1.Bölüm
"Dikkatli ol."
Günler sonra aldığı mesaj buydu. Hüsranla omuzları düştü. Hala görevdeydi ve emiri bekliyordu. Sıkılmıştı. Dağa göreve gitse aylarca kalsa gıkı çıkmazdı.
Bir MSC gemisindeydi. Cruise gemisi olarak bilinirdi halk arasında. Tam tamına iki aydır bekliyordu. Her yeri mavi görmekten kör olacağını düşünüyordu. İç çekti. Başkan imtiyaz vermeden harekete geçemezdi. "Neyi bekliyoruz ki bu kadar..." sinirle dişlerini sıkarak kendi kendine konuştu. Yataktan kalkıp dolaba yapıştırılmış aynanın karşısına geçti. Siyaha boyattığı doğal kızıl saçlarını sıkıca topuz yapmıştı. Kaşlarını da düzgünce taramıştı. Yeşil gözleri adeta yağmurdan sonraki ormanları andırıyordu. Zayıf ve uzun boyluydu. Dışarıdan biri onu gerçekten gemi çalışanı zannederdi. Formasını düzeltti. Burada housekeeper biri ile mürettebat aynı formayı giyerdi. Herkesin bir sembolü vardı. Çoğunlukla beyaz lacivert beyaz siyah şeklinde olurdu.
Kale'de aylarca çalışmışlardı ekiple. Beş kişilerdi ve tek şansları bu gemideydi. Büyük bir İtalyan çetesini çökerteceklerdi. Dünyaya biyolojik saldırı yapacak olan organize çetelerden biriyle bağlantı olduklarını da düşünüyorlardı ayrıca.
Kız gözlerini kıstı. Her detaya hakimdi. Hiç bir işini şansa bırakmıyordu. Dik durdu. Sabırlıydı. Çok sabırlıydı. Elbet gemi Kuşadası'na vardığında tüm çeteyi emniyete teslim edeceklerdi. Başkan, Şahinler ekibine o madalyayı takdim edecekti. Bunun için her şeyi yapardı her şeyi. Madalya değildi takacağı, gururuydu, sözüydü.
Hayaliyle gülümserken yüzü yeniden değişti. Duygularını karıştırmayacaktı. Saklamak zorundaydı. Sadece bunu değil, adını yaşını kim olduğunu.... Kimliğini.
"Yengeç!"
Bu onun kod adıydı.
Diğer arkadaşlarının da kodları vardı. Gümüş, Nişancı, Sarı ve Keskin. Hepsi alakasız gibi görünse de hepsi kendilerinden bir parçaydı. Sıfırladığı kimliklerinden bir parça...
"Sarı!"
"Durum nedir?"
"Mutfağa çıkıyorum..." Duraksadı. "Siz ne alemdesiniz?"
"Deck 5'teyiz."
"Temizlik mi?"
"Maalesef..." Sarı, housekeeper olmaktan nefret ediyordu.
"Tebligat var."
"Nedir?!" heyecanını hissetmişti birazdan söneceğine üzülerek. "Sadece dikkatli olun."
"Bu kadar mı..." Demişti...
"Maalesef!"
"Tamam Yengeç. Lobide buluşuruz."
"Gümüş ve Nişancı nerede?!"
"Crew alanındalar. Bugün gece vardiyasında çalışacaklar. Ertesi gün izin günümüz."
"Kamaraya inmeden konuşalım Sarı."
"Anlaşıldı."
Görüşme sonlandığında cihazı kapatıp deaktif hale getirdi. Bu sadece aralarında iletişimi kurmak için kullandıkları aletti. Relefon, bilgisayar kullanmaları yasaktı. IP adreslerinden konumlarının bulunmaması gerekiyordu. Gemideki yöneticilerin, IT'cilerin bilmediğine emindi.
İç çekti. Ajan olmak buydu. Buydu işte...
Aynı saatlerde İtalyan çetesinin başı olan Lucca Stanzio, dünyayı yöneten konseyin biriyle görüşecekti. Gergindi. Özel getirttiği kahveden bile içememişti. İçki içmek istese de misafirine saygısızlık yapmayacaktı.
Güven Veziroğlu.
Adam yarı Türk yarı İngilizdi. İsviçre'de yaşadığına dair söylentiler vardı. Ama Lucca onun Edinburgh'da özel ekibini yetiştirdiğini düşünüyordu.
