GİRİŞ
Bazı kadınlar kaderi yaşar… Bazı kadınlar kaderi yazar.
Asena ise ikinci gruptandı. Bu topraklarda kadın olmak, çoğu zaman sessizce kabullenmek demekti. Susmak, yutkunmak, gözyaşını içine akıtmak… Ama Asena hiçbir zaman susan kadınlardan olmamıştı.
O, adını boşuna taşımıyordu. Asena… dişi kurt demekti. Korkusuz, dirayetli, yeri geldiğinde sürüsünü korumak için her şeyi yakıp yıkacak kadar gözü kara…
Fakat insan bazen kendini bile tanıyamazdı. Asena da öyle olmuştu.
Hayat ona en büyük yenilgiyi, en güvendiği yerden vurmuştu. Sevdiği adamın gölgesin de bir “ ağa konağının ” taş duvarları arasın da bu olay gerçekleşmişti.
Çünkü o taş duvarlar yalnızca evi değil, kadının kaderini de örerdi. Urfa da taşlar konuşurdu derlerdi. Ama kimse gerçeği haykırmazdı. Çünkü gerçeğin bedeli ağırdı. Ve Asena o bedeli ödemek üzereydi.
Henüz yirmi iki yaşındaydı. Güzelliğiyle değil, karakteriyle bilinen bir kadındı.
Kendine güvenen, gözünün içine bakarak konuşan, haksızlığa boyun eğmeyen biriydi.
Ama aşk…
Aşk insanın en sert yanlarını bile törpülerdi. Tarık ’ a âşık olduğunda, herkes onun bu aşkı bir gün başına bela edeceğini söylemişti.
“ Bir ağa oğluna gelin olmak kolay mı sanıyorsun Asena? ” demişti babası.
O ise babasının sözlerine karşılık sadece gülmüştü.
“ Ben Asena ’ yım baba. Ben kimseye boyun eğmem. ” demişti.
Ama hayat, insanın kendinden emin cümlelerini en çok severdi. Çünkü onları yıkmakla beslenirdi. Tarık, onu sevdiğini söylemişti. Gerçekten de sevmişti belki… Ama bazı sevgiler, güçsüz kalplerde büyüyemezdi. Tarık ’ ın sevgisi, konağın ağırlığına yenilmişti.
Ağalık…
Soy…
Varis…
Bir erkek çocuğu…
Bütün kelimeler Asena ’ nın kadınlığının üstüne çökmüş, onu nefessiz bırakmıştı. Çünkü yıllar geçmişti. Ve Asena ’ nın kucağı boş kalmıştı. İlk başlarda kimse bir şey dememişti. Sonra fısıltılar başlamıştı. Sonra bakışlar… Sonra açık açık konuşmalar. En sonunda ise…
“ Kuma. ” olmuştu.
O kelime Asena ’ nın hayatına bir bıçak gibi saplanmıştı. Bir kadın, başka bir kadının üstüne getirilecekti. Sadece çocuk doğursun diye. Sadece ağalığın soyu devam etsin diye. Asena o gün ilk kez kendini bu kadar değersiz hissetmişti. Sanki bir eş değil de… Bir eşya gibiydi. Bir işe yaramaz parça.
Ve en acısı da neydi biliyor musunuz? Bunu ona yapan düşmanları değildi. Kocasıydı. Tarık, gözlerinin içine bakıp şöyle demişti. “ Benim çocuğum olmasın mı Asena? ” bu söz genç kadının yüreğini öyle bir yaralamıştı ki bunu kime nasıl anlatabilirdi.
Asena ’ nın kalbi o an paramparça olmuştu. Çünkü mesele çocuk değildi. Mesele, onun yerine başka bir kadını koyabilmeleriydi. Mesele, onun bir gecede harcanabilmesiydi. Mesele, aşk dedikleri şeyin, bir varis meselesinde bu kadar kolay yok olmasıydı. Asena kabul etmemişti.
Bağırmıştı. Karşı çıkmıştı. Ve o gün, konağın içinde gerçek Asena doğmuştu.
O gün Asena ilk defa şunu anlamıştı. Bir kadın, sevdiği adam için susarsa… Bir gün kendini bile duyamaz hale gelirdi. O gece odasını yakmıştı. Alevler, sadece yatağı değil, Asena ’ nın için de ki bütün umutları da kül etmişti.
Ve o külün içinde tek bir şey kalmıştı. Bu kelime intikam değil… Sadece özgürlüktü Asena artık o konakta kalmayacağını biliyordu. Ama bu topraklar da bir kadının gitmesi kolay değildi. Boşanmak bir kurtuluş değildi. Boşanmak, bir damgaydı.
“ Başaramadı. ”
“ Çocuk doğuramadı. ”
“ Kocasını tutamadı. ”
İnsanlar kadını suçlamayı severdi. Kimse erkeğin korkaklığını konuşmazdı. Kimse Tarık ’ ın suskunluğunu, annesinin zalimliğini, konağın kirli düzenini konuşmazdı. Onlara göre suçlu belliydi. Asena günlerce mücadele etti. Dövüldü, aşağılandı ama yine de eğilmedi.
Çünkü dişi kurtlar yaralıyken bile başını yere koymazdı. Ve bir sabah… Asena o konağın kapısından çıktı. Arkasına bile bakmadı. Gözleri yaşlıydı. Ama yürüyüşü dimdikti. Çünkü bazı kadınlar ağlayarak gider… Ama giderken bile kazanır.
O gün Asena ’ nın hayatı bitmedi. O gün Asena ’ nın hayatı başladı. Şehir değişecekti. Kader değişecekti. Ve Asena bir gün kendini hiç beklemediği bir yerde bulacaktı.
Karadeniz ’ in hırçın rüzgârın da…
Trabzon’un sert dağların da bir adamın gölgesinde değil tam tersine bir adamın yanın da olacaktı.
Herkesin “ ayı gibi ” dediği kadar heybetli… Ama içi bir o kadar yaralı bir adam olacaktı. Küçük çocuğu olan bir iş adamı… Hayatın ona da kolay davranmadığı bir adam. Ve belki de ilk defa Asena, bir adamın yanın da kadınlığını kanıtlamak zorunda kalmadan sevilmeyi öğrenecekti.
Çünkü bazı aşklar, ilk evlilikte değil ikinci hayatta başlardı.
Asena ’ nın hikâyesi bir konakta başlamıştı. Ama bir konakta bitmeyecekti.
Onun hikâyesi küllerden doğan bir sevdanın hikâyesiydi.
Ve bu daha sadece başlangıçtı…
* * * * *
“ Bu bir sevda değil, ihtirâk. ”
*****
İhtirâk: Yanmak, içten içe tutuşmak; aşkın kalbi yakıp kavurması, insanın kendini kaybedecek kadar tutkuya kapılması.