Alfred onları aldığı vakit Sevda'nın gözyaşları dinmiş, kuruduğu yerde iz bırakmıştı. Adam hassas bir konu olduğunu düşünerek ne olduğunu sormadı bile. Gökhan ile Sevda'nın araca binmesini sabırla bekledi. Zeynep de bir çıkıp bir daha dönmemişti. Kötü bir şey olmasaydı bari. Merakından sordu Alfred.
"Zeynep dönmedi işe. Telefonlarımı da açmadı." Dikiz aynasından baktı Sevda'ya. "Kötü bir şey yok değil mi Sevda?" Bilmiyordu Alfred. Bilseydi Zeynep mutlaka arar, haber verirdi. İçini ferahlatmak istedi adamın.
"Zeynep ile alakalı bir şey değil," dediğinde Alfred'ten,
"Ama onu üzen bir durum," karşılığını aldı. Pamuk gibi oldu Sevda. Alfred ne güzel seviyordu Zeynep'i!
"Hepimiz üzgünüz," dedi Gökhan. "Sıkıştırma Zeynep'i. O anlatmak isterse anlatır."
"Sıkıştırmak gibi bir niyetim yok," diye kendini savunmak durumunda kaldı Alfred. Çocuğun narin bünyesine tezatlıkta bir aksanı vardı. Almanların hepsi böyleydi demek ki. Ofladı adam. "Evleneceğim kadının her şeyini bilmek istemem suç mu?" Diye çıkıştığında Sevda'dan bir hayret nidası koptu.
"Evlenecek misin?" Sorusunu Türkçe sorduğundan anlamadı Alfred. Sevda yineledi sorusunu, bu sefer adamın anlayacağı dilde. Adam gülümseyip arkaya kısa bir bakış attı.
"Eğer Zeynep evet derse evleneceğim!" Neşeliydi. Gözü yolda, bir eli direksiyonda diğer eliyle torpidodan bir kutu çıkardı. Öyle kırmızı, kadifeden, kare bir kutuydu. Ne olduğunu sormadı Sevda çünkü adam kutuyu açıp gösterdi. Sevda ileri atılıp yüzük kutusunu aldı eline. Tek taştı bu. Hani evlilik teklifi edildiği esnada çıkarılanlardan...
"Çok güzel!" diye inlemeyle, çığlık arası bir ses çıkardı kız. "Zeynep bunu çok sevecek." Gökhan moralleri alt-üst etti.
"Çük gidecek mi yani Alfredciğim." Sevda vurdu koluna çocuğun. Şimdiden korkutmaya ne gerek vardı ki.
"Neden gitsin?" diye sordu safça. Sonra aklına geldi. "Sünnet mi diyorsun?"
"Tam da onu diyorum Alfred beyciğim."
"Zeynep böyle bir şey istemez ki." Hareket çekti Gökhan.
"Zeynep istemezse bile Zehra teyze ister. Zehra teyze isterse Zeynep de ister." Düşündü Alfred tarttı durdu kafasında. Sevda'ya baktı, 'Olur de hadi!' dercesine ama kız bakışlarını çevirdi.
"Scheisse!" dedi Alfred. "Ne yapacağım ben!" Güldü Gökhan.
"Yapacağın şey belli küçük enişte. Kestireceksin çükü." Sevda'nın yanında bunu konuşmak tuhaf geldiğinden daha fazla uzatmadı, sustu adam. Buna rağmen kadın araya girdi.
"Alfred bizim orada önce ailenin rızası alınır."
"Nasıl yani, annesine mi teklif edeceğim?"
"Hayır." Öne doğru kaydı Sevda. Türk adet ve örfünü anlatmaya koyuldu. Önce hayırlı bir iş için geleceklerini, anne ve babasını yanına alıp şekeriyle çiçeğiyle gelmesi gerektiğini, şöyle fiyakalı bir de takım giyiverdi mi tamamdı işte. Eğer bu şekilde ilerlerse kaynanasını ikna eder, kızı da verirdi.
"Zeynep'e bir şey demeyeyim mi?"
"Önce anne ikna olsun, sonra edersin teklifini."
"Anlamsız olmaz mı?" Gökhan soludu.
"Evliliğin kendisi anlamsız." Sevda Gökhan'a ters ters baktı.
"Evlilikle ilgili konuşacak yaşta değilsin." Homurdandı. "Ergen işte!" Gökhan, Alfred anlamasın diye Türkçe konuştu.
"Az önce bu ergen teselli ediyordu ama seni!" Sevda'nın cevap vermesine fırsat kalmadan lokantanın önünde durdular. Alfred ikiliye döndü.
"Ben konuşmadan bir şey söylemeyin olur mu? Halledeceğim uygun bir şekilde." Başlarını salladılar. Sevda kapıyı açmadan evvel,
"Merak etme sırrın güvende," diyerek sabahtan beridir merak ettiği fakat yanından yöresinden geçmek istemediği o lokantaya girdi. Ne yapacaktı, nasıl davranacaktı hiç bilmiyordu. En iyisi eskisi gibi davranıp hiçbir şey bilmediğini göstermekti ama nasıl yapacaktı ki bunu? Öyle bir şeyi öğrendikten sonra kim aynı kalabilirdi.
