EFSUN
Güneşin yakıcı ışıkları, gözlerimi acı bir şekilde sardı. Her geçen saniye, cildim sıcaklıkla kavruluyor, havasızlıktan boğuluyordum.
Gözlerim, ışıkların sertliğinden korunmak için bir an bile olsa kapanmaya çalıştı ama ne kadar uğraşsam da, o yanık ışıklar her şekilde beni buluyordu.
Bir süre sonra, ahırın kapısı korkutucu bir şekilde gıcırdayarak açıldı ve tam dibimde duran ayakları fark ettim. Yutkundum, korku ve öfke bir arada ruhumu sarhoş etmişti.
"Kalk!" dedi, soğuk bir ses tonu, sanki hiç tanımıyormuşum gibi... Başımı kaldırıp, sesin sahibine baktım. Reşit. Ama o, eski Reşit değildi. Zaman, onu tamamen değiştirmişti.
Ağzımın içi, kuruluğundan neredeyse çatlayacak gibiydi. Yutkunmaya çalıştım ama boğazım düğümlenmişti, her nefes alışımda bir çığlık gibi sıkıştı içimde.
Boş bakışlarım, Reşit’in yüzünde gezindi, ama o her zaman olduğu gibi anlamadı. Düşüncelerim uzaklarda, duygularım karma karışıktı.
O anda, beni dinlemediğimi düşündü ve elbisemin yaka kısmından sertçe kavrayarak, beni hoyratça ayağa kaldırdı. Hızla gözlerime odaklandı, kaşları aşırı şekilde çatılmıştı, bir öfke patlaması bekliyordum.
''Kalk dediğimde kalk, yat dediğimde yat! Sözümü ikiletme!'' dedi, sesi gür ve tehditkâr bir şekilde kulaklarımda yankı yaparken.
Zorda olsa başımı aşağı yukarı salladım. Onun bakışlarındaki soğukluk ve sertlik, içimi donduruyordu.
Derin bir nefes aldım, bedenimi rahat bıraktığında ayakta durmak bile güçleşmişti. Adımlarım yavaş ve dengesizdi, her hareketimde bedeni zorluyordu. Kaşları, daha da çatıktı, öfkenin izleri yüzüne yansımıştı.
Ama sonra, dudakları yumuşadı, ses tonunda bir değişiklik vardı. ''Gel hadi, kumanla tanış.'' dedi. Elimi sıkıca tuttu, gücüyle bedenimi zorlayarak beni ahırdan çıkardı.
Üstüm başım samanla kaplanmıştı, her adımda toprağa batıyor, ayaklarım onun hızlı adımlarına yetişmekte zorlanıyordu. Konağın büyük kapısının önünde durdu, gözlerim hemen karşımda duran kıza odaklandı.
Kumral saçları, gözlerinde bir renk patlaması vardı. Dudakları ise dolgun, bakışları soğuk ama çekiciydi. Gerçekten mükemmel görünüyordu, adeta her ayrıntısı bir tabloyu andırıyordu.
Ama onun güzelliği, bana bir anlam ifade etmiyordu. Reşit’in ''Karım, Efsun.'' dediğinde, hiçbir şey hissetmedim. Sadece boş boş yüzüne baktım, kelimeler havada asılı kaldı, kalbimde ise bir şey kırılmıştı.
Kız, sadece hafifçe gülümsedi, ama o gülümseme beni hiç rahatlatmadı. Reşit'in sonra söyledikleri ise içimi bıçak gibi yaraladı, kanımı dondurdu.
Sözleri havada yankılandı: ''Gerçi... Tanışmanız mümkün değil çünkü o dilsiz ve sağır.''
Bir an için dünya dönmeyi durdurdu gibi hissettim. Kalbim korkuyla kasıldı, derin bir nefes almak istesem de boğazımda bir düğüm oluştu.
Gözlerim irileşti, adeta her şeyi net bir şekilde görmeye başladım. O kız... Her şeyden habersiz, gülümsediği halde öylece karşımda mı duruyordu?
İçimdeki korku, vücuduma bir soğuk dalga gibi yayıldı. Dilimi yutacak gibiydim, kelimeler ağzımdan çıkmıyordu. Her şey çok karmaşık, çok acı vericiydi.
Nefes alamaz hale geldim, sanki birisi boynumu sıkarak nefesimi kesiyordu. Kalbim, hızla çarparken, içimdeki korku dalgası giderek büyüdü. Gözlerim hala ona kilitlenmişti, o kızın bakışlarını anlamaya çalışıyordum.
