sadece boş bir tehdit bırakmıştı.
Odada yalnız kaldık, sadece Sena ve ben. İçimde bir boşluk vardı, ama aynı zamanda bir doluluk hissi de... Hızlı nefesler alıp verirken, ellerim dolaplara tutundu. Sanki her şey kayıp, sanki dünya altımdan kayıyordu.
Sena, olduğu yere çökmüş, hüngür hüngür ağlıyordu. Onun acısı, içimde daha da büyüyen bir sıkıntıya dönüşüyordu.
Her şey gözüme bulanık geliyordu, etrafımda dünya dönüyormuş gibi hissediyordum. Zihnimdeki karmaşa, beni boğuyordu.
Gür bir çığlık atarak öfkeyle odayı dağıtmaya başladım. Bu, benim için bir yıkımdı, her şeyin sonu gibiydi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü, yerlerdeki evlilik fotoğraflarını hırsla yırttım, her parçalanan kağıt parçası, içimdeki acıyı biraz daha derinleştiriyordu.
Dizlerimin üzerine çökerek ağlamaya devam ederken, omuzlarım yorgunlukla çökmüş, bir yük gibi hissettim.
İçimde çok büyük bir yangın vardı. Miran ağa… Hala mektubumu okumamış mıydı? Yoksa okudu, fakat korktuğu için bana yardım etmeme kararı mı almıştı? Zihnimde bu sorular dönerken, içimdeki yangın bir an bile sönmüyordu.
Ben artık çok yorulmuş ve bıkmıştım. Kendimi bu adamdan korumaya çalışırken, bir yandan da çevremdekileri korumaktan tükenmiştim. Her geçen gün daha fazla yıpranıyor, daha fazla çözümsüz hissediyordum.
Bir an önce bu kabusun sonlanmasını istiyordum. İçimdeki umutsuzluk, her geçen dakikada büyüyordu. Bu cehennemden kurtulmak, eski hayatıma, huzuruma kavuşmak... Hepsinden önce sadece bir çıkış yolu bulmak istiyordum.
MİRAN
Yeşil gözleri, bir cam gibi parlıyor, ışıkla dans ediyordu. Onu tanımak için daha da yaklaştım, ama yüzündeki peçeyi indirmeye çalıştığımda, ürkek bakışlarla geri çekildi. Bir anlık tereddütle bakışlarını kaçırarak, sanki bana yaklaşmamı istemiyor gibiydi.
"Beni kurtar!" diye boğuk bir şekilde bağırdı, sesi kulaklarımda yankı yaparak kesildi. O an, kalbimdeki her atışta, o çığlıkla birlikte titreyecek gibi oldum.
Yüzüne düşen kızıl buklelerini geriye iterek, dizlerinin üzerine doğru düştü. Acı dolu bir çığlık attı, her haykırışında sanki birinin ona acı verdiğini anlatıyordu. O çığlıklar, derin bir acının izlerini taşıyor ve her bir kelimesiyle içimi hüzünle dolduruyordu.
Hızlı nefesler alırken, kaşlarım çatıldı ve her bir ayrıntıyı incelemeye çalışarak ona bakmaya başladım. "Kimsin sen?" diye sordum, fakat o acı içinde bir kez daha çığlık atarak, elini omuzlarına yerleştirdi.
Beni doğrudan yanıtlamıyordu, sadece kurtarılmaya ihtiyacı olduğunu anlatıyordu, her acı dolu çığlığı bir çaresizliği dile getiriyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, yavaşça düşerken, yüzünü kapatan peçenin içinde kayboluyordu.
"Beni kurtar!" diye bağırdı bir kez daha, sesi öylesine acı doluydu ki, her kelimeyle yer sarsılmaya başladı. O an, sanki tüm dünya onun haykırışıyla bir kez daha sarsılıyordu.
Bu bir emir değildi, bir yardım çağrısıydı… Ama onun kim olduğunu bilmiyordum, ne yaşadığını anlamaya çalışıyordum.
Ona doğru adımladığımda, geriye doğru süründü ve daha da çığlık atmaya başladı. "Yardım et!" diye bağırıyordu, gözlerindeki o derin hüzün, bana her şeyin ne kadar çaresiz olduğunu anlatıyordu.
Sesim yumuşak ve sakin, ama kalbimdeki karışıklıkla ona söyledim: "Sana yardım edebilmem için kim olduğunu bilmeme izin ver..." Ama o, hiddetle başını sağa sola sallayarak, korkuyla bir adım daha geri çekildi.
"Bana yardım edebilmen için kim olduğumu öğrenirsen, beni öldürürler!" diye bağırdı, sesinde öylesine bir korku vardı ki, bu sözler havada asılı kaldı. Gözlerindeki panik ve çaresizlik, her şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıyordu.
İyi niyetle elimi ona doğru uzattığımda, yeşil irisleri gözlerindeki korkuyu hissederek, yavaşça elime kaydı. Sessizce ama acıyla inleyerek, sonunda elimi tuttu ve onu ayağa kaldırmak için gücümü topladım.