"Bay Veziroğlu gelince haberim olsun. Ayrıca hemen servise başlansın."
"Hemen capo."
Lucca Stanzio emirler yağdırırken Güven Veziroğlu arkasında orduyla alana giriş yapmıştı. Normalde bu kadar adam yadırganırdı ama burası sıradan bir gemi değildi. Lucca'nın suitine girmek için adımları duraksarken karşılarındaki bodyguardlar tir tir titriyordu. Adamın namını çok duymuşlardı. Meksika'dan tutun da Japonya'ya kadar uzanan büyük silah ağı vardı. Özel ekipler ve ekipmanlar yetiştiriyor bunları satıyordu. Kurulda yer aldığına dair söylentiler vardı ki bu doğruydu bence de. En azından Lucca bunun yalan olmadığını adamın namından çok gücüne şahit olarak anlamıştı.
"Stanzio."
"Veziroglu."
Hemen odaya alınmış el sıkışıp karşılıklı oturmuşlardı. Devasa yemek masasının bir ucunda Lucca bir ucunda da kendisi oturuyordu. Baştan aşağı giyinmişti. Kamaranın içi sıcaktı. Siyah paltosunu çıkarıp adamına uzatırken bileklerini düzelterek ellerini birleştirdi ve masaya koydu. Esmer kısacık kesilmiş saçlar, kalın kara kaşlar ve zayıf uzun bir yüz. Sakalları iki günlüktü.
Sıradan yakışıklı bir Türk erkeği derlerdi onu dışarıdan görenler. Tek kusuru vardı belki de. O da alnından kaşının ucuna inen artık bütünleşmiş dikiş iziydi. Ne kötü gösteriyordu ne de iyi. Normaldi. Sanki adam doğuştan öyle doğmuştu.
"Benimle konuşmak için sıraya girmişsin." Geriye yaslandı. "Öyle diyorlar."
"Bu anı çok beklediğim doğrudur. Nihayet karşımdasın Veziroğlu." Duruşunu bozmadı Güven. Lucca'nın sert ve keskin bakışlarını ürkütücü bulduğunu biliyordu. "Bana acilen AK-47, Galil ACE ve M16 lazım."
Güven tepki vermedi.
"Ne kadar?"
"İki ton."
"Ne yapacaksın o kadar silahı?"
"Teröristlere satacağım. Senin en iyi bildiğin iş." Veziroğlu, Lucca'nın tehditini anladı. Bakışları karardı.
"Yanlış Stanzio." Sesi sertti. "Ben teröristlerle anlaşmam. Ancak senin köprü olduğunu biliyorum." Tek kaşını kaldırırken beni yakarsan seni de yakarım demekti bu.
"Biliyorsan... Paranı da fazlasıyla alacağına garanti ederim. Önüne trilyonlar sererim."
"Benim paraya ihtiyacımın olmadığını da en iyi sen bilirsin Lucca."
"Peki," dedi ağırca başını sallarken. "Para dışında... Ne istersen."
Güven sessiz kaldı. Dünyaya hükmedenlerdendi o. Paraya ihtiyacı yoktu. Gücün varsa paran her türlü olurdu. Zaten olan serveti sonraki soylarını da zengin ederdi.
"Bu gemiyi istiyorum." Bakışlarını çekmeden adamına işaret etti. "Kontratı imzaladığın an silahlar Kuşadası'ndan Sicilya'ya doğru yola çıkacak." Lucca bundan memnun olduğunu belirtircesine gülümserken hemen para transferi için adamlarına işaret etti. Hızlı anlaşma, hızlı pazarlık. Veziroğlu hakkında duyduğu bir diğer prensipti. Ve bu alışverişten oldukça hoşnuttu.
Yengeç, lobide beklerken Sarı karşıdan geliyordu. Üniforması içinde oldukça yakışıklı duruyordu. Kız gülümsedi. "Sana Biscolata mı demeliydik yoksa Sarı?"
"Ha ha." Sarı, farkındaydı kendinin ama ekibin ona bela olduğu kesindi. Zira çocukluktan beri bitmeyen bir zorbalıkları vardı. Hepsini çok seviyordu. Olmayan ailesi, kardeşleriydi onlar.
