Dağhan Sertkaya
Günlerdir doğru düzgün uyku uyumuyorduk. Benim için sorun değildi ama timin ne kadar yorgun düştüğünü görebiliyordum. Her ne kadar belli etmemeye çalışsalar da, ben her birinin gözünden ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlayabiliyordum. Onlar benim timim değildi sadece, ailemdi.
Gönderilen son koordinatlara göre, rehineyi karşımızda duran o paslı, çürümüş deponun içinde tutuyorlardı. Rehine hakkında elimizde en ufak bir bilgi bile yoktu. Bu da açıkçası dikkatimi çekmişti. Kimdi bu kadar sessiz sedasız kaçırılan ve böylesine korunan kişi?
Gökçe, deponun hem ön hem arka kapısını görecek şekilde yüksek bir noktaya yerleşti. Dürbününü çıkardı, pozisyonunu sabitledi. Murat çevreyi tararken, Doruk yanımda çömelmiş, bakışlarını depo kapısına kilitlemişti. Beyninde şimdiden yüzlerce ihtimal dolaştığı belliydi.
Gökçe’nin sesi telsizden net ve kararlı bir tonda yankılandı:
“Gölge 1, Gökçe konuşuyor. Termal teması aldım.
Deponun tepesindeki camdan göründüğü kadarıyla içeride dört ısı kaynağı var.
Üçü ayakta, biri yerde – sabit ve düşük sıcaklıkta. Büyük ihtimalle baygın.
Ayakta olanlardan biri sürekli dolanıyor, sinirli.
Diğer iki kişi sabit.
Yerdeki rehine kuzeydoğu köşesinde. Çevresi kapalı.
Isı dağılımı ellerde yoğun, büyük ihtimalle silahlılar.
Atış pozisyonundayım. Emri bekliyorum.”
Gökçe’nin verdiği bilgiler netti. Rehine yalnız değildi. Başında en az üç kişi vardı. Ama unutmamalıydık — Gökçe’nin gördükleri sadece deponun tepesindeki dar camdan içeriyi görebildiği kadarıylaydı. İçeride başka adamlar da olabilir, hatta tuzak kurulmuş olabilir.
Doruk hafifçe yana eğilip kulağıma doğru fısıldadı:
“Komutanım, bunlar salak mı? Madem bu kadar önemli biri ellerinde, neden üç kişiyle bir depoya kapatırlar ki?”
Kafamı hafifçe salladım. Haklıydı. Bu işte bir terslik vardı. Ama ne olduğunu henüz bilmiyorduk.
Tam o sırada Doruk’un kulaklığına bir çağrı düştü, sesi ciddileşti:
“Komutanım, Erdem Yarbay sizinle görüşmek istiyor.”
Telsizi elime aldım. Saniyeler içinde Erdem Yarbay’ın sesi net şekilde geldi:
“Dağhan, rehineyi bir saat içinde ‘başkan’ dedikleri adama götürmek için gelip alacaklar. Elinizi çabuk tutun!”
“Emredersiniz komutanım!” dedim ve telsizi kapattım.
Artık netti. Zamanımız daralıyordu.
Planı kafamda saniyeler içinde kurdum. Adamlar binaya büyük ihtimalle ön kapıdan girmişti. Arka kapı ise neredeyse pas tutmuş, örümcek ağlarıyla kaplanmıştı. Uzun süredir kullanılmadığı belliydi.
Avantaj bizdeydi. Sürpriz de bizde olmalıydı.
Tam o anda, deponun içindeki kör nokta pencerelerden biri hızla aralandı.
Biz daha pozisyon alamadan bir silah sesi yankılandı.
Ben önde, Murat ve Doruk arkamda hızla ilerlemeye başladık.
“Silah sesi duyuldu! Gökçe, görüş var mı?”
“Olumsuz!”
Telsizden gelen yanıtla bir an duraksadım.
“Siz burada kalın, ben önden kontrol ediyo—”
“Komutanım! Rehine vurulmuş!”
Doruk’un sesi endişeliydi. Baktığı yöne döndüğümde, ayaklarıma sanki beton dökülmüş gibi hareketsiz kaldım.
Beynim, o saniyelik şokta komut almayı reddetti.
Saçlarındaki tozla, alevlenmeyi bekleyen bir yanardağı andıran kızıl saçlı bir kadın…
Yüzündeki yorgunluğa rağmen, gözlerindeki o ormanı andıran yeşil renkten gözlerimi alamadım.
Ama o yeşilin içindeki acıya kilitlendiğim an, gerçeklik bir anda suratıma çarptı.
Bacağını tutmuş, kan içindeki eline bakıyordu.
O an, dünyadaki her şey sustu. Geriye sadece o kaldı.
Sadece ona gitmek istedim. Başka hiçbir şey, hiçbir emir, hiçbir kurşun önemli değildi artık.
Adımlarım hızlandıkça, gözlerindeki acı daha da derinleşti.
