EFSUN
Adamın sözleri nedensizce içimi ürpertti. Gözlerim korkuyla onu izlerken, dudaklarımı açıp tek bir kelime dahi edemedim. Sessizce, ürkek bir şekilde, ''Yolumdan çekilir misiniz?'' diyebildim.
Bir yabancı ile karşı karşıya gelmek, benim için büyük bir tehlikeydi. Geceleri her zaman konaktan kaçar, atım Esmeray'la ufak gezintilere çıkardım ama her zaman dikkatli olur, her hareketimi hesaplayarak yapardım.
Eğer Reşit, benim bu kadar dikkatsiz olduğumu fark ederse, kesinlikle beni mahvederdi. Şimdi ise, içimi kemiren bir korku vardı. Bu adam, acaba Reşit’le tanıdık olabilir miydi? Ya da Reşit’in adamlarından biri miydi?
''Ah, tabi.'' diyerek atını çekmeye çalıştı. O sırada, ben de Esmeray'ı yönlendirmeye çalışırken, iki at birden kükreyerek şaha kalktı.
Korku içinde, kızıma sıkıca sarıldım, ama aynı anda karşımdaki adamla göz teması kurmaktan da kaçıyordum.
Bana ''Bence birbirlerini sevdiler.'' dediğinde kalbim hızla göğsümde çarpmaya başladı. Ellerim ve ayaklarım titriyordu.
Yavaşça, ama bu kez sesimden tedirginlik dökülerek, ''Yolumdan çekil!'' diye bağırdım. O an, adamın bakışları, sanki içinde bir şeyler kırılmış gibi kısıldı.
Adam, birkaç saniye sessiz kaldı. Gözlerinde, ilk baştaki sertlik yerini, bir an için belirsiz bir ifadeye bıraktı. Atının boynunu tutarak bir adım geriye çekildi. Ama hâlâ duruyor, bana dikkatle bakıyordu.
O an, her şeyin geçici olabileceğini, ama bir yanlış adımın her şeyi sonsuza dek değiştirebileceğini düşündüm. Korkumdan nefes almak bile zorlaşıyordu.
Ellerim titriyor, kalbim kafamda yankılanıyordu. Bu adam bana doğru yaklaşmayı bıraksa da, hâlâ yanımda, sanki üzerimdeki baskıyı hiç kaybetmiyordu.
İçimden, birinin seslenmesini, Reşit’in bir şekilde ortaya çıkıp bu durumu çözmesini bekledim, ama her şeyin sessizliği, sadece bu yabancı adamın varlığı ve Esmeray’ın ürkek bakışları vardı.
Gerçi.. Reşit, ortaya çıksa bile bu durumu çözmek yerine, beni dövmeyi tercih ederdi.
Neredeyse kendimi kaybedecek gibi oldum, ama kendimi toparlamaya çalıştım. Bir şekilde, derin bir nefes alarak, ''Kim olduğunu bilmek istiyorum.'' dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak.
Adam, tekrar başını hafifçe eğdi, ama bu sefer yüzünde bir sızı var gibiydi.
''Bilmiyorsan, ne fark eder?'' dedi, ama sesi, önceki soğukluğu kaybetmişti.
Sözleri bir tuhaflık barındırıyordu; sanki bir şeyler saklıydı, bir anlamı vardı ama ben çözmeye korkuyordum. Yine de, bu sessizliği daha fazla taşıyamazdım.
''Hadi, söylesene!'' diye haykırdım, sesim bir anda kalbimin derinliklerinden çıkmış gibi sertleşti. Adrenalinden vücudum ateş gibi yanıyordu. Ama adam, beklediğim gibi bana karşılık vermedi.
İçimden büyük bir çığlık kopuyordu. Bir adım daha atması, her şeyin sonu olabilirdi. Ama o, sadece kısık bir gülümsemeyle, atını döndürdü. Birkaç saniye sonra, arkasında tek bir iz bırakmadan kayboldu.
Nefesim hızla düzelmeye başlarken, bir süre olduğu yerden kıpırdamadım. O an, hâlâ o adamın varlığını her an hissediyor gibiydim, bir tür kabus gibi...
