Dik Başlı Alçin!

1515 Kelimeler
DAĞHAN Komutanın odasına doğru yürürken, içeride bıraktığım kızın üzerimde yarattığı etkiyi anlamaya çalışıyordum. Konuşmalarım onu sinirlendiriyordu ve ben… daha da sinirlenmesini istiyordum. Neden böyle saçma bir şey istediğimi kendim bile bilmiyorum. Ama sinirlenince kızaran yüzü, yaptığı mimikler, dik durmaya çalışırken gösterdiği o inatçı çaba… Hepsi gözümde garip bir şekilde çekici hale geliyordu. Bana söylediği şeyi duymadığımı sandı ama, özel kuvvet askeri olduğumdan haberi yok tabi. “Kendini beğenmiş!” demişti. Bu sözcük yüzümde istemsiz bir tebessüm yaratırken, tam o anda komutanla koridorda burun buruna gelmem hiç iyi olmadı. “Dağhan, sen… gülümsüyor musun? Noluyor evladım, görülecek şey değil!” Komutanım abartılı bir ifadeyle hem şaşkınlığını hem de alayını gizlemeye çalışıyordu. Tam rezil olmalık bir andı, o da eksiksiz oldu. “Yok komutanım, size öyle gelmiştir. Beni çağırtmışsınız, komutanım,” diyerek konuyu hemen değiştirdim. Yoksa aklımdan bir türlü çıkmayan o yeşil gözler beni ele geçirecek gibiydi. Bu kız… bana hiç iyi gelmiyor! “Odama geçelim Dağhan,” dediğinde yüzünün asıldığını fark ettim. Demek ki durum ciddiydi. Odaya girdiğimizde, masanın önünde duran karşılıklı iki koltuktan sağ taraftakini işaret ederek oturmamı söyledi. Önündeki dosyadan birkaç sayfa çıkarıp bana uzattı. Ardından masasının üzerine yaslandı ve sıkıntılı bir nefes verdikten sonra konuşmaya başladı: “Dün kurtardığınız rehine… Alçin Ateş. Araştırılmasını istemiştim.” Elimdeki kağıtları incelerken, yüzümde şaşkınlıkla karışık, anlamlandırmaya çalışan bir ifade belirmiş olmalı ki, komutan konuşmasına devam etti. “Kız hakkında hiçbir bilgi yok. Birisi sisteme sızmış ve ona dair ne varsa silmiş. Sanki bu dünyaya hiç gelmemiş gibi, hiç yaşamamış gibi…” Kağıtlara bakarken kaşlarım çatılmıştı. Kafamda dolanan sorulardan birini yüksek sesle sordum: “Neden yapmış olabilirler komutanım?” “Bilmiyorum Dağhan. Ama şu kesin ki… bu kız üniversitedeyken bir şirkette çalışmaya başlamış. Nasıl, ne şekilde girmiş o sisteme bilinmiyor ama… o şirket paravan. Yani terör örgütünün legal görünümlü operasyonel yapısı. Ve Alçin, onların planladığı büyük çaplı bir siber saldırının temellerini atmış. Hatta onun sayesinde bu saldırıyı daha da ileri taşıyabilmişler.” Duyduklarım karşısında yumruğum sıkılmış, çenem öfkeyle kasılmıştı. “Biz şimdi… bir teröristi mi kurtardık, komutanım?” diyebildim ancak. Komutanım başını hafifçe sağa sola salladı. “Kızın gerçek bilgilerine ulaşmadan kesin bir şey söyleyemem. Ama bana sorarsan… farkında olmadan bulaşmış. Muhtemelen parasal sıkıntı yaşarken bir şekilde kandırılmış. Bilgisini kullanmışlar.” *** Odadan çıktığımda koridorda yankılanan ayak seslerim, herkesin bana dönüp bakmasına neden oluyordu. Yüzümdeki ifade, öfkemin şekil bulmuş haliydi… İnsanların bakışlarından bunu anlıyordum ama umurumda değildi. Benim kitabımda vatana ihanetin affı yoktur! En ufak bir şüphe bile benim için harekete geçmek için yeterlidir. Alçin’in kaldığı odanın kapısına geldiğimde, içeriden gelen kahkahalar elimde soğuk bir tokat gibi patladı. Elim, kapının önünde havada asılı kaldı bir an. Sesin sahibini tanımak zor olmadı… Doruk. Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım. “Hanımefendi bize karşı asabi ve dik konuşsun, başkasıyla kahkahalar atsın!” Bu düşünce beynimi zonklattı. Neden bu kadar sinirleniyordum ki? Neden başkasıyla gülmesine bu kadar takılıyordum? Cevabını bilmediğim öfkemle kapıyı hızla açtım. Gürültülü girişimle içerideki kahkahalar bir anda kesildi. Gözlerimi Alçin’e diktim. Ardından arkamdan giren Murat’a ve içerideki Doruk’a sertçe döndüm. “Kelepçeyi takın!” dedim. İkisi de donakaldı. Şaşkınlıklarını gizleyemediler. Ama emrimi sorgulamak da onların haddine değildi. Aslında niyetim sadece telefonunu almak ve kimliği açığa çıkana kadar onu gözlem altında tutmaktı. Ama içeride duyduğum o gülüşmeler… mantığımı bastırmıştı! “Ko… komutanım ama…” diyecek oldu Doruk. Bakışlarımı üzerine çevirince, sesi içine kaçtı. “Emredersiniz, komutanım,” dedi istemeyerek. Alçin önce şaşırdı, sonra kendini toparladı. “Neden tutuklandığımı öğrenebilir miyim?” Sesini kontrol etmeye çalışıyor ama öfkesini bastıramıyordu. Cevap vermedim. Onun yerine Murat’a döndüm: “Telefonunu da alın. Semih’e götürün, detaylı incelesin.” “Emredersiniz, komutanım,” dedi Murat. O da şaşkındı ama Doruk kadar belli etmiyordu. Alçin’e tek kelime etmeden odadan çıktım. Bir yanım, bu kızın masum olduğunu haykırırken… diğer yanım, kimseye güvenilmeyeceğini hatırlatıyordu. Ve ben… her zaman ikinci tarafı dinlerim. ALÇİN “Doruk, neden kelepçelediniz beni? Telefonum neden incelenecek?” Sinirden gözlerim dolmuştu. Hayır… hayır ağlamak istemiyorum! “Alçin, inan ben de bilmiyorum. Komutan senin yanındayken söyledi. Sen de duydun zaten.” “Ben suç işlemedim ki! Kaçırıldım! Hem mağdurum hem de suçlu mu oldum şimdi?” Sesim titriyordu, ama susturamadım. Doruk, kelepçenin diğer ucunu yatağın demirine takarken göz göze geldik. “Sen de mi suçlu olduğumu düşünüyorsun yoksa?” dedim, gözlerimi onunkilere sabitleyerek. “Hayır Alçin… Yani, en azından öyle düşünmüyorum…” Bir an duraksadı, sonra gülümseyerek ekledi: “Yoksa suçlu musun?” diyerek göz kırptı. Her koşulda gülmeyi, güldürmeyi seviyordu belli ki. “Evet Doruk! Azılı bir terör örgütünün başıyım ben!” dedim ironik bir ses tonuyla. “Oo! Çok tehlikeli çıktın!” Güldü. Öyle içten kahkahalar attı ki, istemeden ben de gülümsedim. “Kelepçeli halimle kahkaha atacağımı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi…” Birden aklıma Karan geldi. Gülüşüm yarım kaldı. İçimde tanıdık bir sızı. “Sende Karan gibisin.” dedim, yutkunarak. Doruk’un ifadesi bir anda ciddileşti. “Karan kim?” “Karan benim dostum… arkadaşım… meslektaşım. Yeri geldiğinde babam gibi, abim gibi… kısacası her şeyim.” Sözlerimle birlikte yüzümde buruk bir gülümseme belirdi. “Kıskandım doğrusu. Ondan bahsederken gözlerinin içi gülüyor…” Doruk’un sesi biraz daha yumuşaktı şimdi. “Çok şey atlattık onunla. Her zaman birbirimizin arkasını kolladık. O yüzden başka kimseye kolay kolay güvenemem…” *** Doruk Odadan çıktıktan sonra, bileğimdeki kelepçeyle bir süre bakıştım. Ardından tekrar uyumaya çalıştım. Ama olmadı… Karnımın gurultusu yüzünden gözlerime uyku girmedi. Sıkıntıyla iç geçirdim, yatakta doğruldum. Kelepçenin yatağın demirine sürtünürken çıkardığı sesle irkildim. Bileğime baktım, dudaklarımı büzdüm. Buradan çıkmam gerek. Ama önce… Yiyecek bir şeyler bulmalıyım. Revirde yatarken bunu yapmak kolay değil tabi. Hele ki elimde hâlâ bu demir halka varken! “Karan olsa şimdi o bayıldığım menemeninden yapardı…” İçim burkuldu. “Sahi, acaba o nasıl? Benden haber alamadıkça delirmiştir. Umarım başına bir şey gelmemiştir.” Bacağımdaki ağrının zonklamasıyla yüzümü buruşturdum. Tam o sırada kapı açıldı. İçeri, esmer tenli, uzun boylu, yapılı bir adam girdi. Üzerindeki beyaz önlükten doktor olduğunu hemen anladım. Sıcak bir gülümsemeyle yaklaştı. “Nasılsın, Alçin?” “Biraz ağrım var, onun dışında iyiyim.” “Ben de onun için geldim. Ağrı