Peçesini indirmek için elimi uzattığımda, bir anda duyduğum silah sesi havada yankılandı. Şok içinde kaldım, tam o sırada elimi tutan kız, acıyla çığlık atarak, kollarımın arasına yığıldı. O an, her şeyin yavaşladığını hissettim; gözlerimden yansıyan dünya, tam anlamıyla kararmaya başlamıştı.
"Siktir!" Başım keskin bir ağrıyla zonklarken, yere düşen bir nesnenin sesiyle irkilerek, hızla kalktım.
Elimi enseme yerleştirip acıyla gözlerimi kapadım. Hala gördüğüm rüyanın etkisinden çıkamıyordum. Fena şekilde tuhaf hissediyordum.
Bu nasıl bir histi böyle? Kalbim hala göğsüme hızla çarpmaya devam ediyordu. Sanki her şey bir rüyadan ibaret değildi; her şey, gerçek kadar gerçekti.
''Miran...'' Kapı usulca açıldığında, Serdar'ı gördüm. Temkinli bir şekilde bana bakarken, adımlarını sertçe attı ve odaya girdi.
Donuk bakışlarım onun üzerinde gezinirken, kolumu masanın kenarına yasladım ve önümdeki dosyalara gözlerimi boş bir şekilde dikerek bakmaya başladım. ''Hayırdır? Bu hal ne böyle?''
Elimi enseme yerleştirip, ağzımdaki kuruluğu fark ettiğimde, masanın üzerindeki bardağa uzandım ve suyu yudumladım. ''Yorgun görünüyorsun.''
Başımı hafifçe salladım, ama söylediklerim sadece yüzeydeydi. Yorgunluğumun kaynağı yalnızca işin stresi değildi, son zamanlarda rüyalarımda sıkça gördüğüm o kadın da derin bir etki bırakıyordu.
Yüzümü sıvazladım ve düşünceli bir şekilde masaya bakmaya devam ettim. ''Bilmiyorum... Son günlerde tuhaf rüyalar görmeye başladım.'' Sesim keskin ve soğuk çıkmıştı, Serdar ise kaşlarını çatarak bana baktı.
''Yoksa yine, boşanmak isteyen müvekkilini mi görüyorsun?'' diye alayla sordu ve ardından gülmeye başladı.
Gözlerimi devirerek sandalyeme yaslandım, ''Hayır, çok daha farklı bir şey görüyorum.'' dedim, sesimdeki ciddiyet belirgindi.
Gözlerimi kapatarak, rüyamda gördüğüm o kadını zihnimde canlandırdım. Parlak yeşil gözleri, kızıl bukleleri...
Yüzünü merak ediyordum, ama kafamı kurcalayan bir başka kadın vardı.
Gece atıyla karşıma çıkan o kadın... Kimdi? Bir türlü bulamıyordum. O geceyi hâlâ unutamıyordum, yüzü belli olmadan her an beni takip ediyormuş gibi hissediyordum.
Serdar, söylediklerimi duymamış gibiydi, sadece sessizce durdu. Zihnimi boşaltmaya çalışırken, her nefes alışımda biraz daha sakinleşmeye çalışıyordum, ama kalbim hala hızla çarpıyordu.
O hız, sanki her an göğsümden fırlayacakmış gibi bir baskı yapıyordu.
Son birkaç gündür işler gerçekten fazla yoğunlaşmıştı. Her şey üst üste gelmişti ve ben bir türlü yetişemiyordum. Uyuyamamıştım, uykusuz geçen geceler aklımı bulanıklaştırıyor, vücudumu bitkin düşürüyordu.
''Kesinlikle bir tatile ihtiyacım var,'' diye düşündüm, kendi kendime. Kafamı dinlemem gerekiyordu, yoksa gerçekten delirecektim.
Huzuru bulmak, sadece birkaç günlüğüne olsa bile, kafamda dönüp duran her şeyi bir kenara bırakmak istiyordum.
''Dostum... Hem ağalık, hem de avukatlık senin için gerçekten zor olmalı. Bence birini bırakmalısın, iki işe birden yetişemezsin.'' Serdar’ın sesindeki endişe, içimde bir kıpırtı yarattı. Gözlerimi ağırca açtım ve ona kayıtsızca bakarken, içimde bir şeyler kıpırdadı.
''Ağalığı bırakmak istemiyorum, Serdar.'' Sözlerim, sert ve kararlıydı, ama içimdeki yorgunluk bu kararlılığı zorluyordu. ''Ailemizin başında durması gereken biri lazım, o iş de bana düşüyor. Biliyorsun, babam vefat etti...''
Cümlem sonrasında, gözlerim aniden boşluğa kaydı. Babamın kaybı hala içimde bir yara gibi kanıyordu.
Serdar başını usulca aşağı yukarı sallayarak sustu. O an, hayatın üzerimdeki baskısını daha fazla hissettim.
Hem ağalık, hem avukatlık... İkisini de bir arada yürütmek, insanı içten içe tüketiyordu. Ama bir şekilde devam etmek zorundaydım.
Serdar'ın bakışları masamda bir noktaya sabitlendi. ''Yine bir hayranından mektup mu aldın?'' diyerek alaycı bir şekilde gülümsedi.
Ben ise, anlamayan bir ifadeyle ona bakmaya devam ettim, gözlerim ona ve masama kayarak bir belirsizlik içinde kaldı.
''Ne mektubu lan?'' dedim, şaşkınlıkla. Bu soru, içinde bulunduğum tuhaf halin bir yansımasıydı. ''Sende kafayı yiyorsun, haberin olsun.'' diye ekledim, gülmesine engel olamadan.
Serdar, hala gülerek, bakışlarını ve kaşlarını kullanarak masamın üzerindeki bir noktayı işaret etti. ''İşte orada. Zarf duruyor, görmüyor musun?''
Bütün oda bir anda sessizleşti, zihnimdeki bulanıklık biraz olsun dağılırken, gözlerim o noktaya kaydı.
Dediği gibi, masanın üzerinde bir zarf duruyordu. Dudaklarımı büzerek omuzlarımı silktim, sandalyeme yayılmaya devam ettim.
"Ne bileyim ben? Boş şeylerdir işte..." dedim, ama içimdeki merakı engellemeye bir türlü muvaffak olamadım.
Serdar, sanki içimdekileri okumuş gibi başını sallayarak gülümsedi. "Ben merak ettim..." dedi. "Sen açmazsan, ben açarım!" Kahkahası, odanın içinde yankılandı, ama ben gergin bir şekilde zarfa odaklandım.
Şu an gerçekten hiç uğraşacak halim yoktu, fakat Serdar'ın lafları sinirimi bozmuştu. "Hadi ulan! Biraz eğlence olsun!" diyerek ekledi.
Sinirle yüzüne baktım ve öfkeyle söyledim: "Merakını sikeyim!" Ardından hızla zarfa yöneldim, bir yırtışla açtım.
Kağıdı ortaya çıkarıp masanın üzerine koydum. Bu sırada Serdar, ayaklanmış ve yanıma gelmişti. Alaycı bir şekilde, mektuba bakıyorduk.
Gözlerimi kağıdın üzerine çevirdiğimde, bir anda kaşlarım çatıldı. Mektuba yazılanları dikkatle okumaya başladım ve içimde bir anda öfke belirmeye başladı. Her kelime, beni bir adım daha geriye itiyor, sanki her cümle içimdeki öfkeyi körüklüyordu.
''Sayın Miran Arslanoğlu,
Bu mektubu yazarken ellerim titriyor. Size yazmak zorundayım, çünkü başka çarem yok.
Ben Efsun. On yedi yaşında, sevdiğim adamla evlendim. O zamanlar mutluydum, aşkla doluydum. Onun gölgesinde kendimi güvende sanıyordum. Ama bilmiyordum... Sevdiğim adam, benim cehennemim olacaktı.
İlk aylarda her şey güzeldi. Sonra değişti. Sonra ben değiştim. Korkuyu, acıyı, çaresizliği öğrendim.
Zorla dokunulmanın ne demek olduğunu, sevgiden değil, gücün getirdiği hırstan doğan bir temasın nasıl can yaktığını öğrendim.
Direndim... Önce sesim kısıldı, sonra ruhum.
Beş kez anne olacaktım, beş kez kaybettim. Onun öfkesi bedenime her vurduğunda, içimdeki canı da aldı.
Her düşüğümde suçlanan ben oldum. "Sen beceremedin," dedi, "Sen eksiksin." Oysa ben eksik değildim, paramparçaydım.
Dokuz yıl oldu. Dokuz yıl boyunca sustum. Şimdi susarsam, bu sefer öleceğim.
Sizi tanımıyorum, Miran Bey. Ama adınızı söylediklerinde, içimde bir umut kıpırdadı.
Siz güçlüsünüz dediler. Siz doğruyu bilen, adaletin peşinde olan birisiniz dediler. O yüzden yazıyorum. Çünkü sizi son çarem olarak görüyorum.
Beni duyun.
Ama, lütfen, bu mektubun gizli kalmasını sağlayın. Eğer Reşit bunu öğrenirse, çıldıracak.
O zaman her şey daha da korkunç olur. Bu mektubun tek hedefi, sizi bulup size ulaşmaktır. Bu yüzden, kimseye söylemeyin.
Efsun''
Öfkeyle yutkunurken, mektubu avuçlarımın içinde sıktım. Kağıdın kenarları katlanarak parmaklarımda bükülüyordu. Tam bu anda, Serdar ile göz göze gelmiştik.
Gözlerinde şok ve öfke karışımı bir ifadeyle, dudaklarından düşük ama keskin bir şekilde, ''Siktir!'' dedi. Sesi, öfkenin ve şaşkınlığın bir arada yankılandığı bir tınıyla oda içinde yankılandı.