"Bırak şakayı da, iki kelimelik tebligat mı olur lan? İki aydır burdayız bir sikim yol alamadık." Yengeç iç çekerek kollarını topladı. Bakışları dalgınca lobide dolaşıyordu. Danışmaya soru soran rus turistler, eşyaları taşıyan bellboylar, kaptan ekibi sağdan çıkıp merdivenlere doğru yürüyordu. Oldukça büyük bir gemiydi ve çalışan sayısı da fazlaydı.
"Bu işin kolay olmayacağını biliyorduk."
"Bilmek başka Yengeç," Gözlerini kıstı Sarı. "Elimize bilgi geçmiyor. Başkan Kalede ne halt ediyor?"
"Sakin ol. Elbet vardır bir bildiği..." Kollarını çözdü Yengeç, dalgın bakışlarından kurtulup çatık kaşlarıyla Sarı'ya baktı. "Belki de bizim harekete geçme vaktimiz gelmiştir."
Sarı kafası karışmış şekilde baktı. "O ne demek?"
"Sadece tek bir isme yoğunlaştık." Lucca Stanzio'dan bahsettiğini anlamıştı.
"Ee?"
"Bu gemideysek... Bu geminin bir de kaptanı var. Öyle değil mi?"
"Ne demek istiyorsun La-" Duraksadı. "Yengeç?"
"Diyorum ki," Sarı'ya yaklaştı. Parmağını göğsüne bastırdı iki kez. "Kaptan değil önemli olan dümen. Geminin dümeni. Kontrolü elimize alırsak sonuç belli."
"Çok basitmiş gibi konuştun... Dümeni nasıl ele alacaksın? Kaptan değilsin ki."
Geri çekildi. "Ama olacağım." Etrafı kolaçan etti. "Bizimkiler işlerini bitirince hepiniz benim kamaraya gelin. Aklımda bir plan var."
Vakit gece yarısına yaklaşırken ekip kamarada toplanmıştı. Yarın izin günleri olduğundan derin bir soluk alabilirlerdi. "Şimdi..." dedi Yengeç. Kağıtları masaya çıkarmış kalemle bir sürü şeyler çizmiş, notlar almıştı. "Biz bu herifi alt etmek istiyoruz. Ve herif gemide." Kalemin ucu Stanzio yazısındaydı. Daire içine aldı.
Gümüş başını salladı. "Gemi birkaç güzergahta daha duracakmış. Muhtemel dışarı çıkar. Dışarıda da takip etmemiz lazım."
Sarı ayakta dikiliyor, düşünceli bakışları masadaydı. Gergince kıpırdandı. "Hepimiz çalışanız. İzin günlerimizi buna göre ayarlamalıydık."
"Hepimiz çıkamayız. Bu zor olur," dedi Nişancı araya girerken. "Tek çalışanlar biz değiliz."
"Ne yapacağız o zaman?!" Sarı sinirlenirken Gümüş araya girerek Yengeç'e baktı. "Başkan başka bir şey demedi mi gerçekten?"
Yengeç başını iki yana salladı. "Hayır... Demedi."
"Sikeceğim." Sarı küfrederken Gümüş suratını buruşturdu. "Azcık edep ya..."
Sarı gözlerini devirirken Yengeç devam etti. "Ben de diyorum ki bu kısıtlı bilgilerle aylarca çalıştığımız planımızla bir sonuca varamayız."
"Ya ne yapacağız?"
"Bilgi toplayacağız."
Nişancı doğruldu. "Nasıl bilgi? Keskin zaten içeriden desteği sağlıyor."
"Öyle değil Nişancı," Yengeç bakışlarını tek tek ekibin üzerinde gezdirdi. "İçeridekilerle bağ kuracağız."
"Kuralları çiğniyorsun Yengeç!"
Yengeç, Sarı'nın hiddetli çıkışına sinirlendi. "Daha lafımı bitirmedim Ata!"
"Umrumda değil!" Ata işaret parmağıyla masayı gösteriyordu. "Bu yola çıkarken ettiğimiz hipokrat yemini var. Kalenin kurallarını ezip geçemeyiz!" diye bağırdığında Yengeç ayağa kalktı. Siyah saçları savrulurken ellerini beline koydu. "Sen değil miydin iki aydır bir sikim yol alamadık diyen?!" Gözlerini dikti. "Şimdi bana gelip bunu yapamazsın deme. Gerekirse çalışanlarla bağ kuracağız. Gemide dönen dolaplardan haberdar olacağız. Mesela bu cuma üçüncü katta maskeli balo düzenlenecek." Broşürü alıp uzattı. "Eminim Stanzio bunu fırsat bilip kurul liderlerinden biriyle iletişime geçecektir! Bu işin arkasında kim var kim yok hepsini öğrenmek zorundayız!"
