Mendebur'a iyiden iyiye alışmıştı Sevda ama duşakabinden çıkar çıkmaz hayvanı kendini dikizlermiş gibi yakalamaya alışamayacaktı. Saçlarını kurulayıp kıyafetini giyene kadar öylece durup izlediğinden epey ürkütmüştü Sevda'yı da. Odasına geçse oraya gelip yine izliyordu. Mecbur hızlıca giyinip işini hemencecik hallediverdi. Mendebur'u halen onu izlerken görünce panikleyip odasından çıkıp mutfağa doğru koşturdu.
Herkes sofraya oturmuş, bir şeyler atıştırıyorken Sevda da kuruldu sandalyesine. Onun bu histerik hali kızların dikkatini çekip gözleri üzerine alınca açıklama gereğinde bulundu. Utanıyordu da nasıl şikayet ederdi ondan daha çok bu evin bir bireyi olan hayvanı...
"Mendebur biraz tuhaf sanki..." Mükerrem abla Mendebur'a bir şey olacak endişesiyle atıldı. Öteye beriye bakınıp tarafı taradı.
"Niye ki neyi var Mendeburumun?"
"Gözünü dikip bana kitleniyor." Gevşedi kadın. Çatalını domatese saplayıp,
"Kızışmıştır." Ağzına attı domatesi. "Ben de bir şey oldu sandım. Ay yüreğime indi!" dedi abartıyla. Şaştı kaldı Sevda. Olmamış mıydı yani? Hayvan saldırdı saldıracak gibiydi! Mükerrem gülünce içine su serpildi. Alaya alınmıştı. "Kendimizle götürürüz bir veterinere." Peşi sıra kızlara dönüp, "Yarın izin gününde ne yapacaksınız?" diye sorduğunda Sevda dürüstlükten,
"Gru..." diyecekken ayağına bir tekme aldı. Müzeyyen konuştu yerine.
"Sevda Münih'in galerilerini, müzelerini merak ediyormuş. Hep beraber bakacağız işte." Buraya kadar dosdoğru olmasa da kısmen doğruyu konuşmuştu. "Sonra bir eğlence mekanına gideriz..." Şimdiye değin sadece sofra ile ilgilenen Zehra teyze çıkıştı hemen.
"Kırarım bacaklarını Müzeyyen. O ne demek öyle eğlence mekanı falan!" İstifini hiç bozmadı Müzeyyen.
"Kuruyup gidelim mi anne ev köşelerinde. Zaten haftanın beş günü çalışıyoruz. Bir de nefes almayalım mı yani?" Sevda annesiyle böyle konuşsa önce ağzına biber sürer, sonra da bir köşede kurumaya bırakılırdı. Belki de bırakılmazdı. Zira annesinin en büyük korkusu Sevda'nın kurumasıydı. Zehra teyzenin de korkusu o olacak ki hemen geri adım attı.
"Yok kızım. Allah korusun, kurumayın tabii de alkol almayın olur mu?" Omuz silkti Müzeyyen.
"Benim midemi bulandırıyor zaten. Sen diğerlerine söyle onu." Zeynep içmeyeceğine ant içti hemen. Zehra teyze Sevda'ya sormadı bile. Güveni o kadar tamdı ki sorma gereksinimine bile bulunmadı.
Mendebur için bu sefer daha erken çıktılar evden. Yol üstünde Mendebur'u veterinere verip çiftleşmesi için birkaç günlüğüne orada bırakmak zorunda kaldılar. Mükerrem azıcık utanmasa ağlardı. İlk ayrılıkları değilmiş, öğrenmişti Sevda ama alışmış değildi Mükerrem abla. Halen oğlunu gelinine kaptıran kaynana hüznünü taşıyordu. 'Neyse,' dedi lokantaya girdiklerinde. 'Yeni torunlarımız olacak!' Torunları beş düzineydi. Bu sefer kaç olurdu bilmiyorlardı ama birini yanlarına alacaklarını söylediklerinde kıpır kıpır oldu Sevda'nın içi. İsim hakkı istedi çekine çekine. Ondan kıymetlimiymiş isim hakkı, afilisinden koyardı bir şeyler.