Ama o, hiçbir şeyin farkında değildi. Sadece bana bakmaya devam etti. Yavaşça elini hareket ettirerek bir şeyler yapmaya çalıştı.
Kendi kendime derin bir nefes almaya çalışırken, dilim tutulmuştu. Derin bir sessizlik hakimdi.
Ve sonra, elini bir kez daha hareket ettirip, parmaklarıyla şekil yaparak konuştu: ''Merhaba, benim adım Sena. İstanbul'dan geliyorum, gerçekten çok güzelsin... Reşit, iki kız kardeşe sahip olduğunu söyledi.''
Sözlerinin ardında bir incelik, bir naz vardı ama benim zihnim hala Reşit'in söylediğiyle meşguldü.
"Dilsiz ve sağır..." Her şeyin arkasında bir yalan, bir tuzak vardı. O kadar tuhaf ve karışıktı ki, ne yapacağımı bilemiyordum. Kızın bakışları, neşesi, tüm bu yaşananların ağırlığını hafifletmeye yetmiyordu.
Kıza donuk bir şekilde bakmaya devam ettim, vücudum sanki taş kesilmişti.
İçimdeki korku dalgası giderek büyürken, yutkunmak için ağzımı açtım ama boğazımda düğümlenen kelimeler beni adeta boğuyordu. Gözlerim, bir şekilde cevabını almak için Reşit’in üzerine kaydı.
''B-Beni... Kız kardeşin olarak mı tanıttın?'' diye zorla mırıldandım, elimi korkuyla boğazıma koyarak nefes almaya çalıştım. Sesim, beklediğimden çok daha kırılgan çıkmıştı.
Reşit, gözlerini devirdi, yüzünde alaycı bir ifade belirdi. ''Ne olmuş sanki? Kız kardeşim demeseydim, benimle gelmezdi...'' dedi, sesindeki soğukluk ve rahatlık beni bıçak gibi kesmişti.
Bir an için her şeyin içinde kaybolduğumu hissettim. Reşit’in bu soğuk tavrı, ondan duyduğum korku ve kızın bana karşı gösterdiği nazik tavır, zihnimi altüst ediyordu. Bu kadar karışık duyguyu bir arada hissetmek, beni adeta donduruyordu.
Beynimdeki karmaşık düşünceler bir anda dağıldı. Lise yıllarımdan bir hatıra geldi aklıma. Duyma engelli olan kız arkadaşım, işaret dilini öğrenmem için beni cesaretlendirmişti.
O zamanlar ne kadar zorlayıcı olsa da, şimdiki durumda bana büyük bir avantaj sağlıyordu. Reşit’in söylediklerini duymazdan gelerek, işaret dilini kullanarak konuşmaya başladım.
Yüzümde zoraki bir gülümseme belirdi. "Kaç yaşındasın, Sena?" diye sordum, el hareketlerimle kelimeler birer birer şekil almaya başladı.
Sena hemen gülümsedi, gözleri sürekli olarak Reşit’in yüzünde gezindi. Sanki ondan onay almak istercesine, önce ona bakarak yanıt verdi. "Henüz on dokuz yaşındayım, peki sen kaç yaşındasın?" dedi.
Gülümsememi biraz daha belirginleştirerek, işaret dilinde cevabımı verdim. "Ben yirmi beş yaşındayım, ismim Efsun. Tanıştığımıza memnun oldum."
Sena'nın yüzünde bir rahatlama ifadesi belirdi, ama hala gözleri Reşit'teydi.
Bu, beni daha da dikkatli olmaya sevk etti. Artık bu evde sadece kendimi değil, Sena'yı da korumak zorundaydım.
Reşit'in baskıcı tavırları, bu evdeki her anı tehlikeli kılabiliyordu ve ben, bu yeni hayatın içinde, hayatta kalmak için her yolu denemek zorundaydım.
Sena'nın sözleri, içimdeki tüm öfkeyi ve acıyı bir anlığına daha da derinleştirdi. Yüzümdeki gülümseme, aslında içimdeki boğulmuş duyguları gizlemeye çalışıyordu.
"Gerçekten Reşit'in anlattığı kadar tatlı bir kadınmışsın," dedi, ve ekledi: "Üstelik işaret dili bilmen beni çok şaşırttı! Çok mutluyum... Gerçi... Reşit henüz işaret dili bilmiyor."