Esmeray’ın sırtında hissettiğim titreşim, bana tekrar gerçekliğimi hatırlattı. Kızıma sarıldım, derin derin nefesler alarak soğuyan geceye doğru ilerledim.
Atımı hızla sürdüm, ama içimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Gecenin karanlığı üzerime çöküyor, soğuk hava tenime nüfuz ediyordu. O adamın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. "Bilmiyorsan, ne fark eder?" Bu ne demekti?
Esmeray ürkek adımlarla ilerlerken, gözlerim sürekli etrafı tarıyordu. Karanlıkta bir gölge kıpırdasa hemen fark edebilirdim. Ama her şey sessizdi, belki de fazla sessiz…
Konağa vardığımda kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu. Atımı ahıra bırakırken ellerimin titrediğini fark ettim. Kendi kendime sakin olmam gerektiğini söyledim ama içimde tuhaf bir his vardı.
Sanki o adamla karşılaşmam bir tesadüf değildi. Sanki çok daha büyük bir şeyin başlangıcıydı.
İçeriye adım attığımda, konağın koridorlarında yankılanan ayak seslerimi dinledim.
Herkes uykudaydı. Ya da ben öyle sanıyordum.
Tam odama yönelmiştim ki, loş ışıkta bir siluet fark ettim. İçimdeki korku yerini tetikte olmaya bırakırken, gözlerimi kıstım.
"Gece yarısı nereden geliyorsun?"
Sesin sahibini tanıyordum.
Reşit…
Yüreğim bir an duracak gibi oldu. Yalan söylemem gerekiyordu, ama aklım hala o yabancıdaydı.
Reşit, kısık bakışlarıyla beni baştan aşağı süzerken içimdeki korku hâlâ geçmemişti. Ne söylemeliydim?
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. Ama o bana bağırmayı ve kolumu sertçe kavramayı tercih etti.
"Neredeydin?!"
Geri çekilmek istedim, ama izin vermedi. Bedenimi duvarla kendi arasına sıkıştırıp yüzüme yaklaştı. Öfkesi tenime kadar işlemişti.
"Kimin yanındaydın? Söyle!"
"Bana bak, Efsun!"
Gözlerimi açtım. Cesurca karşısına dikilip omuzlarımı silktim. Sonra, onu delirtircesine gülümsedim.
"Ben sana soruyor muyum?"
Yüzü gerildi. Parmaklarını tenime daha da bastırarak canımı yakmaya başladı.
"Bana hesap vereceksin!" diye hırladı ve aniden saçıma asıldı.
Ama gözlerimden tek damla yaş bile süzülmedi. Onun için ağlamayı çoktan bırakmıştım. Canımın acısını bile hissedemeyecek kadar hissizleşmiştim. Bunca yıldır yaşadıklarım, beni artık bambaşka birine dönüştürmüştü.
Tam o anda, bir kadın sesi yankılandı: "Reşit!"
Reşit’in annesi, dehşet içinde bize bakıyordu. Sonunda, sonunda yanıma koştu.
Gerçekten yapacak mıydı? Beni savunacak mıydı?
Kalbim heyecanla kasıldı, dudaklarıma titrek bir tebessüm yerleşti. Onun bunu yapacağını asla düşünmemiştim. Ama belki de sonunda haklı olduğumu görmüştü.
"Çekil aradan, ana!" diye kükredi Reşit.
Ama annesi geri adım atmadı.
"Ne yapıyorsun sen? Kendine gel!" diye bağırdı. Sonra, sözleri hançer gibi saplandı içime: "Karın hamile!"
Tüm umutlarım bir anda söndü. Duvara yaslanıp gözlerimi kapattım. Beni değil, torununu koruyordu.
Koridorun içinde ölüm sessizliği oldu. Ne ben ne de Reşit konuştu. Birkaç saniye boyunca her şey donmuş gibiydi.
Sonra Reşit, nefret dolu sesiyle fısıldadı: "Başkasından peydahladın, değil mi lan?!"
Bedenim buz kesti.
Öfkeyle gözlerimi açıp ona doğru atıldım.
"Ne diyorsun sen?!" diye haykırdım.
Reşit işaret parmağını yüzüme salladı, gözleri öfkeyle parlıyordu. Aniden çenemi kavrayarak alnını alnıma yasladı.