Lokantada Okan'ı göremediler. Meğer akşamdan bir arkadaşı ile şehir dışına çıkmış, bir kafile ile buluşup okul açılana kadar da gezmeye devam edecekmiş. Sevda'nın anladığı kadarıyla o arkadaş, hanım bir arkadaştı. Müzeyyen'in de anladığı bu olmuştu. Akşama kadar Müzeyyen'in ağzını bıçak açmadı. İşiyle alakadar olup durmadan çalıştı. Gökhan, Okan'ın yerine geçip ağır işleri yük edinmeye başladı ama bir süre sonra Emine teyze ona kıyamayıp eve gönderiverdi. Hafta sonu çalışan çocuklara kalmıştı iş.
Önlükleri çıkarma zamanı geldiğinde bu sefer fazla istekliydi herkes. Mükerrem işi olduğunu, bundan sebep Mendebur'u almaya gitmelerini söyleyince biraz olsun kafa dağıtmak için bu teklifin üzerine atladı Sevda ile Müzeyyen. Mükerrem, Alfred ile Zeynep'in bir ifadesini alacak, o zamana kadar da istediklerini yapmalarını buyurdu...
***
Sevda kucağında Mendebur, omzunda Müzeyyen ile kalakaldı İngiliz parkında. Yemyeşil, ferah, ifil ifil bir yerdi. Sırtını ağaca dayamış, altında yeşillikten bir örtü ile belki de geldiğinden beridir ilk defa huzuru yakalamış gibi hissediyordu. Müzeyyen'in derdini dinlediğinden henüz kuyruğundan tutmuştu huzurun. Şimdilik ufacık tırmalamarı vardı işte.
"Çirkinim diye reddetti beni değil mi?" Çok zayıftı, bu zayıflığın üzerine göze hitap ediyorsun demek yalan söylemek olurdu. Yalanı da pek sevmediğinden kıvırdı ucundan.
"Okan'ın güzelliğe bakacak biri olduğunu sanmam."
"Bok sanmazsın. Adam seni ilk gördüğünde asıldı be!" Duruldu azıcık. "Var zaten onun güzel arkadaşları, arkadaştan öte olmaya çalıştıkları." Sevda iç çekince omzuyla beraber Müzeyyen'in başı da yükselip alçaldı.
"Yine de çirkin olduğunu düşünme... Zayıfsın sadece." Güldü Müzeyyen.
"Bundan iki yıl önce bana zayıfsın desen, 'Hayır çok kiloluyum!' diye bağırdım." Mendebur'u kafesinden çıkardı. Keşke çıkarmasaydı diye düşündü Sevda. Mazallah kaçıp giderdi hayvan... "Ama artık zayıf olduğumu biliyorum. Biliyorum da alamıyorum be Sevda."
"Bir süre çalışmasan olmaz mı?" Baktı Müzeyyen neden dercesine. "E efor sarf ediyorsun. Belki kilo almanı engelleyen budur."
"Okan'ı göremeyeceğim."
"Gitsen de göremezsin unuttun mu?" Unutmadığını biliyordu. Onunki bir ihtimal, çokça umuttu. "Bak, biraz evde dur. Şöyle okul açılana kadar." Onu ikna etmeye çalışmanın saçmalığını düşündü sonra. "Senin zaten dinlenmen gerek hep. Doktorun hiç mi bir şey söylemedi?"
"Ben kırk kiloyken demişti ama şimdi gerek var mı?" Şaşırdı Sevda. O zamanlarına denk gelmediği için mutlu oldu, hemencecik de utandı kendinden. "Normal sayılırım ben." Normal diyebilmesi için on kilosu daha olmalıydı Sevda'ya göre ama onun bile yeteceğini sanmazdı. Kısa da değildi ki...
