Bölüm 1: “İkinci Kez Doğmak”
Bazı şehirler, bazı yollar insanda iz bırakırdı. Balıkesir’e gelirken bunu düşündü Doğa. Gözlerinin önünden Şırnak’ın tozlu sokakları, çocukların kahkahaları, ve hiçbir zaman unutamayacağı acı bir vedanın anıları geçmişti.
Şırnak’ta başlamıştı öğretmenliğe. İlk heyecanını, ilk kırgınlığını, ilk büyük hayal kırıklığını orada yaşamıştı. Sevmişti. Hem de öyle bir sevmekti ki, inançla, umutla…
Ve sonra, hiç beklemediği bir anda yarım kalmıştı her şey. İhanetin neye benzediğini ilk kez orada öğrenmişti. Gözünü kapatıp derin bir nefes aldı. Şimdi başka bir yerdeydi. Balıkesir, ona ikinci bir başlangıç sunmuştu. Üstelik bu kez yalnız değildi, kendini bulmuştu.
İngiltere’ye gitmiş, University of Oxford’da yüksek lisans yapmış, bilgiyle, emekle yeniden örmüştü hayatını. Bugün, o yolculuğun en önemli adımlarından birindeydi.
————————
İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı dev seminer salonu dolup taşıyordu.
“Çocuklarla Gelecek İnşası” projesinin kapanış programı için herkes oradaydı: Öğretmenler, doktorlar, polisler, askerler, hemşireler, sosyal hizmet uzmanları… Vali, İl Milli Eğitim Müdürü, Emniyet Müdürü, Jandarma Komutanı en önde protokolde oturuyordu.
Basın yoktu. Bu, sadece kamu personeline özel, kapalı bir programdı. Sunucu sahneye çıktı:
“Sayın Valim, Değerli Katılımcılar, Şimdi sahneye, University of Oxford’da yüksek lisans eğitimini başarıyla tamamlamış, ve geliştirdiği proje ile geleceğimize umut olan bir öğretmeni davet ediyorum:
Sayın Doğa Yılmaz.”
Salon kibar bir alkışla çınladı. Doğa, elleri hafifçe titreyerek ama adımlarını sağlam basarak sahneye çıktı. Üzerinde açık renkli, sade bir takım elbise vardı. Yüzünde ise yılların biriktirdiği vakur bir gülümseme.
Sunumuna başladı. İlk slaytta küçük bir köy okulunun resmi vardı. Arka planda çatlamış duvarlar, ön planda ışıl ışıl gözlü çocuklar.
“Sayın Valim, Sayın Müdürlerim, Değerli Meslektaşlarım,” dedi Doğa, “Bu proje, bir ülkenin geleceğinin yalnızca öğretmenlerin değil; doktorların, polislerin, askerlerin, hemşirelerin omuzlarında da yükseldiğini gösterdi.”
Her slayt bir anıyı, her fotoğraf bir emeği anlatıyordu. Çocuklarla yapılan atölyeler, personel eğitimleri, pilot bölgelerdeki gelişim verileri… Salon sessizdi. Herkes Doğa’yı dikkatle dinliyordu. Sunum bittiğinde, alkışlar yükseldi.
————————-
Sunucu tekrar sahneye çıktı:
“Şimdi, kendisine Balıkesir Valiliği tarafından bir onur plaketi takdim edilecektir.”
Vali sahneye geldi. Elindeki plaketle Doğa’ya yaklaşarak elini sıktı:
“Sayın Yılmaz,” dedi, “Bir çocuğun geleceğine ışık tutan, bir milletin geleceğini aydınlatır. Ülkemize kattığınız değer için teşekkür ediyoruz.”
Doğa plaketi aldı. İçinde taşıdığı bütün yükler, bir anlığına hafiflemiş gibiydi.
Tam o sırada salonun kenarından başka bir hareket başladı. University of Oxford’dan gelen Profesör Richard Thompson ve birkaç akademisyen daha sahneye çıktı. Profesör hafifçe mikrofonu aldı, yanında ki çevirmen aksanlı ama düzgün bir Türkçe ile tercüme etti:
“Sayın Valim, Sayın Katılımcılar, Bugün burada bulunmamızın bir diğer nedeni de şudur: University of Oxford Eğitim Fakültesi olarak, Sayın Doğa Yılmaz’ın bilimsel çalışmaları ve saha liderliğinden etkilenmiş bulunmaktayız. Bu nedenle kendisine, fakültemizde Araştırmacı-Asistan kadrosu teklif etmek istiyoruz.”
Salon şaşkınlıkla dalgalandı. Bu, kolay kolay kimseye yapılacak bir teklif değildi. Doğa gözlerini yere eğdi. Gözlerinden bir damla yaş düşecek gibi oldu ama kendini toparladı. Başını dik tuttu. İngiliz profesöre doğru hafifçe eğilerek teşekkür etti. Ve alkışlar bir kez daha salonu doldurdu.
————————
Seminer bittiğinde insanlar salondan çıkmaya başladı. Koridor kalabalıktı. Doğa, plaketi kolunun altında taşıyarak kapıya doğru ilerliyordu.
Tam o sırada… Bir grup polis ve asker, salonun yan tarafından çıkışa yönelmişti. İçlerinden biri, Doğa’nın tam karşısından geliyordu. İlk anda göz göze geldiler.
Yiğit.
Değişmişti. Daha sert hatlı, daha sessiz bir adam olmuştu. Ama Doğa, gözlerindeki o tanıdık burukluğu hemen tanımıştı. Hiçbir şey söylemeden, sadece başıyla selam verdi. Bir yabancıya merhaba der gibi.
Yiğit de aynı şekilde, kısa bir selamla karşılık verdi. Yanındaki arkadaşı kaşlarını çattı:
“Ya… Bu sahneye çıkan kız… Tanıdık geliyor bana. Sanki bir yerde resmini görmüştüm…”
Yiğit, gözlerini Doğa’nın uzaklaşan sırtından ayırmadan kısık bir sesle cevapladı:
“Evet… Geçmişten.”
Arkadaşı şaşkınlıkla yüzüne baktı ama Yiğit başka bir şey söylemedi. Adımlarını hızlandırdı.