SEKİZ
Kan.
Akıtılması en kolay kurtunulması en zor olan sıvıydı babama göre. Eline bir kez bulaştı mı o kan kendi kanında banyo yapana kadar kurtulamazdın derdi hep. Ömrün boyunca sana ar damarından daha uzak ama gölgenden daha yakın olan tek şey olarak kalırdı. Gözlerinin arkasında, anılarının içinde, zihninin derinliklerinde hatta okuduğun bir kitap sayfasında...
Bir kez kanı tattın mı, ciğerlerine kanlı bir nefes doldurdun mu o ciğerler sadece senin kanın akarsa temizlenirdi. Kanı kan temizlerdi ancak ve ancak. Akan kanın kimin kanı olduğunun bir önemi yoktu hiç bir zaman. Yüreğini dağlayan, gözlerinin önünde asılı kalan kara bulutlarının, zihnindeki puslu anılarının, ellerindeki ateşin yok olmasının, huzura erişmesinin tek yolu günün birinde kendi kanınla banyo yapmaktı. Yoksa ömrün boyunca kanın kokusuyla yaşamak zorunda kalırdın. Hayatının hiç bir anında yaşamak istemesen bile.
Ben hiç kanı solumamıştım. Ciğerlerim kanla nefes almamıştı. Elimde tuttuğum silahla ya da her hangi bir alet ile bu ellerim hiç can almamıştı. Almamalıydım da zaten babama göre. Ben onun yıkılmaz kalesinin güçlü kraliçesiydim. Prenses değildim. O kadar narin olamamıştım hiçbir zaman. Ben buzlar kraliçesiydim. Gözlerimde benim şatom babamda benim koruyucumdu.
Koruyucumu öldürmüştü bu adam. Kalemi savunmasız bırakmış her darbeye açık hale getirmişti artık. İnsanların asla göremeyeceği kalem artık yabancıların ayak izleri dolmuştu. Tek başıma sivri buzdan yapılma surlarımla yaşadığım şatomun koruyucusunu öldürmüş beni kalkansız bırakmıştı. Gözlerindeki donmuş alevlerin buzlarını eritmişti kraliçenin. Gözlerimde gri lekeleri görmesinin sebebi buydu. Onların hepsi benim buzdan alevlerimdi.
Yüzünü göremesem bile çıplak sırtının kasıldığını görebiliyordum. Sımsıkı kavradığım silahı ensesine iyice bastırdım ve o esnada elindeki telefonu yatağın üstüne düştü. Telefonu ekranı siyah nevresim çarşafları ile örtünmüş yatağın yüzüne denk gelmişti.
"Ne saçmalıyorsun sen?" dedi. Sırtındaki kasılmanın aksine sesi oldukça sakin ve kendine güvenen şekilde çıkmıştı.
"Dön bana," dedim. "Öldürürken gözlerine bakmak istiyorum."
Dayanamamıştım. Ortada silahı görünce kendime hakim olamamıştım. Amacım Özgür Şahin'in önce güvenini kazanmak, hayatının merkezine inmek onun hayatında vazgeçilmez bir parça olduktan sonra en mutlu olduğunu düşündüğü anda onu gafil avlayarak nefesini kesmekti ama olmamıştı. Tilkilerim açtı, sabırsızdı. Kana susamış bir şekilde önlerindeki ava her gün tıslıyorlardı. Onlara söz geçirememiş ve silahi ateşlemek iiçin elime almıştım en sonunda. Aslında oyalanmadan direkt beynine kurşunu geçirmem gerekiyordu ama dediğim gibi ben daha önce hiç kanın kokusunu solumamıştım. ellerim hiç kana bulanmamıştı benim. Bu sebepten içimde tilkilerimin aksine tuhaf bir tedirginlik hakimiyet sürüyordu. Her ne kadar kararlı olsam da Özgür Şahin'i vurmadan önce ona sormak istediğim sorular vardı. Neden diye haykırmak istiyordum yüzüne. Babamı neden katlettin? Her şey bu dünyaya hükmetmek için miydi ? Kral olabilmek için bir kızın babasını öldürecek kadar mı vizdansızdı? Bu kadar mı duygusuz barbar bir varlıktı?