"Kafanın dikine giderek mi?!" Ata üzerine geliyordu, "Prosedürleri ezip geçerek mi?!" Her cümlesinde sesi bir volüm artıyordu, allahtan kamaralar ses yalıtımlıydı yoksa bu kadar rahat konuşamazlardı.
"Bizim burada planı konuşmamız da bir hata Ata. Ama ne yapıyoruz? Her şey vatan için değil ni?!?"
"Manipüle etme beni Lale?!" Ata hiddetle konuşurken Gümüş aralarına girmişti. "Hey gençler sakin bir ya?!" Ata saçlarını çekiştirip geri adımladı. "Görüyorsun değil mi yaptığını Ömür?!" Ömür'e baktı, kız bir şey diyemeden tekrar Yengeç'e döndü. "Tek bir hata bizi ölüme sürükler. Okyanusun ortasındayız. Devlet irtibata geçse bile ne Türkiye'den ne de İtalya'dan bize yardıma gelirler. Ancak cesedimizi bulurlar."
"Bu kadar emin olduğuna göre daha önce yaptın sen bunu?!" Kollarını bağlayıp tek kaşını kaldırıp bakış attı Sarı'ya, Yengeç. Sarı bakışlarını kısıp gergince sessizleştiğinde Gümüş'ün tedirgin bakışları ikisinin üzerindeydi. Nişancı bıkkınca yatağın köşesinde oturuyor kraker kemiriyordu.
"Öyle olsun Lale."
Sarı çekip gittiğinde sertçe kapanan kapıya gözlerini yumarak baktı Yengeç. Ömür koluna dokunduğunda gözlerini açıp bir şey yok dercesine kırptı. İleriye gittiğini biliyordu. Kardeşini kırdığı için içi huzursuzlaşmıştı bile. "Sen gitsene yanına," dedi Ömür'e. "Ben sonra onunla konuşacağım."
Gümüş başını sallayıp kamaradan çıkarken Nişancı ile başbaşa kalmışlardı. Hala kraker kemiriyordu. "Krakerkolik misin sen?" dedi Yengeç karşısına otururken aralarında masa vardı. Nişancı omuz silkti. "Strese birebir. Yer misin?"
Güldü. Başını iki yana salladı. Bir çubuk alırken kemirdi. "Sen ne diyorsun bu işe..."
"Bence..." Tuna'nın gözleri kendisini buldu. "Sen haklısın. Başkan'a kalsa bir sikim ilerleyemeceğiz."
Lale güldü. "Sadece ben değil Ata da haklı."
"Eh," dedi Tuna. "Bu iş fazla uzamadan halletmemiz lazım. Üstelik Ömür'ün dediği gibi gemi daha birkaç yerde duracak, takip etmemiz zor olur. Mümkün olduğu mertebede en kısa sürede halletmeliyiz."
"Arkasında olan isimler gizli olmasa şimdiye halletmiştik..." dedi Lale bıkkınca geriye yaslanırken. Tuna bir şey bulmuş gibi bakışlarını kıstı. "Aslında yapabileceğimiz bir şey var."
"Nedir?"
"Stanzio'nun odasına dinleme cihazı koymak."
"Oda taranıyordur."
"Bunlar Çin'den gelen yeni cihazlar." Tuna çantasından paketi çıkarıp salladı. Kırıntı kadardı. İnsan gözüyle ayırt etmek zordu. Yengeç bile eğilip bakmak zorunda kalmıştı. "Bunları fark etmeleri zaman alır. Dedektörde sinyal de vermezler."
Lale'nin gözleri parlasa da duraksadı. "Riskli olur ama... Böylece de ilk olarak isimleri öğreniriz sonra takip ederiz."
"Bingo!" dedi Tuna yeni bir krakeri kemirmeye başlarken. "Yapacak bir şey yok, risk bizim işimiz."
