14. Bölüm

1233 Kelimeler
Birilerin lafına göre hareket etmek Sevda'yı hep pişman etmişti. Bunca yıllık deneyimine rağmen halen nasıl Müzeyyen'i dinlediğini anlayabilmiş değildi. Üstünü bir kez daha düzeltti. Abartmadığını umuyordu ama akşamına da bir eğlence mekanına gidecekleri için yapacağı bir şey yoktu. Siyah, yarıdan piliseli bir etekle askılı tişörtü, üstüne de şu bohem takılanların renkli hırkasını giyivermişti. Kemeri sayesinde tek parça gibi durduğundan tarzına göz devirecek kimse olamazdı. Akşam da hırkayı çıkarıp arabanın bir köşesine fırlatacaktı. Kendini ilkokulda etek kıvıran kızlar gibi hissediyordu. Hani arkası uzun, önü kısa kalan o eteği kıvıran kızlar gibi...  Dikiz aynasından son kez düzleştirmiş olduğu saçlarını kontrol etti. Artık bir düzleştiricisi vardı. Ütü dönemi sona ereli çok olmuştu ve düzleştiriciyi ilk çalıştığı yerden kazandığı para ile almıştı. Sağlam da çıkmıştı vallahi dört yıldır bana mısın dememişti! Helalinden kazanmıştı ne de olsa...  "Yeter kendini incelediğin!" dedi Müzeyyen. "Çok güzelsin, dibi düşecek adamın."  "Gruber'i etkileme derdinde değilim!" Sevda'nın sözü, Müzeyyen'in bir kulağından girip bir tam tur attıktan sonra gerisin geri çıkıverdi.  "Hı hım. Tek emelin beni baştan çıkarmak değil mi?" Ellerini uzatıp Sevda'nın göğüslerine ulaşmaya çalıştı. "İstersen bir kere sokayım!" Eline vurdu Sevda.  "Saçmalama!" O esnada Alfred ile mesajlaşan Zeynep,  "Benimki gelmiş, ben gidiyorum," deyip ablalık taslamaya çalıştı, yavan durdu. "Uslu uslu takılın tamam mı?" Müzeyyen imalı imalı güldü.  "Asıl siz uslu durun tamam mı? Evlenmeden bir yeğen verme bana!" Zeynep hiç de sert olmayan bir yumruk indirdi Müzeyyen'in koluna.  "Terbiyesiz!" O kadardı. Durup söyleyebileceği o kadardı. Sevda'nın ablası olsa, yoktu, abilerinden çıkmıştı yola, saçını başını yolardı. Zeynep yolcu kapısını açıp güç bela indiğinde Sevda ile Müzeyyen başbaşa kaldılar. Böylece arabayı ustalıkla süren Müzeyyen yola devam etti. Namı taa Google'lara düşen bir galerinin önünde durdular. Gruber onu burada bekleyeceğini söylemişti. Kendisine değil, Müzeyyen'e! Onu görür görmez diyecekti, 'Sen Müzeyyen ile takılsana,' diye. Besbelli adam çivi gibiydi mübarek. Kılığından değil, eski aşkları unutturacak cinsten yakışıklı olduğundan. Ne yazık ki Sevda o çividen etkilenmiyordu.  "Çıktığın zaman haber et, gelip seni alayım." Galeriye alıcı gözlerle bakıp, "Böyle yerlerin alkolü de olur, bilmediğin bir şeyi içeyim deme. Adam seni bir yere götürmek isterse kabul etme!" Müzeyyen'in direktifleri Sevda'yı şaşırttı. Şaşırtıcı olan kızın koruyucu tavrıydı elbette. Çünkü Müzeyyen biraz, 'Koyver gitsin be!' tarzında bir insandı. Usulca başını salladı. Müzeyyen bile onu uyarıyorsa bir bildiği vardı demek ki. Aracın kapısını açıp siyah botlarının sarmış olduğu ayaklarını kaldırıma indirdi. Kol çantasını da omzuna takıp merdivenleri çıkmaya başladı.  Bina biraz eskice görünüyordu. Diğer galerilerle mukayese edildiğinde hırpani bir görüntüsü olduğunu söyleyebilirdi. Fakat binanın üzerine resmedilen figürler ve insan suretleri ile bu yerin amacını anlayabiliyordunuz. Biraz fabrika ürünü, biraz basit, biraz da savaştan çıkmış gibiydi. Şu belgesellerini izlediği ikinci dünya savaşı mülteci kampları gibi...  