Sorulacak çok soru vardı lakin Özgür Şahin'de bunları yanıtlayabilecek yürek var mıydı emin değildim. Tilkilerim silahı ateşlemem için beni sıkıştırdıkça silaha daha sıkı tutunuyor gücümü aldığım tilkilerime sakin olmaları için yalvarıyordum adeta. Biraz zamana ihtiyacım vardı. Her ne kadar vahşi tarafım bir an önce bitirmek istesede şu işi. İçimdeki çocuk Umut Gümüş ağlayarak Özgür'e sadece vurmak istiyordu. Neden beni babamdan ayırdın diye sitem etmek, kendisini de babasının yanına yollaması için yalvarmak istiyordu.
Kısıkça güldüğünü işittim. Ardından "Olur," diyerek bana dönmeye çalıştığında silahı çektim ve bana döndüğü anda silahı belirgin iki köprücük kemiğinin ortasına bastırdım.
Islak saçları su değince bir iki ton daha koyulaşmıştı. Yüzüne baktığımda ise sakal tıraşı olduğunu fark ettim ve onun sakalsız bir iki yaş daha gençleştiğini düşündüm. Üstelik sakalları gidince alnına dökülen saçları daha çok göze batıyordu.
Kısık bıraktığı gözleri alaycı bakıyordu. Yüzü sert olabilirdi ama gözlerinde gördüğüm tek şey alaydı.
Sanki onu öldürmekle tehtid etmiyorum da polisçilik oyunu oynuyorduk.
"Bende ne zaman bir atak yapacaksın diye bekliyordum."
"Çok konuşuyorsun be Özgür." dediğimde dudakları kavis çizerek yukarı kıvrıldı ve gülüşüne tepki olarak silahı daha çok bastırdım.
"Aydınlat beni o zaman. Ne saçmalıyorsun?"
"Saçmalıyorum? Ben?"
"Evet." Sesi her zamanki gibi düzdü. Silahın köprücük kemiklerinin ortasına bastırılmış bir vaziyette olmasının vermiş olduğu hafif kasıntı dışında oldukça rahattı aslında. Sanki bunu hep bekliyormuş gibi bir hali vardı. Şaşırmadım diye haykırıyordu aslında gözleri. Senden de bu beklenirdi diye alay ediyordu benimle.
"Diyorum ki, babamı öldürdün."
"Babanı öldürdüm?" dedi, her ne kadar itiraf olarak duymak istesem de soru sorduğu çok belliydi.
"Atalay Gümüş, Özgür. Atalay Gümüş'ün kızıyım ben. Öldürüp yeraltı dünyasında yerine geçtiğin adamın kızı."
Gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçti ama beden dili aynıydı. Çenesi kasıldı ve kısa bir an konuşamadı.
"Atalay Gü-"
"Alma! Babamın adını ağzına alma!" diye bağırdım var gücümle. Sonunda içimdeki öfkeyi tepkilere dökmeyi başarmaya başlamıştım. Tüm öfkemi bu adamın üstüne kusmak onu yok etmek istiyorum. İçimde yüz yıldır patlamaya hazırlanan bir volkan vardı sanki. Doğru an değildi belki ama artık lavları içinde tuta tuta beni eritiyordu. Volkanım patlamak için hazır ufak ufakta olsa sıcak lavlarını ağzından çıkarıyor değdiği her şeyi yok ederek bir ırmak gibi akıyordu. Volkanımın karşısında olan Özgür Şahin ise birazdan yanıp kül olacağını umursamaz gibi suratıma bakıyordu. Babamın adının geçtiği andan itibaren gözlerinde beliren üzüntülü hareler benim hayal ürünüm olmalıydı. Babamın ölümüne üzülmüş olamazdı değil mi ? Öldürdüğü adam öldüğü için üzülemezdi Kendi Hür iradesi ile yapmıştı bunu.
Tetiği yavaşça çekerken gözlerimi gözlerinden bir an olsun ayırmadım ve Özgür'ün ağzı tekrar aralandı.
"Sinsi panter," diye sözledi başladı ancak ben yine onu susturdum.
"Sana kaç kere dedim bana sinsi panter deme diye." dediğim an silahı köprücük kemiklerinin ortasındaki noktadan çektim ve rastgele koluna ateşledim. Silahın o yakından çok daha gürültülü çıkan sesi kulaklarımın içinde zonklarken Özgür kısıkça inledi ve kurşun karşımdaki duvara saplandığında Özgür sağ elinin avuç içini sol koluna bastırdı. Başını kaldırıp benimle göz göze geldiğinde gözlerinden taşan sinir hücrelerini görüyordum sanki.
Tilkilerim sonunda kan görmenin verdiği mutluluğun arasında şehvetle dişlerini araladılar. Hevesle akan kana atıldıklarında Özgür Şahin'in gür sesi kulaklarımı doldurdu.
"Gerizekalı!" diye tısladı dişlerinin arasından. "Oyun mu sanıyorsun sen bunu?"
"Oyun olsaydı ateş etmezdim." dedim düz düz. Gözümü bile kırpmamıştım ateş ederken. Elim titrememişti ya da avuç içlerim terlememişti. Vurmuştum işte. Soluk alıyor gibi vurmuştum kolundan.
Sıra kalbindeydi.
"Atalay Gümüş'ü ben öldürmedim!" diye bağırdı hızlıca. Bir an önce söyleyeyim de kurtulayım der gibiydi. Gözlerim ona inanamazcasına bakarken "Şaka," diye mırıldandım. Gözlerimdeki ifade sesime de yansımıştı.
"İster inan ister inanma," diyerek elini kolundan çekti. Yaraladığım kolundan kan boylu boyunca akıyor parmaklarında toplandıktan sonra usul usul zemine damlıyordu ve aramızdaki sessizlikte her bir yere düşen damla top patlatılmasına eş değer bir sesti. Diğer kolunu da serbest bıraktı ve avuç içinde birikmiş taze kanı gördüm.
"Babanın katili ben değilim."
Yalan söyleme diye haykırdı içimdeki çocuk Umut ağlayarak Özgür'e vururken. Sen değilsen kim yaptı? Kim ayırdı beni sonsuza dek babamdan ? Kabul et!
Hayır olamazdı. Duyduklarım yalandı. Özgür Şahin değilse kimdi o zaman? Özgür Şahin değilse neden Sumur dünyasının kralı o olmuştu? Neden herkes katilin o olduğunu söylüyordu?
"Sumur dünyasında sadece kralı öldürdüğün zaman veliaht yoksa kral olursun. Kimse benim varlığımı bilmiyor, o yüzden kral sensin ve öldürmeden kral olamazsın Şahin inanmıyorum sana." dedim kendimden emin bir şekilde ama işin aslı içim titriyordu. Bu kahverengi gözlerinde kehribar kıyametleri yaşatan adam neler söylüyordu böyle?
"Herkes benim öldürdüğümü sanıyor çünkü Atalay Gümüş'ü öldüren kurşun bana ait olan, elinde tuttuğun silahtan çıktı."
Bir an kulaklarım uğuldadı. Nefesim ani bir şekilde tıkandı ve dudaklarım aralık bir şekilde Özgür Şahin'e bakakaldım.
Babam bu silahla mı öldürülmüştü? Bu silahtan çıkan kurşun mu son nefesini verdirmişti babama? Her şeyimi yok eden şey bu silah mıydı yani?
Bir an elim titredi ve silaha sanki ilk kez görmüşüm gibi bakarken Özgür anlık dikkatsizliğimden yararlanarak sağ eliyle silahı kavradığı gibi beni geriye iterek resmen yere yapıştırdı. Hızlı bir şekilde gelip bacağını iki yana açarak karnımın üzerine oturdu ve nefesim kesilirken yaralı kolunu kullanarak iki elimi de etkisiz hale getirip silahın namlusunu boynuma dayadı.
"Kalk üstümden!" diye bağırdığımda sırıtarak silahı iyice bastırdı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Kolundan akan sıcak kanın benim parmaklarıma damladığını hissedebiliyordum ve bu tuhaf bir biçimde içimi gıdıklıyordu.
"Kalkmıyorum sinsi panter. Kaldırsana."
Altında hareket etmeye çalıştım ama milim kıpırdayamamıştım. Üstelik yaralı olmasına rağmen çok güçlü tutuyordu ellerimi pislik. Şu an onda insan olduğuna dair görebildiğim tek belirti teninde parlayan terdi sanırım.
"Kalk dedim seni şerefsiz!"
"Öncelikle bazı şeylere açıklık getireceğiz." derken yüzü çok yakınıma gelmişti. Tenimi yalayıp geçen nefesini hissedebiliyordum.
"Atalay Gümüş'ün kızı olduğunu ve benim onun katili olduğumu iddia ediyorsun."
"İddia etmiyorum bizzat durum bu!"
"Beni inandırman lazım. Çünkü Sumur dünyasında sen yoksun."
"Babam sizin gibi şerefsizlerden beni koruyabilmek için beni sakladı çünkü!" dediğimde silahı biraz saha bastırdı ve sıcak namlusundaki ısı tenimi karıncalandırdı.
"Kural bir sinsi panter; benimle konuşurken laflarına dikkat edeceksin. Aksi takdirde basit bir kol yaralanmasıyla değil direkt beynine giren kurşunla cezalandırılırsın."
"Çokta umurumda sanki. Vursana neyi bekliyorsun?"
"Gerekli açıklamayı."
Dişlerimi sıktım ve zar zor derin bir nefes aldım. Hayvan gibi üstüme oturmuş ağırlını vermişti pislik çünkü.
"Atalay Gümüş'ü ben öldürmedim. Bu doğru."
"Nasıl yerine geçebildin o zaman nasıl?" diye bağırdım son gücümle. İnanamıyordum cidden. Öldürmediyse yerine geçemezdi kurallar basitti.
"Çünkü hangi pezevenk öldürdüyse benim silahımla öldürmüş ve güvenlik kameralarının olmadığı yerlerde tek başına takılmayı çok seven babanı da o esnada öldürdüğü için katil bulunamıyor. Suç benim üzerime kaldı ve her ne kadar ben öldürmedim desem de kimse inanmıyor. Zorla lider yaptılar beni. İstemeyerek. Yeterince açıklayıcı oldu mu?"
Yutkundum. Gözlerim içten içe gözyaşı akıtırken kesik kesik nefesler aldım ve gözlerimi Özgür'den ayırmadım. Altından kurtulmak için herhangi bir girişimde bulunmuyordum artık. Sadece aklım karışmıştı ve aydınlatılmaya ihtiyacım vardı.
"Gerçek katil kim o halde?" dedim çatallaşan sesimle. Ağlayacaktım besbelli. Ne zaman ağlamak ile ağlamamak arasındaki o uçurumun kenarında olsam dayanamaz en sonunda ağlardım. Doğam buydu. Çatallaşan ses ağlamak demekti benim için.
"Bende onu bulmaya çalışıyorum bir buçuk aydır. Yok. Bir izde yok. Silahım olay yerinde bulundu zaten. Öğrendiğim anda bende beynimden vurulmuşa döndüm. Hem bir liderin kaybını öğrendim hemde bana katili sensin dediler. İlk Hafta inkar etsem de kimseyi inandıramadım maalesef. Son durum senin de bildiğin üzere. Şu an liderleri benim ve emin ol istemiyorum. Özellikle katil olarak asla talep edebileceğim bir şey değildi bu durum. Sinsi panter, gerçekten uğraştığım bir ton şey varken bu olay patladı. Şimdi de bir katil arıyorum, üstelik Sumur gibi bir yerde. Seni babandan ben ayırmadım, kimin ayırdığını bulmak içinde emin ol uğraşıyorum."
Gözlerim doldu. Mavi gri intikamlarım buğulandı ve Özgür Şahin'i belli belirsiz görür oldum. Üstümdeki hakimiyeti devam ederken zeminde ölü gibi kaldım. Gözyaşlarım dolu gözlerimden damla damla düşmeye başlarken içimdeki çocuk Umut haykırmaya başladı.. Onu tıktığım kafesinde sinir krizileri geçirerek kim diye inleyip durmaya başladı. Beynimin içinde anlı bir savaş baş göstermişti. Bunca uğraşım boşuna mıydı? Duyduğum bunca nefret gereksiz miydi? Beni babamdan ayıran kişi kim gerçekte bilinmiyor muydu? Bir Kasım gecesi bu silahı kim kullanmıştı? Boğazıma dayanan ve ateş edilmesi için hıçkıra hıçkıra ağlamak istediğim haykırmak istediğim bu silahı bir kasım günü kim ateşlemişti? Ne yapacaktım şimdi. Üstümdeki bu adam katil değilse ve gerçek katili bulamıyorsam ne yapacaktım? Babamın katili kimdi? Ne için öldürmüştü babamı? Aralarında ne geçmişti de beni babamsız bırakmıştı?
"Kanıtla." diye soludum tek nefeste. "Katili olmadığını kanıtla. Aksi takdirde seni her fırsatta öldürmeye çalışacağım."
"Ve her seferinde başarısız olacaksın." dese de gözünden anlamlı bir ifade geçti ve boynuma doğrulttuğu silahı çekti. Hâlâ üzerimden kalkmaz ve ellerimi bırakmaz iken sağ elini arkasına uzatıp silahı bıraktı. El yordamıyla telefonunu bulduğunda ikimizin arasına getirdi ve kısa bir an telefonla uğraştı.
Telefonun ekranını bana doğrulttu ve gözlerim ışığından rahatsız olarak kısılırken "Bak," dedi.
"Babanın öldüğü gün benim silahım kayıptı. Ertesi günü evimin önünde buldum silahımı. Üstelik o gün ben başka bir yerdeydim. O saatte özellikle. Nerede olduğumu kanıtlayabilirim ama mahrem denen bir şey var o yüzden bu seni idare edecek bir kanıt olsun. "
Kulaklarım onu dinlerken gözlerim mesajı okudu ve okuduklarım ile duyduklarım arasında doğru orantı kurarken gözlerimi ona çevirdim. Mesaj içeriği şu şekildeydi ve atıldığı tarih 1 Kasım 22.55 ti
Sumur Ruh ve Sinir Hastalıkları psikiyatri servisimize yapmış olduğunuz son ziyaretiniz için teşekkürler Özgür Şahin. Bir sonraki ziyaretiniz 7 Kasım günü için lütfen gelmeden önce bilgi veriniz. Ziyaret tarihi 1 Kasım 20.19
"İnandın mı bana?" diye soludu. Nefes nefeseydi artık. Kolundan akan kanla küçük bir gölet oluşmuştu bile.
Babamın öldürüldüğü saatte Özgür Şahin Hastanedeydi. Bu silahı o kullanmadı ise kim kullanmıştı da tüm bunları yaşamak zorunda kalmıştım? Özgür Şahin'e konuşması için fırsat vermesem elimi kana bulayıp katil olduğum yetmeyecek birde suçsuz birini öldürmüş olacaktım. Bir an kendimi vicdan azabı çeker gibi hissettim. Onu gözümü bile kırpmadan yaralamıştım. Konuşmasına izin vermeseydim öldürecektim de. Gözüm nasıl dönmüştü öyle?
Yutkundum ve duyduğum vicdan azabıyla gerçek katil meselesini çok kısa bir süreliğine rafa kaldırdım. Öncelikli hedefim vicdanımı rahatlatmaktı şu anda.
"Kalk," diye mırıldandım gözlerimi kaçırarak. "Kan kaybediyorsun yarana bakalım."