Kalamadı zaten. Müzeyyen'i gördüğü ilk an koşup sarıldı. Ağladı, ağladı... İçi kuruyana kadar ağladı. Teselliyi de tuhaf bir şekilde Müzeyyen verdi. Sıvazladı sırtını, sorun yok dercesine. Vardı, halen çekiyordu o sıkıntıyı Müzeyyen. Yoksa şimidiye değin düzelmez miydi rahatsızlığı? Üzerinden koca koca dokuz yıl geçmişti. Daha on bir yaşındaydı Müzeyyen. Çürüyen dişleri, giyemediği kırmızı dekolteli bir elbisesi vardı kızın. Şart koymuştu kendine on kilo alırsa giyecekti o elbiseyi. Münih sokaklarında şıkır şıkır gezecekti. Hem platform hem de on santim topukluyu ayağına geçirecek deli gibi dans edecekti. Tuttu Müzeyyen'in yanaklarından, yaşlanmıştı onun da yüzü.
"Gökhan salağı söyledi değil mi?" Başını salladı hızlı hızlı. Sevda'nın arkasındaki çocuğa baktı. Kollarını açtı ona. Girdi hemen Gökhan koynuna. Çocuğu tanıdığından bu yana ilk defa ciddiyetle gördü Sevda. Hakikaten çocuktan çok bir yetişkin gibi davranıyordu bazen. Canı istediğinde belki...
Etrafına bakındığında Emine teyzenin bir köşede ağladığını, Ergün amcanın onu teselli ettiğini gördü. Yasemin abla, Mükerrem abla ile tükenmiş gibi oturmuş, karşısındaki manzaraya bakıyordu. Okan ise... Okan işte yine bir şeyler taşıyordu. Belki de içindekini böyle atıyordu o da. Zeynep yanına vardı.
"Alfred mi getirdi sizi buraya?" Konuşmaya mecali yok gibiydi kızın, başını salladı. "Bir şey bilmiyor değil mi? Müzeyyen öğrenilmesini pek istemiyor da..."
"Yok, sordu ama geçiştirdik." Zeynep alnında biriken teri sildi.
"Ben gidip arabayı getireyim de eve gidelim artık," diyerek anahtarı salladı. Okan kolileri taşımaya devam etti, Gökhan annesi ve anneannesi ile eve geçti, Mükerrem ve kızlar da araçlarına binip eve sürdüler. Hepsi yorgun, kırgın ve mutsuz görünüyordu.
Sevda yolu öyle sessizce tamamlayacaklarını düşünüyordu ki Müzeyyen telefonundan başını kaldırıp,
"Anneme tek kelime etmiyorsunuz," deyiverdi. Mükerrem başını salladı ama Zeynep direksiyonu sapakta çevirip,
"Annemden bir şey saklanan ben," dediğinde Müzeyyen çıkıştı.
"Annem takıntılı kadının teki, kalbine mi indireceksin. Yapmadı işte bir halt, gelip gitti." Sevda girdi söze.
"Neden gelmiş?" Tereddüt ediyordu, bir şeyleri tetiklemekten korkuyordu.
"Parası bitmiş, dilenip gitti." Gözleri büyüdü Sevda'nın.
"Haraca mı bağlamış onları." Onlardan kastı Ergün amca ve ailesiydi. Zeynep konuşmaları böldü.
"Kusura bakmayın ben anlatacağım haberiniz olsun." Mükerrem abla şakaklarını ovdu. Müzeyyen sinirden kızarıverdi.
"Hele bir söyle, Alfred'i anlatmayan ne olsun!" Zeynep öyle bir vurdu ki direksiyona sıçradı Sevda.
"Tehdit mi ediyorsun beni?" Zeynep de sinirlenebiliyordu demek ki. Sessiz atın tekmesi derlerdi böylesine.
"Ediyorum ulan! Var mı diyeceğin?"
"Okan'a olan takıntını da öğrenir o zaman."
"Okan takıntım değil tamam mı! Hem en azından sünnetli..." Eyvah eyvah dedi içinden Sevda. Kızlar bildiğin kuşanmıştı kılıçlarını. Kılıçları sırlarıydı. Mükerrem abla bu tartışmaya bir son verdi nihayet. Öyle bir,
"Susun!" diye bağırdı ki Sevda bile bir şey söylememesine rağmen ellerini kaldırıp,
"Tamam," diye mırıldandı.
"Kimse anneme bir şey söylemeyecek." Kızlara tek tek baktı. "Duydunuz mu beni? Tek bir laf duyayım, kırarım o bacaklarınızı!"
"Zeynep'e zorlanabilirsin abla!" Zeynep kızardı epey. Sevda yerine sindi iyice.
"Kürdan kılıklı!" diye cırladı Zeynep. Mükerrem abla elindeki telefonu torpidoya öyle bir fırlattı ki kızlar sıçradı yeniden sindi hepsi, Sevda iki katı sindi.
"Birazcık ya!" dedi işaret parmağının ucunu göstererek. "Birazcık akıl alın. Birazcık huzur verin. Sidik yarıştırmayın ileri gitmiyor çünkü bacaklarınızdan süzülüp gidiyor!" Ortamı kesif bir sessizlik kapladı. Sonra hep birden gülüverdiler. Mükerrem ablanın yaptığı benzetme sinirlerini bozmuştu. Susana kadar eve varmış oldular. Kapılar açıldı, arabadan teker teker indiler. Müzeyyen, Zeynep'in koluna girip sekti adeta. Sevda şaştı kaldı. Daha birkaç dakika önce boğazlayacaklardı birbirlerini şimdiyse...
"Bakma sen onlara, hep öyleler. Birbirlerine en kötü sözleri hep onlar söyler ama yine de sarılırlar böyle..." Kardeşlik buydu belki de. Gidememekti. En kötü sözlere, en kötü anılara rağmen bir olup gidememekti...