Ve o an — gözlerinin kaydığını gördüm.
Tek hamlede, savrulan bedenini yakaladım.
Uzun saçları havada savrulup omzumdan aşağı döküldü.
Bedenini kollarıma aldığımda, kuş gibi titriyordu.
Gözleri yarı kapalıydı, kendini bana bırakmıştı.
Son gücüyle bir kolunu boynuma doladı.
İnce, uzun parmaklarıyla ceketimin yakasını kavramaya çalışıyordu…
sanki hayata oradan tutunuyordu.
Toz da, kan da silememişti lavanta kokusunu.
Ve titreyen dudaklarının arasından çıkan o iki kelime, içimi delip geçti:
“S–sen… kimsin?”
Bir şey söyleyemedim.
Sadece yüzünü göğsüme bastırdım.
Kendini bana teslim ettiğinde, bu sessizce “sana güvendim” demekti.
***
Doruk ve Murat içeriyi çoktan temizlemiş, adamları etkisiz hâle getirip paketlemişti.
Ses kesilmişti. Sadece kızın zor nefesi ve kucağımdaki ağırlığı hissediliyordu.
Gökçe hızla yanımıza yaklaşıyordu. Yüzündeki sertlik, kucağımdaki genç kadını görünce çatladı.
“Komutanım, helikopter birazdan burada olur. Vurulmuş mu?”
Kucağımdaki savunmasız, kuş gibi yatan kıza baktım.
Yanaklarındaki toz izine, moraran dudaklarına, titreyen parmaklarına…
Sessizce kafamı salladım.
***
“Kurşun sıyırmış. Yarası ciddi değil ama dikiş attık. Fakat çok kan kaybetmiş. Kan takviyesi yaptık. Kendine gelmesini bekleyeceğiz.”
Doktorun sesi netti. Askerî soğukkanlılıkla söylüyordu ama ben hâlâ ellerimde hissettiğim o titremeyi unutamıyordum.
Alçin …
Adını öğrendiğimde içime tuhaf bir şey çökmüştü. O ismin taşıdığı yük gibiydi sanki.
Kim olduğunu hâlâ bilmiyorduk.
Ama bu kadar sessiz ve korunaklı bir şekilde kaçırılması, dosyanın üstünü kapatan sessizlik… her şey fazlasıyla dikkat çekiciydi.
Hastaneye götürmek riskliydi. Kim bilir, dışarıda hâlâ onun peşinde olan biri vardı belki.
Bu yüzden sınırdaki birliğe getirdik.
Tedavisi tamamlandıktan sonra, ifadesini alacaktık.
Ama dürüst olayım …
Ben, o ifadeyi sabırsızlıkla beklemiyordum.
Asıl beklediğim…
O gözleri tekrar açtığında bana ne söyleyeceğiydi.
ALÇİN
Bir kaç deneme sonrasında gözlerimi açabilmiştim.
Göz kapaklarım ağırdı.
Sanki günlerdir uyuyordum. Işığa alışan gözlerim artık daha net görüyordu.
Yavaşça çevreme bakındım.
Burası… bir hastane değildi ama yabancı da gelmiyordu.
Temizdi. Sessizdi. Bir köşede serum şişesi sallanıyordu. Koluma bağlı ince tüpten damla damla sıvı akıyordu.
Tavan beyazdı.
Etrafa göz gezdirdiğimde metal dolaplar, katlanmış battaniyeler, bir köşede telsizden gelen cızırtılar…
Bacağım sızlıyordu. Sarılıydı ama hâlâ hissediyordum.
Kıpırdanmaya çalıştım ama bedenimden bir ağırlık kalkmamış gibiydi.
Yorgundum. Hem de çok.
Derin bir nefes aldım.
İçimde garip bir huzur vardı.
Uzun zaman sonra ilk kez… güvende hissediyordum.
Sert duruşuyla insanda korku hissi uyandırsa da, ona baktığımda içimde oluşan duygu korkudan çok uzaktı. Aksine… garip bir güven hissi sardı içimi. Anlam veremediğim bir şekilde, gözlerini açıp bana baksa, sanki her şey yoluna girecekmiş gibi geldi.
Güçlüydü. Soğukkanlı, sert ve tehlikeli görünüyordu ama tüm o kabuğun altında… sanki dokunulmamış, sessiz bir merhamet saklıydı. Ne kadar yabancıysa, bir o kadar tanıdık geliyordu.
Kendimi tuhaf bir huzurun içinde buldum. Varlığı, bulunduğum odanın karanlığını bile bastıracak kadar baskındı. Sanki birazdan gözlerini açsa, yalnızca bana değil, dünyaya meydan okuyacak gibiydi.
Karşımda uyuyan adamı izlerken, aniden gözlerini açmasıyla ne yapacağımı şaşırdım.
“İzlemeye devam edecek misin?” Nasıl ya! Bu adam uyumuyor muydu? Şaşkınlığımı kenara fırlatıp, hemen savunmaya geçtim.