Korktu biraz fakat kapıyı itip içeri girdiğinde bambaşka bir dünya ile gözgöze geldi Sevda. Duvarlar rengarenk boyanmıştı. Sanki Sevda'yı renkli bir dünyaya davet ediyordu da ön gösterimini dur şimdi yapayım diyordu duvarlar. Holde sarkan avize bile ne idüğü belirsiz bir simetride, kızın aklını bulandırıyordu. İçi mutlulukla doldu. Hep böyle bir yer düşlemişti. İçi farklı, dışı farklı olan bir dünya... Nazara azıcık inanırdı Sevda. Enerji derdi çünkü. İnsanların aurası tüketebilirdi. İşte dışardan tüketilmesi mümkün olmayan fakat içinin de tüketilmek için yanıp tutuşan bir cümbüş hayal etmişti. Belki daha farklı ama bu yere benzerdi...  Holü aşıp merdivenlere yöneldi. Basamaklar bile dağınık bir yapıdaydı. Birini aşınca yana kaymak, biraz da bacağını açmak zorunda kalıyordun. Sonra daha kısa bir basamak çıkıyordu karşına...  Merdivenleri pek beğenmedi Sevda. Kullanışlı değildi çünkü, bir sakatlığa meydan verebilirdi. Hele ki engeli olan bir birey için inanılmaz tehlikeli sayılırdı. Duvarı kırık camlarla, boncuklarla örülü olan merdivenleri aşıp ilk kata çıkmadan evvel yakaladı sesleri. Fısıltılı seslerin arasına kısık sesli bir müzik sıkıştırılmıştı. Sanatseverler işte diye düşündü. Azıcık müzik çokça da farklılık görünce durup seslerini kısıyorlardı. Sanki uyuyan bir bebeği uyandırmama telaşında, uyanırsa tüm o huzur kaybolacak düşüncesindelerdi.  Merdivenler daha yükseliyordu fakat küçük kalabalık, sergi burada diyordu adeta. İçlerine karışmadan kenardan kenardan yürüdü, eserlere göz gezdirdi. Kendini hamam böceği gibi hissetti. Hamam böceğinin kötülüğünden değil, onun da böyle sırtını duvara dayama hissiyatını benzetmişti.  "Merhaba," dedi fısıltılı bir ses. Sesi tanıdığından ve bir şeylerin olmasını beklediğinden sıçramayıp olağan bir şekilde döndü sesin sahibine. Gruber tanınmamak için başını eğdiğinde yüzünü büsbütün kapatacak bir kasket takmıştı. Kasket ekose desen, giymiş olduğu ceket düz griydi. Birden kıkırdayıverdi Sevda. Bununla beraber çok olmayan kalabalık, kıza döndü. Bazıları umursamayan bir tarzda fakat merakla bakındı, bazıları da, 'Neye güldüğünü bize söyle biz de gülelim,' diyen o acımasız felsefe öğretmenin ifadesini takınmıştı. Gruber sinirleri bozulmuş gibi dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalıştı. Ekose eteğini düzeltip, "Gülme lütfen. Yoksa hakikaten dikkat çekeceğim," dediğinde o çok olmayan kalabalığın aslında Gruber'e dikkatle baktığını gördü. Özellikle kadınlar bakıyordu. Bacakları güzeldi ne de olsa.  "Bu kılıkta dikkat çekmemeyi mi düşünüyorsun?"  "Kardeşimin dolabında bana uygun bir bu vardı," dedi sitemle. "Kardeşimin İskoç bir sevgilisi varmış." Kıyafetlerin neden dolapta olduğuna dair bir açıklama yapmıştı kendi kendine. Belli ki hazmedebilmiş değildi. Sevda halen yüzünde duran büyük gülümsemesiyle sordu.  "Alman erkekler de kız kardeşleri konusunda kıskançlar mıdır?" Bu soru Gruber'i ufacık güldürdü.  "Benim kardeşim biraz..." Parmağını şıklattı. "Nasıl desem." Düşünüp kafasında uygun bir cümle aradı. "Maymun iştahlı!" dedi doğru tanımı bulmanın mutluluğu ile. "Çok aşık olur. Çok çabuk aşık olur. Karşısındakinin ne, kim olduğuna pek aldırmaz." Kollarını hafifçe iki yana açtı. "Düşünmek bana kalıyor haliyle." İyi bir abi olmalıydı, anlayışlıydı bir kere. Sevda maymun iştahlı olsa abisi eve kapatırdı hemen. Gruber, gözünde birkaç milim büyüdü.  "Benim abilerim olsa burnumun ucunu bile çıkartmaz dışarı!"  "Kaç abin var?" Genişçe gülümsedi Sevda.  "Yedi," dediğinde Gruber'in gözleri kocaman açıldı.  "Hadi be!" Azıcık sesinin ayarını tutturamamıştı. Kadınlar bir kez daha dönüp baktı. Daha kısık, "Büyük bir ailesinin yani," dediğinde adamın aslında kibar olmaya çalıştığını fark etti. Kim bilir ne sövüyordu içinden.  "Hım," dedi eğlenircesine. "Aşiretiz biz." Aşiret kelimesini kendi dilinde söylediğinden Gruber anlamadı. "Sizin dilde kabile gibi bir şey işte." Gruber'in aklında canlananlar yüzüne yansıdı.  "Ellerinde mızrak falan taşımıyorlardır bence?"  "Daha çok tüfek taşır bizim oradaki aşiretler," dediğinde daha tehlikeli bir boyut kazandı Gruber'in canlandırdıkları. Kendini tutamadı Sevda, güldü.  "Dalga geçiyorsun benimle!"  "Tamam, özür dilerim," dedi kız göz pınarlarını parmak uçlarıyla silerken. "Tepkini merak etmiştim." Gruber'in katı, kaskatı duran omuzları gevşedi.  "Ürkütmedin dersem yalan söylemiş olurum." Gruber ile buluştuğundan beri ne çok gülmüştü Sevda.  "Az batılıların, bizimle alakalı öyle korkuları var zaten." Daha sakin solumaya başladı. "Seninki ne boyutta onu görmek istedim."  'Tüh!' der gibiydi Gruber'in ifadesi. Fena çuvallamıştı.  "Bu konuda batırdım galiba?" Samimi olmanın bir zararı dokunmaz diye düşündü Sevda. Omzuna ufakça vurdu. Hani, 'Ne yapalım olduğu kadar artık,' gibilerinden bir yumruk...  "Batırsan da batırmasan da benim için pek bir şey değişmezdi. Üzgünüm..."  "İlginin farkındaydın yani?" Göz devirdi Sevda.  "Görmesem kör derlerdi." Önündeki resme şöyle bir göz attı. Üst üste binmiş çizgiler farklı renklerdeydi. Çizer kişi parmakları iç içe geçmiş bir çifti çizmişti. Çiftin yalnızca kolları görünüyordu. Ne kadar da çok benziyordu Jan'ın çizdiğine! Yüzü düştü.  "Resmi sevmedin mi?" İki yana salladı başını kız.  "Aksine çok sevdim. Yalnızca bana bir anı hatırlattı." Zaten hep hatırlıyordu ki. Otu görse hatırlar, 'Jan'ın gülüşü de böyle yeşildi. Bahar gibi...' derdi.  "Sevgilin falan mı?" Adamın da yüzü asıldı. "Bu yüzden hiç şansım olmadı." Gruber akıllı adamdı da keşke aklını daha evvel kullansaydı.  "Sevgilim değil."  "Kim?" Cüretkardı bir de!  "Öyle aklımdan çıkmayan biri." Yeterliydi adam için. Başını salladı, bilirim o işleri der gibi.  "Sevdiysen senin olabilir."  "Benim o kadar param yok," dedi net bir ifadeyle. İçinde keskin bir ifade de saklıydı. Adamın anladığını gördü. 'Sen bana bir şey alamazsın!' diyordu tavrı.  "Satın almayacaksın zaten. Öylesine senin olacak." Bu sözle kaşları çatıldı kızın. "Kardeşimin sergisi burası. Sana bedavaya verecek!" 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE