"Vay şerefsiz!" Müzeyyen patlamış mısırı ağzına sokuşturan Sevda'ya kötü kötü baktı. Sonra konuya döndü. "Ne kendini beğenmişin teki çıktı bu da!" Bir patlamış mısır daha girdi ağzından içeriye. "Dikiş kız karşısına. Kaçayım deme sakın." Umursamadığından değil, öyle görünmek için omuz silkti Sevda.
"Eski Jan değil belli ki ben kurmuşum kafamda. Kaçmasam ne olacak sanki." Bir mısırı daha Müzeyyen'in ağzına atacakken pat diye vurdu eline Müzeyyen. Kendi ağzına attı mısırı. "Öyle bir adamla olacak değilim." Dudak büktü Müzeyyen, burnunu kırıştırdı.
"Ay yeme beni. İçin gidiyor besbelli. Böyle sarsasın gelmiş adamı." Elindekini ağzına götürecekken durdu aniden Sevda,
"Müneccim misin?"
"Yok ama çok iyi tahlillerim vardır." Yüzünü kızın yüzüne yaklaştırdı. "Anlarım ben. Ciğerini öğrendim kızım ben senin."
"Bir haftada?" Beraber yaşayalı o kadar olmuştu çünkü.
"Telefon konuşmalarımızı da küçümseme bence." Güldü Sevda.
"İyi de seninle konuşmadık ki. Bayramdan bayrama anca."
"Düşün ne kadar iyiyim bu işte!" Sevda Bir patlamış mısır daha koydu ağzına Müzeyyen'in. "Ay yeter!" diye sitem etti Müzeyyen. "Kusturacaksın beni." Kızın elindeki kabı alıp komodinin üzerine bıraktı. "Sen de yeme şunları, kocaman götün, güzelim göğüslerin kafam kadar olur!"
"Yok, kusma hepi topu üç tane yedin."
"Sen beni şişmanlatmaya mı çalışıyorsun?" Gözleri kısıktı Müzeyyen'in.
"Yok ben bir şey yerken başkası yemezse rahat edemeyenlerdenim." İnanmadığı bakışlarından belliydi ama üstüne varmadı Müzeyyen.
"Her neyse... Ne yapacaksın peki? Anlamazdan geldi Sevda.
"Kalkıp birkaç mekik çekeceğim."
"Boşuna aptala yatma."
"Ne yapayım Müzeyyen. Adam daha iki görüşte posta koydu." Çok zoruna gitmişti. Öyle zoruna gitmişti ki eve döndüğünde yastığının altındaki çizgiden birleşmiş elleri bile yırtası gelmişti. Yapamamıştı ama kıyamamıştı. Sanki resmi yırtsa yedi yılı gerçekten de boşa gitmiş gibi olacaktı. Yeniden yastığının altına bırakmadı ama kaldırdı valizine. Öyle görmeyeceği kadar karanlıkta, ulaşamayacağı yükseklikteydi artık. "Belli ki seviyor kızı. Haklarına gireyim de bozulsun mu araları?" Evet desin istiyordu.
"Boz kız!" Başka bir şey isteseydim keşke diye düşündü Sevda. "Madem seni böyle üzdü. Gözünün dibinden ayrılma."
"Saçma salak konuşma Müzeyyen. Aynı ortamın insanları mıyız biz?" Küçümseyici bir bakış fırlattı Müzeyyen.
"Bana ayrı dünyaların insanı edebiyatı yapma bence." Düşündü bir süre sonra sinsice sırıttı. Korktu Sevda. "Gruber'in davetine icap edeceksin."
"Pışık!" dedi hemen Sevda. "Ölürüm de gitmem o adamın yanına." Dindi sonra telaşı. "Sapık gibi bir şeydi o."
"İyi ya iş o raddeye gelirse evlenmeden olmaz de." Durdu, dalga geçercesine, "Ya da annem elletme ama göster dedi dersin," dediğinde Sevda'dan bir şaplak yedi. Fakat ikisi de gülüyordu. Ne yazık ki annesi Sevda'yı Almanya'ya göndermeden evvel böyle bir konuşmada bulunmuştu. "Aman kızım ha!" demişti. "Oralar, buralara benzemez. Bakarsın sevdin birini, biz de yokuz... Olursa elletme emi?" demiş ciddi ciddi kızının gözlerine bakmıştı onaylaması için. Sevda da bir miktar kızmış, sonra hemen gülmüştü. Rahatlatmayı uygun bulup, 'Merak etme, senin kızın kuruyup gidecek,' diye de alaya almıştı annesini. Kadıncağızın gözü korkmuş bir şaplak atmıştı kalçasına. Kuruyup gitmesin, olduğu gibi de gelsin istiyordu. Nasıl olacaktı bilinmez, tamam dedirtmişti kıza.
"Ben vazgeçtim zaten boşver." Müzeyyen, kız ciddi mi diye baktı. Üstüne varmanın bir şeyi değiştirmeyeceğini anladığı an sarıldı kıza. Sevda, Müzeyyen'in kemiklerini tek tek sayabilirdi.
"İçine atma ama söyle derdini." Geri çekildi. "İnsan anlatmadığı zaman daha kötü oluyor." Porselen dişlerini sergiledi. "Kendimden biliyorum." Başını salladı Sevda da. Açıkçası kendi derdinin çok büyük olmadığını düşünmeye başlamıştı. Şöyle birkaç saattir.
Müzeyyen kalktı kızın yatağından. Gidecekken çaldı kapı. Sert değil, yumuşacık. O yumuşaklıktan anladı Sevda kimin geldiğini.
"Gel Aylinciğim!" Aylinciği açtı kapıyı kucağında yine Mendebur, Mendebur'un ağzında marul... Tatlı bir görüntüydü.
"Sevda kız. Anneannem gelsin dedi sofraya." İki kız düştüler Aylin'in peşine. Mutfaktan güzel kokular yükseliyordu. Ancak Müzeyyen yüzünü buruşturdu. Bir masa etrafında buluştu hepsi. Kimi zaman neşe, kimi zaman da iğnelemeler ile geçti gitti. Müzeyyen bile yüzünü buruşturduğu o yemekten beş kaşık yiyebilmişti. Sevda'nın hatrına yemişti hep. Kızcağız kaşığı doldurup Müzeyyen'in ağzına doğrultmasa katiyen yemezdi. Vayahut yediğini gidip kusardı. Fakat Sevda kız bir türlü peşini bırakmamıştı Müzeyyen'in. Nihayet yediğini sindirip tuvaletin yolunu tuttuğunda bile peşinden gelince çıldırtmıştı Müzeyyen'i.
"Gel beraber sıçalım!" dediği an bütün ev kahkahalara boğulmuş, Sevda da yoğun bir rahatlamayla çöküvermişti yatağına. Aklında binbir sorunla daldı uykuya. Uyandığında da dinlenememişti. Tuhaf tuhaf rüyalar görmese mis gibi olacaktı da kısmet olmamıştı.
Gün olağan seyrinde ilerledi. Müşteriler gidip geldi, kasa doldu, bulaşıklar dağ gibi sıralandı, Okan kutuları taşıdı, Mükerrem abla yemeği pişirdi, Müzeyyen söylene söylene dağ olan tabakları makineye yerleştirip kuruttu. Sevda ise siparişleri getirip götürürken dün yediği patlamış mısırları eritti. Koca bir poposu olmayacaktı, iyiydi.
Öğleden sonra daha sakin geçti. Tek tük gelip gitti müşteriler. Bu arada bir parça dinleniverdi Sevda da. Oturdu bir sandalyeye dışarıyı izledi. Daha gezme şansını yakalayamamıştı. Mükerrem abla izin gününde arabayı kızlara bırakacaktı. Söz vermişti. Müzeyyen sinsice anahtara bakıp iç geçirmişti sonra Sevda'nın kulağına, 'Seni uçuracağım kızım!' demiş pişkin pişkin kurulmuştu geri yerine. İple çekiyordu o günü Sevda.
Düşünceli halinden lokantanın kapısı açılıp kapanınca sıyrıldı. Gelen müşteriyi karşılayıp buyur ederken adamın kasketinin ardından bakakaldı.
"Sizin ne işiniz var burada?" diye sorması kabalık olarak adlandırılabilirdi fakat şaşkındı kız. Hoş görülmeliydi.
"Bir hayranımın daveti üzerine geldim," dedi Gruber. "Dün ısrar edince gelmek istedim ben de." Gülümsedi. Allah var yakışıklıydı adam. Bu futbolcuların hepsi öyle dese... Değildi ki çirkin olanı çoktu. Çirkin bir yan aradı adamın yüzünde. 'Belki,' dedi. 'Burnu olabilir.' Sivri ve ince bir burnu vardı. Yeterli değildi ama bu çirkinlik.
"Buyrun o halde," diyerek boş bir masayı gösterdi. Adamı terslemesinin bir manası yoktu. Bir iki sarkar gibi olması kötü biri olduğunu göstermezdi...
Adam teşekkür ederek kuruldu masaya. Siparişleri de kıza bırakıp beklemeye koyuldu. Sevda Mükerrem ablasının tabakları doldurmasını beklerken aradı Gökhan efendiyi. 'Gel!' dedi. 'Misafirin gelmiş.' Misafir beklemiyormuş Gökhan ama Sevda Gruber deyince çocuk suratına kapatıverdi telefonu. Söylendi Sevda da.
Pilav üstü etli kuru, mercimek çorbası, ayran ile vardı söylene söylene masaya Sevda. Yine ayıp olmasın diye tabakları masaya yerleştirdikten sonra oturdu adamın karşısına. Adam ayranı içip beğeniyle hım ile ımm arası bir ses çıkardı.
"Beğendiniz mi?" Sorusu sırf muhabbeti açma maksatlıydı yoksa adam basbayağı beğenmişti işte. Lokantaya gelenlerden bazıları sevmezdi mesela ayranı ama Gruber gibi ses çıkaranı da vardı.
"Sizin milli içecek. Evet, seviyorum."
"Daha önce de içtiniz yani?"
"Bizim bir arkadaş var. Yarı Türk. Onun annesi içirmişti ilk." Hasretle söyledi hep bunları. "O zamandan beri içmedim."
"Görüşmüyor musunuz arkadaşınızla?" Hiç de merak etmiyordu Sevda. Gökhan bir gelse gidecekti işinin başına ama o da gelmek bilmiyordu.
"Annesi ile babası boşanalı çok oldu." Kulak kabarttı Sevda. Jan'dan bahsediyor olamazdı. Laf almak için,
"Peki ya arkadaşınız," diye yeniledi sorusunu.
"Gördünüz aslında bizim takıma yeni transfer oldu. Jan... Çocukluk arkadaşım..." Kader dedi yine Sevda. Kader ha bire karşısına Jan ile alakalı bir takım şeyler çıkıyordu. Keşke tesadüfe inansaydı Sevda. Keşke dedi içinden, keşke...