kesici iğneni yapalım hemen.” İğne yapıldıktan sonra vücudum biraz rahatladı ama midemdeki boşluğun sesi susmuyordu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama kapının yeniden açılmasıyla başımı o yöne çevirdim. Elinde bir tepsiyle genç bir kadın içeri girdi. Tepside bir tabak vardı. Tabakta ekmek arası bir sandviç. “Afiyet olsun,” diyerek tepsiyi önüme bıraktı. “Teşekkür ederim.” “İsmim Gökçe. Aslında tanışmıştık seninle ama o sırada kendinde değildin, hatırlamayabilirsin.” “Evet, açıkçası pek bir şey hatırlamıyorum. Ben de Alçin… Gerçi biliyorsundur. Sen de beni kurtaranlar arasında mıydın?” “Evet… Bizim tim senin için gittik oraya. Gerçi hakkında hiçbir bilgi yoktu. Kadın olduğunu bile, Dağhan Komutanım seni kucağında taşırken öğrendim. Ben o sırada dışarıdaydım.” “Komutanınızın adı Dağhan demek… Kendisi bana pek iyi davranmadı,” dedim kelepçeyi göstererek, sesime hafif bir alay katarak. Gökçe yanı başımdaki sandalyeye oturup kelepçeye baktı. “Biraz abartmış olabilir ama Komutanım gerçekten iyi bir insandır. Yaşadığı bazı kötü olaylar yüzünden serttir, kolay kolay kimseye güvenmez. Ama birini sahiplendiyse… bırakmaz.” Sözlerinden etkilenmemiştim. Çünkü ben onun güvenmediği o kesimdendim. “Bana hiç güvenmemiş demek ki. Peki, bu kelepçe ne zaman çıkacak? Gerçekten çok sıkıldım artık.” Gökçe, olgun ama kendinden emin bir tebessümle başını salladı. “Uzun sürmez, birazdan çıkarırlar.” “Peki ben neden tutuklandım?” “Bu konuda şu an sana bilgi veremem, maalesef.” Gözlerimi devirdim, sabrım tükenmek üzereydi. “Peki… Yine de yemek için teşekkür ederim,” dedim, sandviçten bir ısırık alarak. “Bana değil, Komutanıma teşekkür et. O gönderdi,” dediğinde… Bir anda ekmek boğazımda kaldı. Öksürük krizine girdim resmen! Gökçe hızla uzanıp su bardağını bana uzattı. Endişeyle eğilmiş, yüzüme bakıyordu. “İyi misin, Alçin?” Kendime gelir gelmez, öfkeyle tabağı ona uzattım. “Ben Komutanınızdan hiçbir şey istemiyorum. Zahmet oldu sana ama… yemeyeceğim!” Gökçe’nin kaşları şaşkınlıkla havalandı. Ardından ondan hiç beklemediğim bir şey oldu. Kahkaha attı. “Alçin, dedikleri kadar varmışsın!” Anlamaz bakışlarla yüzüne baktım. “Ne demek o? Ne dediler ki?” “Asi ve dik başlı biri olduğunu söylediler. Ama yemen lazım Alçin. Çok güçsüz düştün. Kaç gündür doğru düzgün yemek yemiyorsun?” “Gökçe… Açlıktan ölmeyi tercih ederim. Cidden yemek istemiyorum.” “Peki… Götürüyorum o zaman,” dedi ve başını iki yana sallayarak tabağı alıp odadan çıktı. Kapı kapanırken kendi kendime söylendim: “Aferin Alçin! Böyle burnunun dikine gidersen aç kalırsın işte! Olsun… Yine de o adamdan hiçbir şey istemiyorum!” “En iyisi uyumak…” Bu düşünceyle gözlerimi kapattım. Bu sefer gerçekten uyuyabildim. Ne kadar geçti bilmiyorum ama yine kapının açılmasıyla gözlerimi araladım. Gelen Doruk’tu. Elinde, Gökçe’nin getirdiğine benzer bir tepsi vardı. Tepside yine bir sandviç. “Eğer o elindekini Komutanın gönderdiseydi, hiç zahmet etme! Yemeyeceğim!” dedim hemen, biraz da yorgun ses tonumla. Doruk kahkaha attı. Komutanlarına itiraz eden birini ilk defa görüyorlarmış gibi keyiflenmişti. “Yok yok, rahat ol Alçin. Gökçe durumu anlattı. Komutanımdan gizli ben yaptırdım. Onun yaptırdığını da Murat yedi zaten.” Yanaklarım hafifçe gevşedi, istemsizce gülümsedim. “Tamam o zaman… Teşekkür ederim.” Doruk, bileğimdeki kelepçeyi çözdü, sonra geri çekilip sandalyeye oturdu. “Afiyet olsun. Yedikten sonra sorgu odasına geçeceğiz.” İçimden geçirdim: “Çilem bitmeyecek galiba!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE