
Aynı gökyüzünün altında, aynı günün ilk ışıklarıyla dünyaya gözlerini açtıklarında, kaderin onlar için çoktan bir ilmik attığını kimse bilemezdi. Onlar, zamanın başlangıcından beri birbirine ait olan iki ruhun, tek bir takvim yaprağında buluşmuş haliydi. Ailelerinin "birbirlerine ne kadar yakışıyorlar" dedikleri o masum yakıştırmalar, aslında evrenin çoktan kabullenmiş olduğu bir hakikatin fısıltısından başka bir şey değildi.
Onlar için aşk, sonradan öğrenilen bir duygu değil; çocukluk oyunlarının arasına gizlenmiş, yaşları büyüdükçe kalplerinde devleşen sessiz bir yemindi. Genç kız, başındaki örtüsüyle iffetini ve zarafetini bir sancak gibi taşırken, kalbinin tek sahibine duyduğu sevdayı dualarına ilmik ilmik işledi. Adam ise, bakışlarını haramdan sakınırken, ruhunun aynası olan o tek çehreye sadakatle bağlandı. Birbirlerinin varlığında huzur bulan, susuşlarında bile binlerce kelime barındıran bu iki yürek, çocukluklarının saf neşesini yetişkinliklerinin ağırbaşlı sevdasına taşıdı.
Zaman aktı, mevsimler değişti ama aralarındaki o görünmez bağ hiç kopmadı. Ve nihayet, o kadim sevda, bir "evet" sözüyle ve parmaklarına dolanan, sonsuzluğu simgeleyen bir bağ ile mühürlendi. Bu mühür, sadece iki ismi değil; aynı gün başlayan iki ömrü, ahirete kadar sürecek sarsılmaz bir zincirle birbirine kenetledi. Artık onlar, sadece aynı gün doğan iki çocuk değil; aynı kaderi paylaşan, bir elmanın iki yarısı gibi bütünlenen tek bir hikâyeydi.
Ve onları ayırmaya kimsenin gücü yetmezdi.