Sena'nın son cümlesi, kalbimi bir anda sıkıştırdı. Reşit... Sadece seni kullanacak diye bağırmak istiyordum. Ama yapamam...
Bağırsam bile, o beni duymayacaktı. Gözlerimdeki donuklukla, derin bir nefes alıp, sesimi çıkarmadan durdum.
Şu anda, kim olduğumu ondan saklamak zorundaydım.
Reşit'in her an patlak verebilecek bir bomba gibi olduğunu biliyordum. Öğrenirse, şok geçirir ve her şey kontrolden çıkabilirdi. O yüzden, tüm bu süre boyunca ona kendimi başka biri gibi göstermek zorundaydım.
Onu korumak, ona zarar vermemek için doğru zamanı beklemeliydim.
Sena'nın bakışları hala Reşit'in üzerinde gezinirken, ben de ona bakıyordum. İçimdeki tüm karanlık düşüncelerle, gözlerimi Reşit'e dikerek, dudaklarımı sıkarak, soğukkanlı bir şekilde cevap verdim.
"Ne konuşuyorsunuz?" diye sordu, sesi sert ve baskındı.
Dudaklarımı ısırdım, sinirlerim iyice geriliyordu ama dışarıya yansıtmamaya çalıştım. "Bir şey konuşmuyoruz, sadece tanışıyoruz. Merak etme, yalanına ortak oldum," dedim, yüzümde sahte bir gülümseme ile.
Her şeyin kontrollü olduğunu göstermeliydim. Her ne olursa olsun, Sena'nın güvenliğini sağlamak zorundaydım. Ama içimde bir şeyler beni yiyip bitiriyordu. Reşit'in söyledikleri, her geçen saniye daha da ağırlaşıyordu.
Parmakları belimde aniden sıkılaştı, sanki bir çelik zincir gibi, her bir saniye daha da daralıyordu. Nefes almakta zorlandım, karaciğerimde bir ağırlık hissettim.
Yüzümdeki renk hızla solarken, gözlerimden çaresizlik ve korku süzüldü. Reşit, kulaklarıma doğru yaklaşarak, derin, tehditkar bir sesle fısıldadı: "Eğer... Karım olduğunu söylersen, o parmaklarını teker teker kırarım."
Sözlerinin soğukluğu içimi dondurdu. O bir insan değildi, bir canavardı. Ve eminim, ne söylediği kadar, ne yapacağını da çok iyi biliyordu.
İçimdeki her şey bir anda gerildi, tüylerim diken diken oldu. Bu adamın karşısında, fiziksel ve ruhsal olarak ne kadar zayıf olduğumu hissedebiliyordum.
O an, hem kendimi, hem de Sena'yı korumam gerektiğini çok iyi anladım.
Gözlerim, kadının üzerinde gezindi, her şeyin farkındaydım. Sena, bana bakıyordu ama onun gözlerinde hiçbir suç yoktu.
Sadece korku ve belirsizlik vardı. Bir kez daha, belindeki parmaklarının ne kadar güçlü olduğunu ve bana neler yapabileceğini düşündüm.
O kadar çaresizdim ki, ağlamak istiyordum ama gözyaşlarım, çıkmadan önce boğazımda düğümleniyordu.
Yüreğim, yaşadıklarımın ağırlığı altında eziliyordu. Ve o an, Sena'ya baktığımda gördüğüm tek şey, on yedi yaşındaki Efsun'un masumiyetiydi.
O genç kız, çok farklı bir dünyaya doğmuştu ve bu karanlık dünyada, ne kadar savunmasız olduğunu çok iyi biliyordum.
Herkesin korktuğu bir adamın, bu kadar masum birini nasıl kullanabileceğini görmek, beni parçalıyordu. Ama yapabileceğim tek şey, her bir anı daha fazla içime atmak, bir adım daha geriye çekilmekti.
Çünkü Reşit, bu cehennemdeki canavarımdı ve o canavarı durdurmak, şimdilik bana ait bir savaş değildi.
Acılı nefeslerim her an daha da hızlanırken, Reşit'in karanlık bakışları altında, kendimi daha da daralmış hissediyordum. Karşımda duran kız, belimdeki parmakları fark etmişti.
Gözleri, bir an için şaşkınlıkla buluştu, kafasında pek çok soru olduğunu hissedebiliyordum.
Belki de ilk kez içinde bulunduğu bu dünyayı tam anlamıyordu. Ama ne yazık ki, bu dünya bir zamanlar bana da yabancıydı.
Yavaşça gözlerim, Reşit’in ellerindeki gücü hissetmeye devam ederken, gözlerimden kaybolan her umut, Sena'nın yüzünde beliren hayal kırıklığının izleriyle daha da derinleşiyordu.
Miran Ağa’ya yazdığım mektubu düşünmeden edemiyordum. Acaba okumuş muydu?
Eğer okumuş olsaydı, şimdi burada olmam gerekmiyordu. Miran Ağa, her zaman olduğu gibi kesinlikle doğru zamanı bekleyecekti. Ama buradaydım, yalnızdım, ve her saniye daha fazla parçalanıyordum.
Reşit'in soğuk sesi tekrar havada yankılandı: ''Neyse...'' O an her şey bir anda dondurulmuş gibi hissettim, bir boşlukta savruluyordum.
"Şimdi sen burada dur, ben karımın tadına bakacağım." Söylediği her kelime, bir bıçak gibi kalbime saplandı. O soğuk gülümsemesiyle Sena'ya göz kırpıp, onu bir hamlede kendine çekti.
Bütün bu olanları izlerken, içinde bulunduğum çıkmazda, tek bir şey görüyordum: Sena'nın gözlerinde parlayan saf, masum bir his vardı.
Aşk mı? Hayır, hayır. Aşk değildi bu. Biliyorum, çok iyi biliyorum ki, o sadece hoşlantı ve hevesti.
Bu, sadece bir süreliğine ona güzel gelen, ruhunu alıp götüren bir şeydi.
Sena, onun içinde kaybolmuştu ama ben, bir şekilde, ona tüm bunların ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmak zorundaydım.
O, bir oyun tahtasıydı; Reşit için sadece bir eğlence. Ama ben, bu yıkımda ona gözyaşlarını değil, cesaretini göstermek zorundaydım.
Onlar şimdi yatak odasına çıkacaklardı. Belki ayrı bir odaya, belki de bir zamanlar Reşit ile benim paylaştığım odaya. Ama her ne olursa olsun, onların birleşmesini engellemeliydim.
Bir yolunu bulmalıydım, ne pahasına olursa olsun. Gözlerim, Reşit’in hareketlerini izlerken, içimde bir kıvılcım yanmaya başlamıştı. Korku, hüsran ve çaresizlik karışıyordu.
Sena'yı korumalıydım. Bunu hissediyordum; içimdeki koruma güdüsü, her şeyin önündeydi.
Kıskanmak mı? Hayır, asla. Benden altı yaş küçük olan bir kızı, niçin kıskanırdım ki? Reşit'ten mi?
O artık benim için hiçbir şeydi. O, sadece bir geçmişti, bir zamanlar hayatımda yer etmiş bir yabancıydı. Reşit, bugün benim için sadece acı bir hatıra, kaybolan bir parça gibiydi.
Ama Sena… O, bu karanlık dünyaya henüz adım atmamış bir kızdı.
Onu bir şekilde korumalıydım. O, benim suçum değildi. O, saf ve masum biriydi, hala umutla bakan, dünyayı güzel görebilen biriydi.
Fakat şimdi, o karanlık dünyada, Reşit’in gölgesinde kayboluyordu. Ona yardım etmeliydim, ona bu cehennemi yaşatmaya izin veremezdim.
Sadece kendimi değil, onu da korumam gerekiyordu. O benim sorumluluğumdu. Ve bu odada, bu karanlık köşede, içimde yükselen güdüyle, bir yolunu bulacak, onu buradan çıkaracaktım.
Hızla adımlarımı atarak, merdivenleri iki üçer basamaktan çıkarak yukarıya doğru koşmaya başladım. Panikle ve kalbim yerinden çıkacak gibi atarak, koridora vardım.
O an, Reşit’in kahkahaları kulaklarımda yankı yapmaya başladı. Kahkahaları, daha önce hiç duymadığım bir şekilde, tuhaf ve garipti.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Ne yapıyordu? Sena... O zaten sessizdi, sesi çıkmazdı ki... O zaman, o kahkahalar neyi simgeliyordu? Sena’ya zarar mı veriyordu?
Bir an için her şey donmuş gibi hissettim, ama sonra içimdeki o güçle harekete geçtim.
Cesaretimi topladım ve kapıyı açmaya çalıştım. Ancak kapı... Kilitliydi.
Bir anda panik içinde gözlerimi savurduğumda, içinde bulundum bu çıkmazın... Derin bir nefes aldım ve gözlerimde bir anda beliren keskin bir kararlılıkla kapıya doğru yürüdüm.
O an, bir şey değişti. Sanki bir güç, içimdeki her şeyin doğru yolda ilerlemesi için bana verilmişti. O güç, Sena’yı korumam içindi.
Derin bir nefesle, kapıya sertçe vurduğumda, korkunç bir gürültüyle, kapı yerinden söküldü. O an, zaman bir saniyeliğine durdu.
İçeriye girdiğimde, o manzara gözlerimden süzülen sıcak bir gözyaşıyla buluştu.
Reşit, dudaklarını Sena’nınkilerle birleştirmişti. Sena, şaşkınlıkla gözlerini bana dikmişti. O an, dünya tamamen sessizleşti gibi geldi. İçimden bir şeylerin kırıldığını hissettim, kalbimdeki her duygunun çığlık attığını duyuyordum.
Reşit, gözlerindeki öfke ve belki de baskıyı, bana yöneltti. Kaşları çatılmış, yüzü gergindi.
Tüm o sertliği, bir anda her şeyin kırılma noktasına geldiğini hissettirdi. Ama ben... Ben hala burada duruyordum. Hala oradaydım, Sena’yı korumak için.
Sena'nın gözleri, adeta bana bağırıyordu. Sessizdi ama gözlerinde bana anlatmak istediği, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar çok şey vardı.
Onun yaşadığı karmaşa, kendi içimde yankı yapıyordu. Reşit’in, bu genç kızı nasıl yok ettiğini görüyordum. Sena... O sadece bir oyuncak değildi. O, çok daha fazlasıydı.
O an, kalbimdeki öfke, korku, koruma içgüdüsü karıştı. Ne yapacağıma karar veremedim ama bir şey biliyordum... Bu, son olacaktı. Sena, bir şekilde kurtulacaktı
Sena’yı korumak için her şeyi göze almaya karar verdim. Artık kaybedecek bir şeyim yoktu, daha ne olabilirdi ki?
Yüreğimdeki öfke ve korku bir araya gelip, içimi kavuruyordu. Hızla kapıyı araladım ve içeri girdim. O an, Reşit’in suratı sertleşti, vücudu gerginleşti.
Hızla ayağa kalkarak, hiddetle bağırdı: "Ne yapıyorsun ulan sen?!"
Sanki sesimle her şeyin üzerine çökebilecek bir güç yaratmışım gibi, adımlarım ağırlaştı. Reşit’in gözlerinde bir şeyler kıpırdandı, ama ona daha fazla zaman tanıyamazdım.
Her geçen saniye, Sena’yı kurtarma çabamın bir parçasıydı. Odaya adım attım, dişlerimi sıktım. Hırçın gözlerim Reşit’in üzerinde gezindi, ve kalbim ne kadar hızlı atarsa atsın, öfkem onu geçiyordu.
"Bana ihanet edemezsin!" diye bağırdım, sesim titrememek için kendini zorlayarak yükseldi. Reşit alaycı bir şekilde güldü, gözlerinde ince bir sinsi planın gölgeleri vardı.
"Edemez miyim? Bunları geç, Efsun hanım! Sen on dokuz yaşındayken, ihanetin en büyüğünü yaşadın."
Bu sözler, kalbimi delip geçti. Gözlerim doldu, ama bir adım bile gerilemedim.
Onun her söyledikçe içimdeki tüyler diken diken oluyordu. Yüreğim, kabus gibi bir geçmişin acılarını hatırlatırken, ona karşı tek hissettiğim şey kin ve öfke oldu.
"Sen nasıl aşağılık bir köpeksin?! Ne istiyorsun bu kızdan? Ne yapmaya çalışıyorsun? O daha on dokuz yaşında! Yeni bir Efsun mu yaratacaksın ha?"
Sözlerim keskin, ağzımdan çıkan her kelime bir bıçak gibi kesiyordu. Reşit’in gözleri aniden bulanıklaştı, ama hala gözlerindeki o sinsi ifadeyi kaybetmemişti.
Onun bu oyunu, Sena’yı kullanarak, sadece kendi zevkini tatmin etmek içindi. Ama artık bu kadarını daha fazla izleyemezdim.
Sena’yı korumak, hayatımın en önemli kararıydı. Ona ne yapıldığını, nasıl bir tuzağa çekildiğini göstermek gerekiyordu.
O, masumdu ve ben her şekilde ona sahip çıkacaktım. Bu gece, sona erecek ve Reşit’in karanlık oyunları bitirilecekti.
Sena'nın anlaması için işaret parmağımı uzattım, gözlerimde kararlı bir ışıltı vardı. ''Sen, benimle evlisin!'' diye bağırdım, parmağımdaki yüzüğü göstererek.
Sesim keskin, kararlıydı. Sena, önce gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir korku, ardından derin bir kafa karışıklığı gördü.
Hala ne olduğunu anlamıyordu, ama bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti. Gözlerimden yaşlar süzüldü, ama kalbimdeki acıyı hala gizlemeye çalışıyordum.
Reşit, suratında alaycı bir ifade ile başını aşağı yukarı salladı. ''İlişkimiz artık iki kişilik değil, karıcığım. Üç kişilik!'' dedi, sesi öfkeyle titriyordu, sanki her kelimesinde bir tehdit vardı.
Sena yıkılmak üzereydi, ama yapacak hiçbir şeyim yoktu. O an her şeyin bir anlamı vardı, bir şeyler ona doğru gidiyordu ve ben buna dur demeliydim.
Gözlerimdeki yaşlar akarken, bir adım geri attım ve hızla odayı terk ettim. Kalbim sıkıştı, her adımda ağırlık artıyordu. Odaya gittiğimde, çekmecemde sakladığım evlilik fotoğraflarını aldım, ve hızla geri döndüm.
Elimdeki fotoğrafları yere sererken, tek amacım ona gerçekleri göstermekti. Bunu artık her şeyin önünde yapmam gerekiyordu.
Sena, şaşkın bir şekilde yere serdiğim fotoğraflara baktı. Yüzü bembeyaz, sonra kıpkırmızı oldu. Fotoğraflardaki mutlu anlarımızı görüyordu, bizim hayatımızın en güzel anları, şimdi bir çöküşe dönüşüyordu.
Gözleri bana döndü, çaresizlikle karışık bir soruyla bakıyordu.
Ne diyecektim? Onu korumak için her şeyimi kaybetmeye hazırdım, ama şimdi bir kızın masumiyetiyle oynanıyordu.
Sena, belki de en büyük hatasını yapıyordu ama bu oyunu durdurmak zorundaydım. Bir yıkımın önündeydim ve her şeyin ortasında, onu korumak için son bir adım atmam gerektiğini biliyordum.
Hızla Sena'nın kolunu tuttum ve onu arkamda korumaya aldım, adeta bir duvar gibi arkasında durarak her hareketini görebileceğimi hissettim.
Gözlerimde, ona zarar gelmemesi için sonuna kadar mücadele etme kararlılığı vardı. Ancak Reşit, beni bir an bile durduramayacağını düşündü.
Gözlerinde, mantık yoktu. Öfkesinin ne kadar derin olduğunu görmek, tüylerimi ürpertti.
Bir anda üzerime doğru yürüdü, adımlarını hızlıca atarak kollarımdan tuttu ve beni sert bir şekilde duvara çarptı.
Vücudumın her yeri sızladı, ama dayanmak zorundaydım. Bunu daha fazla hissedemezdim, çünkü Sena'nın çığlığı kulaklarımda yankı yapıyordu. Onun korkusunu duymak, kalbimi paramparça ediyordu.
Reşit, gözleri delirmiş bir şekilde, hala kontrolünü kaybetmiş haldeydi. Sena'yı kolundan tutarak, yüzüne bağırmaya başladı.
"Kes sesini, kes!" dedi, sesi öfke ve nefretle doluydu. O an, her şeyin çok uzaklaştığını ve bunu durduracak hiçbir gücüm olmadığını düşündüm.
Gözlerimdeki acı, daha da büyüdü. Ve o an, bir hamle yapma gerekliliği hissettim.
Komodinin üzerinde duran sürahiyi hızla alıp, kafasına doğru sert bir şekilde vurduğumda, camın kırılmasıyla her şey bir anda durdu.
Birkaç saniyelik sessizlik, odadaki her şeyin yok olduğu anı oluşturdu. Reşit, kafasında kırılan camın etkisiyle dengesini kaybetti ve yere doğru sendeledi.
Sena'nın gözlerindeki korku, hala silinmemişti ama en azından o an için durduğumuzu hissettim. Kalbim çırpınıyordu. Ne olursa olsun, onu korumalıydım, ona zarar gelmemeliydi.