“Seni izlediğimi de nereden çıkardın? Sandalyede oturmuş- pardon sandalyeye yatmış bir adam görünce merak ettim kim bu yatağının yerini şaşırmış adam diye baktım!”
Adam gözlerini benden ayırmadan doğruldu. Sandalyede biraz geriye yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi. O kadar rahattı ki, sanki revir değil de kendi evinin salonundaydı.
“Demek sadece baktın ha?”
Ses tonu hâlâ sakindi ama içindeki o hafif alay, kelimelerinin arasından taşıyordu.
“Evet! Başka ne olabilir ki?” dedim, altta kalmamak için sesimi bir tık yükselterek.
Omuz silkti.
“Öyle bir şey demedim. Ama itiraf et, az önce gözlerin üzerimde bir tura çıktı.”
İçimden derin bir nefes aldım. Ahh… bir de espri yapıyor. Kesinlikle kendini beğenmişin önde gideni. Ama şu gözlerin duruluğu… Cidden sinir bozucu bir karizma. “Ne olur Alçin sana ! Kendine gel!” Diye içimden kendimi azarladım.
“Nerede olduğumu anlamaya çalışırken etrafı inceledim.O sırada sen denk gelmiş olabilirsin,” dedim küçümseyici bir ifadeyle.
“Öyle diyorsan…”
Gülümsedi. Hafif, belli belirsiz ama tamamen sinsice bir gülümseme. Sanki her sözümle daha da eğleniyordu.
Sinirlerim tepemde. Hem burnu havada, hem de o kadar sakin ki… Ama bir yandan da tuhaf şekilde huzur veriyor. Neyin kafası bu ya?
“Saçlarımı savurarak kafamı çevirirken “onu süzüyormuşum! Kendini beğenmiş!” Ağzımın içinden mırıldandım.
“Bir şey mi dedin?” Kafamı çevirdiğimde tepemde dikiliyordu. Ne ara geldiğini anlamadığım adam irkilmeme sebep oldu!
“Seni ilgilendirmez!” Dememle şaşkınlıkla kaşları havalandı.
Tam bir şey diyecekken kapının açılmasıyla aralanan dudakları, kapandı.
“Komutanım, acil gelmeniz gerekiyor. Yusuf komutanım sizi emretti. Odasında bekliyor”
İçeri giren asker Konuşurken göz ucuyla da bana bakıyordu.
“Tamam geliyorum” diyerek hızla odadan çıktı.
Biraz önce gelen asker ise gitmemiş, yerinde durup bana bakıyordu.
“Geçmiş olsun. Ben Doruk” sıcak bir gülümsemeyle yanıma yaklaştı.
“Memnun oldum. Alçin bende “
“Ağrın var mı Alçin? Şanslısın kurşun sıyırmış”
“Biraz var ama dayanılmayacak kadar değil”
“Cesur kızmışsın Alçin. Herkes senin gibi kaçmaya cesaret edemez doğrusu”
“Beni niye kaçırdıklarını bile bilmiyorum. Orada oturup başıma ne geleceğini bilmeden beklemektense, şansımı denemeyi tercih ettim.” Kafasını aşağı yukarı sallayıp beni onayladı.
“Sizin bir bilginiz var mı? Yani beni neden kaçırmış olabilirler “
“Henüz bir bilgimiz yok. Araştırmaya devam ediyoruz. Ama basit bir konudan dolayı kaçırmadıkları kesin. “ endişeyle kaşlarım çatıldı.
O depodan birilerinin gelip, beni kurtaracağına ihtimal bile vermiyordum. Peşime düşecek kimsem yok çünkü. Bir tek Karan merak etmiştir beni ama onun da beni bulma ihtimali sıfırdı.
“Eşyalarım nerede biliyor musun ? Telefonuma ihtiyacım var”
“Baskından sonra çantanı aldık ama komutanıma sormadan telefonunu sana veremem maalesef. “
“Nedenmiş?”
“Dediğim gibi bu basit bir mesele değil ve şu an yapacağımız en küçük hata büyük kayıplara yol açabilir. “
“Sadece birini arayıp haber vereceğim. Söz sonra hemen alırsın telefonumu”
“İmkansız Alçin kuş isteme bunu benden”
Bana bir tek Karan böyle seslenir. Şaşkın ifademi görünce gülümseyip
“ neden şaşırdın “ diye sordu.
“Bana bir kişi öyle seslenir. Senin ağzından duyunca tuhaf hissettim.”
“O zaman bende hayatında özel bir yere sahip oldum desene” sırıtmaya başladı. Öyle içten gülüyordu ki bende gülmeye başladım.
Odanın kapısı kırılırcasına açılınca, gülüşüm yüzümü hiç var olmamış gibi terkederken, nefesimi tuttum.
“Kelepçeyi takın!” Demesiyle gözlerim kocaman açıldı.