"Sen yine de ara ver. Evde geçir tatilini bol da yediririz sana." Yemiş gibi yüzünü ekşitti Müzeyyen. Haline güldü Sevda da. "Merak etme aniden yedirmeyiz, ara ara. Böylece midende durur," deyip karnına hafifçe baskı uyguladı.
Bu hareketle yerinde olmayan Mendebur akıllarına geldi. Kalkıp önce etraflarına bakındılar lakin Mendebur'dan hiçbir iz yoktu. Biri bir yana, diğeri öte tarafa baktı ama yoktu. Mendebur yer yarılmış da dur içine girivereyim demiş gibi ortadan yok olmuştu. Az ilerde patisini boydan boya yalayan kediyi gördüklerinde birbirlerine baktılar. Mendebur hepten gitmiş olabilir miydi? Mükerrem ablaya, Aylin'e, Zehra teyzeye ne diyeceklerdi! Asıl o canın vicdanını nasıl üstünden atacaktı Sevda. Çömelip başını elleri arasına aldı. 'Ah!' dedi. 'İçime de doğmuştu oysa!'
***
Durmadan ağlıyordu Zehra teyze. Onun ağlamasına sebep olmak Sevda'yı acayip derecede geriyordu. Yani doğanın kanunu buydu elbette fakat maaile durumu kabullenmekte zorlanıyor, ağıt yakmaktan da geri duramıyorlardı. En çok etkilenen Aylin olmuştu elbette. Kızcağız, babasının yerine koymuş olduğu bir varlığı kaybetmişti. Öğrendiğinden beridir odasından çıkmayıp ağlamasını doğal karşılıyordu haliyle.
Mükerrem ablanın tesellileri işe yaramamış olacak ki kızının odasından çıkarken epey sıkıntılıydı.
"Yok, durmuyor bir türlü." Müzeyyen yerinden kalkacakken durdurdu ablası. "Sakın. Seni görmek iyi gelmez ona şu an." 'Katil!' diye bağırmıştı teyzesine Aylin. Sonrası hır gür şamata... Ne yazık ki Mendebur'u bulamamışlardı. Bulamadıkça Sevda'nın içini kaplayan suçluluk hissi boğazına sarılmış, midesine yumruklar indirmişti. Kendi kaybolsa bu denli paniklemezdi belki de...
Daha önce de böyle olmuştu Sevda. Komşudan erik çaldığında ağacın sahibine yakalandığı vakitti. Abisi koşup yakayı kurtarmıştı da kendi kadının ellerinde kalakalmıştı. Öyle kötü şeyler söylemişti ki hıçkırarak ağlamak istemişti. Fakat hareket etse kadın ona dövecekmiş gibi baktığından dört saat boyunca tek ayağı üzerinde durmuştu. Zehra teyze de diğerleri de hakaret etmemişti fakat edilmiş gibi hissediyordu işte. Öyle ki biraz daha burada bir şey yapmadan dursa ayaklarına kapanıp, 'Beni eve gönderin, hallettim,' diye ağlayacak, yalvaracaktı.
Bundan sebepti ani kalkışı. Kimseye bir şey anlatmadan Aylin'in kapısına vurup buyur beklemeden içeri girdi. Kızcağız sırtını kapıya vermiş bacaklarını karnına çekmişti. Ufaktı zaten,daha da ufak kalmıştı böyle. Etrafı pembe, beyaz tüller ile kaplı yatağına oturup omzuna koydu elini. Kız titreyerek nefes aldı.
"Aylin, bak bana güzelim." Omuz siklti kız. "Hadi dön güzel yüzünü de bakayım sana." Daha da dönmeyince sert bir giriş yapmaya karar verdi. "Buradan gideceğim." İşe yaramıştı sözü. Derhal döndü Aylin. Dönmekle kalmayıp sarıldı boynuna Sevda'nın.
"Sen de beni bırakma Sevda kız!" Hıçkırdı, hıçkırığı Sevda'ya da bulaştı bulaşacak derken tuttu kendini Sevda.
"Bırakır mıyım hiç! Ben, sen dön diye dedim öyle..." Bunca zaman anlamıştı aslında Aylin'in içindeki terk edilme korkusunu. Anlamıştı da bu kadar sarsıcı olacağını düşünmezdi. Kızın sarsıntıları bitene kadar bekledi. Bittiğinde gözyaşları elleriyle sildi. "Biliyor musun, bazen sevdiğimiz bir şeyi kaybettik zannederiz, oysa başka şekle bürünür kaybettiklerimiz." Boş bakışlarından bir an kızın anlamadığını sandı. Fakat kız başını yana eğip Sevda'nın söylediklerini tarttı.
"Mendebur gitmedi mi yani?"
"Gitti de gitmedi gibi." İyice karıştı kızın kafası.
"Nasıl?"
"Artık Mendebur'u göremeyeceksin," dediğinde kızın dudakları titredi. "Fakat Mendebur belki biraz gezmek istemiştir. Artık küçücük kafes ona dar gelmeye başlamıştır." Kıza doğru eğilip fısıldadı. "Belki köyüne dönmek istemiştir. Fareli köye..."
"Öyle bir köy yok!" Kızın ifadesi kesindi. Yoktu yahu öyle bir yer!
"Nereden biliyorsun olmadığını?"
"Sen nereden biliyorsun olduğunu?" Omuz silkti Sevda.
"Bilmiyorum, umuyorum." Küçük kız düşüncelere daldı kısa süreliğine.
"Fareli köyde mutlu mudur sence?" Kızın sarı, uzun saçlarına öpücük kondurdu hızla.
"Senin ağladığını bilse mutlu olamaz." Yeniden ıslanmış yüzünü sildi Aylin.
"Artık ağlamayacağım." Yatağından kalkıp koştur koştur salona girdi yeniden. Peşinden Sevda'nın geldiğini umursamadan... Televizyonun başına oturup uğraşmaya başladı kanallarla. Mükerrem kızının krizi atlatmasına yardımcı olduğu için Sevda'ya minnetle baktı. Zehra teyze de Kur'anı alıp yatağına geçti yine. Rahmetli Mendebur'un ruhuna diyerek ayrılması Aylin'in kaşlarını çatmasına sebebiyet verdi fakat korkulan olmadı.
"Haftaya Cumartesi Zeynep'i istemeye gelecekler," diye konuştu Mükerrem. Odada bir şaşkınlık sessizliği oluştu. Sonra Zeynep olabildiği kadarıyla sessiz sessiz sevindi, Müzeyyen telefonuna sarıldı, Sevda dikkat kesildi.
"E Zehra teyze onay verdi mi ki?"
"Bazı şartları vardı, Alfred ile konuştuk hallettik," dediğinde kıkırdadı Müzeyyen.
"Çükü mü konuştunuz?" Zeynep kızarıp bozardı.
"Terbiyesizleşme!"
"Ne var kızım. Ne diyeyim pipi mi? Çük işte." Sonra ablasına dönüp, "Abla sünnetin ne zaman olduğunu bize de söyle olur mu? Çeyreği hazır etmek şart şimdi. Ne de olsa müstakbel eniştemiz." Sevda kendine hakim olamayıp küçük bir kıkırtıyı koy verdiğinde Zeynep hayal kırıklığı ile baktı kıza.
"Ben de şöyle elli Euro takarım canım ne olacak," diye gırgırı devam ettirdi Sevda da. Zeynep olduğu yerde tepinecekti artık.
"Ama aferin size! Benim de zamanım gelir elbet..." Mükerrem esnerken,
"Müzeyyen'in zamanı gelmez. O evde kaldı." Muhattabı atıldı bu sefer.
"O nedenmiş? Çalgılı çengili çıkacağım şu evden ben!"
"Okan'dan cayarsan belki..." dedi ablası da.
"Okan'dan caymam. Kilo alacağım, Okan'ı pişman edip koynuma alacağım sonra."
"Romantik komedi mi çeviriyorsun? Bu gidişle anca Okan'ın düğüne çeyrek takarsın sen." Mükerrem'in sözleri Zeynep'i eğlendirdi.
"Üzülme kardeşim, ben sana borç veririm çeyrek için," der demez kırlent yedi kafasına. O kadar mutluydu ki kız, karşılık dahi vermedi. Alfred ile nihayet kavuşacaklardı. Allah'ın sevdiği bir kulu, büyük bir sevap işlemiş olmalıydı. Gelinliği, abiyesi uçuştu durdu kafasında. Annesine yakın bir yerde oturmalıydı. Alfred'in annesini pek sevmemişti. Biraz burnu havada, çokça süslü, otuz altı olmasa da otuz sekizi zorlayacak bir bedeni vardı. Zeynep neyse tersi de oydu kısaca. Alımı, çalımı Zeynep'in kiloları ile boy ölçüşecek cinstendi.
"Ben işi bir süre bırakacağım abla," diyen Müzeyyen ile dağıldı düşünceleri. Mükerrem dünden razı, olur deyince kapandı gitti konu. Zaten ne demeye çalışıyordu da falandı filandı. Filanı Okan ile alakalıydı sanki, sezdi Sevda. Şu bir buçuk hafta anlamıştı gözlerinden, kaşlarından ne anlatıyorlardı ne söylemeye çalışıyorlardı. Küçüğünden büyüğüne biliyordu artık hepsini.
Zeynep kalkıp çay doldurmaya gidiverdi, Aylin bir magazin programı açtı. Müzeyyen, Sevda'ya gezecekleri yerleri gösterip aralarında eleme yapıyordu. Neticede hepsini bir güne sığdırmak imkansız gibi bir şeydi. Çaylar önlere koyuldu, birer dilim kek de çayın yamacına yamacına kuruldu.
"Hım!" diye zevkle mırıl mırıl konuştu Zeynep. " En sevdiğim ikili!" Sevda sıcak çaydan bir yudum alıp,
"En sevdiğin ikili kuruyla pilav nasıl olmaz!" dediğinde hak verdi Zeynep. Tam haklılığını ilan edecek flash gelişme girdi magazin programı. Jan ile sevgilisi Klara bir mekandan çıkıyor, habercilere gülümsüyorlardı. Klara bir eda, bir cilve iki de gülüş sergileyince ayılıp bayıldı gazeticiler. Hakkını teslim etti Sevda. Jan'ın yerinde olsa o da vurulurdu şu zilliye. Belki de vurulmazdı. Çünkü zeka konuşmalardan anlaşılırdı. Aptal insanlara tahammülü yoktu nedense. Bir Jan'a... O da pişman ediyordu zaten.
"Bu ilişki nereye gidiyor!" diyen esprili gazeteciye koca bir kafa gömesi geldi. Sevda en ufak bir kavgaya karışmış değildi oysa. Kavga görse uzakta durup, 'Aman ben de arada güme gitmeyeyim,' diyenlerdendi. Ne ara şiddet içerikli düşünceler sardı içini, bilmiyordu. Güldü Klara, romantikçe Jan'a bakıp iç çekti. Onunla beraber Sevda da iç çekti, bütün kafalar kendisine döndü.
"Annemin iyileşmesini bekliyoruz. Birkaç ay sonra..." Elini Jan'ın göğsüne koydu. Elleri ne kadar da uzundu öyle! Kendi ellerine baktı, kısa değildi şükür... "...Nişanımızı duyuracağız," diye tamamladığında baktığı eli yumruk haline geldi. O yumruk böyle böğrüne oturup kalan çaydan yudumladı...