"Ne zamandır kaçıyorsun? Söyle!"
"Kimin altına yatıyorsun, Efsun?!"
Arkamdan annesinin çığlığı duyuldu.
"Ne?! Kaçmış mı?!"
"Kaçmadım!" diye bağırdım. Onları itmeye çalıştım ama gücüm yetmedi. "Sadece nefes almak istedim! Bunu bile bana çok görüyorsunuz!"
Kapıları her gece kilitliyorlardı, ama yinede kaçmak için bir istek yoktu içimde.
Kaçmayı çok düşündüm. Hem de defalarca. Ama yapamadım.
Çünkü Reşit çok güçlü bir aileye sahipti. Eğer kaçsaydım, beni dakikalar içinde bulurlardı. Beni öldürmezlerdi belki ama canımı yakmak için ellerinden geleni yaparlardı.
Daha bugün tehdit etmemiş miydi? 'Aileni diri diri yakarım.'
Kaçsam bile nereye gidecektim?
Bana sahip çıkacak ne bir anam vardı ne de bir babam.
Ben, her şeyi tek başıma yapmıştım.
Bu şehirde kimsem yoktu. Yalnızdım. Tek başıma.
Ailem İstanbul'da yaşıyordu, oraya gitmek büyük bir cesaret isterdi.
Gerçi kaçtığımda bile rahat bırakmazlardı, ailem ile beraber beni mezara yollarlardı.
''Senin nefesini keserim, Efsun!'' tehditkar bir şekilde konuşmaya devam etti. ''Doğruyu söyle, kimin altına girdin? Ben bulursam eğer ikinizi birden gebertirim!''
İşittiğim ağır ithamlar karşısında omuzlarım düştü. Benden böyle bir şey beklemesi, canımı yakıyordu.
Gözlerimdeki yaşlar usulca yanaklarımdan süzülürken, bitkin bir halde yere çöktüm. Ama o, acımasız bakışlarını bir an bile üzerimden çekmiyordu.
''Kimsenin yanında değildim,'' dedim, sesi titreyen bir fısıltıyla. ''Midem bulanıyordu, biraz hava almak istedim. Yemin ederim! Ama uzaklaşamadım bile...''
Reşit'in annesi aniden saçlarıma yapıştı. Acıyla çığlığım boğazımda takılıp kaldı. Ne istiyorlardı benden? Ne istiyorlardı saçlarımdan?
''Bana bak!'' diye tısladı, parmakları saç derimi yakarken. ''Oğlumu aldattıysan, bu çocuğu başkasından peydahladıysan, seni kendi ellerimle boğarım! Leşini mezara bile koymam, direk ailenin kapısına atarım!''
''Kalk!'' diye gürledi Reşit, kollarımdan tutup beni sürüklemeye başladı. Direnecek gücüm yoktu. Ayaklarım yerde iz bırakırken, benden geriye sadece sessiz bir teslimiyet kaldı.
Odaya vardığımızda, bir paçavra gibi köşeye fırlattı. Kalçamın üzerine sert bir şekilde düşerken acıyla inledim.
O, öfkeyle odanın içinde dolanıyor, saçlarını çekip duruyordu. Gözleri kanlı, nefesi sertti. Bir deli gibi…
''Ben sana korun demedim mi?!'' diye bağırdı, sesi odanın duvarlarında yankılandı. ''Korunmadın mı? Ben sana çocuk istemiyorum demedim mi?!''
''Biliyorum...'' Sesim çaresizliğimi ele veriyordu.
Evet, korunmamı istemişti. Zaten ilaçlarım vardı ama bazen kullanmayı unutuyordum. Bunu ona söylemeye bile cesaret edemiyordum.
''Biliyorsun madem, neden dikkat etmiyorsun?!'' diye hırladı. Bir anda çenemi sıktı, tırnakları derime geçti.
''Unutuyorum,'' diye fısıldadım.
Bu cevabım ona yeterli gelmemiş olacak ki, beni bir kez daha silkeledi.
''Unutmayacaksın!'' diye gürledi. ''O bebeği yok edeceksin, duydun mu? Aksi takdirde, ben yok etmesini bilirim!''
Göğüs kafesim daraldı. Gözlerim doldu. Henüz hamile olup olmadığım bile belli değildi ki!
O pislik kadın, neye dayanarak böyle bir suçlama yapmıştı? Doktor bile çağırmamışlardı. Ya da belki çağırmışlar ama ben baygınken gerçeği öğrenmişlerdir.
Reşit’in attığı tokadı hâlâ unutmamıştım. Öyle bir şiddetle vurmuştu ki, ne olduğumu anlayamamıştım bile.
''Hep böyle mi olacak?'' dedim durgun bir sesle. O sözlerimle gözlerini bana dikti, dişlerini sıktı. ''Neden bana böyle davranıyorsun?''
Hiçbir zaman anlayamamıştım. Evliliğimizin ilk ayları güzeldi. Sonra neden, nasıl bu hale düştük?
''Uslu dursan, sana böyle davranmazdım,'' dedi kayıtsız bir sesle. Yüzündeki rahat tavır, canımı yakıyordu.
Boğazıma oturan yumruyu yutmaya çalıştım. ''Boşanalım,'' dedim, onu ikna etmek umuduyla. ''Sen kendi hayatını yaşa, ben de kendi hayatımı.''
Bakışları kısıldı. Yüzüne yerleşen sert ifadeden, ne yapmayı düşündüğünü anlamıştım. Benden asla vazgeçmeyecekti.
Elini boğazıma koydu. Önce okşar gibi hafifçe dokundu, ama sonra… Sıktı. Nefesim kesildi.
''Boşanıp seni başkaların koynuna mı göndereyim?'' diye fısıldadı.
Gözlerim kararmaya başladı. Ellerimle bileğini ittirmeye çalıştım ama benden güçlüydü.
''Benden başkasıyla olamazsın!'' diye kıstı parmaklarını. ''Bunu o küçük beynine sok!''
Boğazımı bir anda bıraktı. Hızla öksürmeye başladım. Ciğerlerim yanan bir kor gibi sızıyordu.
Kolumdan tuttu, odadan çıkarıp sürüklemeye başladı en sonunda ise fırlattı. Ahıra düştüğümde üzerime kapıyı kilitledi. ''Sabaha kadar buradasın!'' dedi soğuk bir sesle.
Soğuk samanların üzerinde titrerken, bir hizmetçi yanıma geldi. Sessizce battaniye uzattı.
''Bizi affedin, Efsun hanım,'' dedi diğeri. ''Ama... Bir yolu var!''
Başımı kaldırdım. ''Ne yolu?''
Başımı yavaşça kaldırdım. Umutsuzluğun içinden süzülen bu cılız ışığa tutunmaya çalışır gibi… "Ne yolu?"
Hizmetçi, korkuyla etrafına bakındı, sanki birinin bizi duyacağından emindi. Sonra ürkek bir fısıltıyla, "Miran Arslanoğlu," dedi.
"Onunla görüşmeniz gerekiyor."
Miran Arslanoğlu...
Bu ismi daha önce hiç duymamıştım. Ne Reşit’ten, ne de çevremdeki insanlardan… Ama şimdi, ilk kez bu genç kızın titrek dudaklarından dökülüyordu.
Kaşlarımı çattım, içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk yükseldi. "O kim?"
Hizmetçinin gözleri hızla kapıya kaydı, sesi biraz daha alçaldı. "Mirkan Ağa’nın oğlu..." dedi. "Çok güçlü bir avukat."
Avukat mı? İçimde bir umut kıvılcımı yandı ama aynı zamanda tarif edemediğim bir ürperti geçti bedenimden. Bu isim, bana farkında olmadan yeni bir kaderin kapısını mı aralıyordu?
''Hiç bilmiyorum.'' mırıldandım.
Hizmetçi elini bacağımın üzerine yerleştirirken, acıyla tebessüm etti. ''Duymamanız çok normal, Efsun hanım... Bu ev sizin kafesiniz. Dışarı çıkmanız, yabancıyla görüşmeniz yasak. Avluya çıkmak bile yasak size.''
''Elleri kırılsın inşallah!'' dedi battaniyeyi getiren kadın, çenemi kavrayıp yüzüme baktı. ''Efsun hanım... Keşke elimizden bir şey gelse, ama yapamıyoruz.''
Gözlerindeki çaresizliği görmemek mümkün değildi. Gülümseyerek elini tuttum. ''Biliyorum...'' diyebilmekle yetindim.
Reşit'in bu davranışları sadece bana özgü değildi. Bir ara hizmetçileri paralarken gördüm onu, araya girmek için atıldığımda ise, günün sonunda dayağı yiyen ben oldum.
Sonra bakışlarım diğerine döndü, benden hala cevap bekler haldeydi. ''Miran ağa... Onu nereden tanıyorsun?''
Pür dikkatle beni izlerken, aynı zamanda kapıya sürekli olarak bakıp duruyordu. Eğer Reşit, onları burada yakalarsa, hepimizi mahvederdi.
''Kız kardeşim, o konağın temizliğinden sorumlu.'' diyerek elimi sıkıca tutu, bu dokunuş bana güven veriyordu. ''Daha öncesinde haber vermek isterdim ama biliyorsunuz... Bizimle konuşmanız bile yasak.''
''Beni asla kurtaramaz.'' dedim nefesim daralırken. ''Kimse Reşit'i karşına almaya cesaret edemez, bir avukat olsa bile...''
Kollarımı sıkıca tutarak bana endişeyle baktı. ''Efsun hanım, tek kurtuluş yolunuz o. Miran ağa, çok güçlü bir adam.''
Düşünceli bir ifadeyle ona bakmaya devam ettim. Bunu yapmamı istiyor gibi bakışlar atıyordu.
Önümde oturan hizmetçi saçlarımı okşadı. ''Efsun...'' dedi buruk bir ifadeyle. ''Kendini kurtar kızım, yoksa, bu adam seni öldürecek.''
Gözlerimi kapattım. Kendimi dinlemek istedim. Ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum.
Bu manyak adam, beni öyle korkutuyordu ki... Ya o adamında başını yakarsam?
Ağa olması bir şeyi değiştirmezdi, tanımıyordum bile. Ne kadar güçlü? Nasıl biri? Beni kurtarır mı?''
''Efsun hanım, bana bir cevap verin.'' dedi genç kız. ''Bu adamdan kurtulmayı istiyor musunuz, yoksa, istemiyor musunuz?''
Gözlerimi usulca araladım ve bakışlarımı onun yüzüne diktim. Başımı ağır ağır aşağı yukarı sallarken, içime bir umut doğmuştu.
''Beni koruyabilir mi?'' dediğimde dudakları kıvrıldı.
''Elbette...'' ses tonundaki emin duruş, bana daha çok güven vermişti.
Peki ama nasıl olacaktı? Dışarı bile çıkamıyordum, onunla buluşamazdım. Reşit, beni kesin öldürürdü.
Üstüne üstlük iki aşiret birbirine karışırdı. Namus meselesi denir, başımız yanardı. Dudaklarımı korkuyla ısırırken, ellerim titremeye başladı.
Düşüncesi bile çok korkunçtu.
''Onunla nasıl iletişime geçeceğim? Telefonum yok.'' hizmetçinin dudakları kıvrıldı, yüzündeki mutluluğu görebiliyordum.
Bende sanıyordum ki... Evdeki herkes beni ve acılarımı görmezden geliyor, çığlıklarımı duymazdan geliyor. Ama onlar... Onlar beni görüyor ve duyuyordu!
''Bir mektup yazabilir misiniz?'' dediğinde neredeyse mutluluktan havalara uçacaktım. Başımı hızla aşağı yukarı salladım.
''Yazdığınız mektubu ablama vereceğim, kendisi mektubu iletecektir.''
Kaşlarım bir anda çatıldı. Ablası direkt haber gönderebilirdi, mektuba ne gerek vardı?
''Mektuba gerek var mı? Ablanız ne yaşadıklarımı anlatamaz mı?'' dediğimde bakışları hüzünle kısıldı.
''Elbette anlatır, lakin... Acılarınızı, yaşadıklarınızı o mektuba dökmeniz, daha iyi olacaktır. Ben kağıt kalem getireceğim, konaktakiler çoktan uyudu!''
***
Önce hizmetçi kız ile tanıştık, uzun sohbetler ettik ve beni güldürmek için elinden geleni yaptı. Moralimi yerine getirdi, bana umutlar verdi.
Beni rahatlatmak için elinden geleni yaptı. Biraz ailesinden bahsetti, burada nasıl işe başladığını anlattı. En sonunda ise mektubu yazmak için bana cesaret verdi.
''Sayın Miran Arslanoğlu,
Bu mektubu yazarken ellerim titriyor. Size yazmak zorundayım, çünkü başka çarem yok.
Ben Efsun. On yedi yaşında, sevdiğim adamla evlendim. O zamanlar mutluydum, aşkla doluydum. Onun gölgesinde kendimi güvende sanıyordum. Ama bilmiyordum... Sevdiğim adam, benim cehennemim olacaktı.
İlk aylarda her şey güzeldi. Sonra değişti. Sonra ben değiştim. Korkuyu, acıyı, çaresizliği öğrendim.
Zorla dokunulmanın ne demek olduğunu, sevgiden değil, gücün getirdiği hırstan doğan bir temasın nasıl can yaktığını öğrendim.
Direndim... Önce sesim kısıldı, sonra ruhum.
Beş kez anne olacaktım, beş kez kaybettim. Onun öfkesi bedenime her vurduğunda, içimdeki canı da aldı.
Her düşüğümde suçlanan ben oldum. "Sen beceremedin," dedi, "Sen eksiksin." Oysa ben eksik değildim, paramparçaydım.
Dokuz yıl oldu. Dokuz yıl boyunca sustum. Şimdi susarsam, bu sefer öleceğim.
Sizi tanımıyorum, Miran Bey. Ama adınızı söylediklerinde, içimde bir umut kıpırdadı.
Siz güçlüsünüz dediler. Siz doğruyu bilen, adaletin peşinde olan birisiniz dediler. O yüzden yazıyorum. Çünkü sizi son çarem olarak görüyorum.
Beni duyun.
Ama, lütfen, bu mektubun gizli kalmasını sağlayın. Eğer Reşit bunu öğrenirse, çıldıracak.
O zaman her şey daha da korkunç olur. Bu mektubun tek hedefi, sizi bulup size ulaşmaktır. Bu yüzden, kimseye söylemeyin.
Efsun''
Mektuba bir kez daha göz atarken, gözlerim buğulanmıştı. Tüm yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.
Tuğçe, omzumu sıvazlıyor ve beni sakinleştirmeye çalışıyordu. ''Efsun ha-'' hızla ona döndüm.
''Hanım değil, sadece Efsun.'' titreyen sesimle konuşurken, kalbimde inanılmaz bir ağrı vardı. Ve bu ağrı, bütün bedenimi esir almıştı.
''Efsun...'' dedi önce zorlansa bile. ''Ağlama, her şey yoluna girecek. Korkma sakın! Mahkemede şahitlik bile yapacağız, senin için her şeyi yapacağız! Sesini duyuracağız, gerekirse tüm ülkeyi ayağa kaldırırız!''
Bedenime sarıldı, onunda ağladığını biliyordum. Kollarımı onun bedenine sararken, hıçkırıklarım boğazımda takılıyordu. ''Teşekkür ederim, Tuğçe... Şahitlik yaparsanız, Reşit sizi öldürür.'' gözlerimi kapattım.
''Hiçbir şey yapamaz!'' cesareti tüylerimi diken diken etti. ''Merak etme, güvende olacağız. Bizi düşünme, kendini düşün!''
Ardından ayaklandı ve mektubu hırkasının cebine koydu. ''Yarın izin günüm, ablam ile görüşeceğim. Senden tek isteğim, hasta olan yeğenime dualar etmendir.''
Gözlerimi kırpıştırdım. Neden, daha fazlasını istemiyordu? Sadece dua mı?
''Dua ederim, elbet... Başka bir şey ister misin?'' başını sağa sola sallayarak, çenesini kaldırdı.
''Seni kurtarmanın karşılığında, para isteyecek kadar alçak olamam.'' son sözlerini söyleyerek ahırın kapısına yaklaştı. ''Görüşmek üzere.''