Tuna ve Lale fikir üzerinde kafa yorarken Ata geminin en üst katına yakın terasta güvertedeydi. Bundan sonraki üst katlara erişimleri yoktu o da uzak diye kimsenin uğramadığı güverteye kaçmıştı. Bir dizini kırmış diğer eliyle de sigarayı içerken birden omzunda el hissetmesiyle donakaldı.
Başını çevirdi.
"Ömür?" dedi kaşları hafif çatılırken. Sonra elindekilere baktı. İki tane siyah şal vardı. "Gecenin bu saatinde burası ne biçim eser bilmiyor musun sen?!" Bir tanesini Ata'nın omuzlarına atarken diğerini de kendine alıp yanına oturdu adamın. Şimdi ikisi de uçsuz bucaksız karanlığa siyah dalgalara bakıyorlardı.
Gökyüzü açıktı yıldızlar parlıyordu.
"Ne işin var burada?"
"Seni yalnız mı bırakacaktım?" Ata iç çeker gibi dudaklarına sigarayı götürürken denizi izliyordu. Ömür'ün bakışları ise Ata'nın yüzündeydi. Onlar Şahinlerdi. Küçük yaşta tanışmışlar ve kardeş olmuşlardı. Ömür boyunca birbirlerine sahip çıkacaklardı, koruyup kollayacaklardı. O yüzden Ata'nın kendisine başka türlü bakmayacağını içi kanaya kanaya biliyordu Ömür. Sadece kendisine değil, Lale'ye de. Ondandı ya bu kızgınlığı. Hepsi yetimdi. Tek bildikleri aile, kendi kurdukları aileydi. Bu yemin asla bozulmazdı.
"Gel buraya kız," dedi Ata birden kolunu kızın omzuna atıp göğsüne çekerken. Ömür şaşkınlıkla donup kalsa da toparlanıp elini göğsüne koydu. Sarıldı o da. "Dik dik bakıyordun, merak etme tamam konuşacağım Lale'yle, özür dileyeceğim."
Ömür çenesini dikip başını kaldırdı. "O da seninle konuşacaktı..." diye fısıldadı Ata'nın gözlerine bakarken. "Kız haklı Ata. Zamanımız daralıyor bir şeyler yapmazsak önünü alamayız. Tek şansımız. Başkan buraya neden gönderdi bizi yakından takip edebilmek için. Bazı şeyleri öngörüp harekete geçmemiz için. O yüzden kızma Lale'ye. Biliyorum senin yaptığın hatayı yapmasın istiyorsun ama koşullar buna elvermiyor. Gerekirse risk alacağız. Anlıyor musun?"
Ata başını eğip alttan alttan kendisine bakan kıza çevirdi. "Surata bak. Kaşık kadar." Ömür'ün kaşları çatıldı. "Çatma hemen tamam."
"Yemek yiyorum bir kere ben!"
"He sikime yiyorsun."
"Küfürbaz." Kolunu çimdikledi Ömür. "Yuh kızım. Ne tırnak varmış sende!" Ata irkilip geri çekilse de Ömür tırnaklarını avcı gibi bükerek adamın üzerine geldi. "Görürsün sen tırnaklarımı!"
Güldü. Aslan kesilmiş gibiydi. Kızın saçını karıştırıp ikinci çemkirişi duyacakken Ömür'ün kafasını göğsüne kapattı. Ömür debelenirken Ata sırıtıyordu. "Vahşi seni!"
"Sensin vahşi!"
Ata bu yüzden seviyordu işte ailesini. Bir ömür de bırakamazdı.
Gece akarken Stanzio adamlarıyla kapıya kadar gelen Veziroğlu'nu bekletmeden odasına buyur etmişti. "Burası bundan sonra sizin. İstediğiniz gibi değiştirebilirsiniz. Detaylar size gönderilecek Bay Veziroglu."
Güven, vakit kaybetmeden odanın hazırlıklarına başlamış iki günde bitirmişti. En üst kattaydı. Tek katta tek odaydı. Ev gibiydi. Mutfağı banyosu ve beş ayrı odası vardı. Diğer uçta açık alan, spor aletleri vardı. Köşedeki dolap açıldığında gizli bir asansör olduğunu biliyordu. Herhangi bir tehlike anında bu asansöre binecek geminin alt katındaki yedek teknelerden birine binip terk edebilecekti.
Gizli kasadaki küçük sandığı da görünce dudakları kıvrıldı.
Tek kaşını kaldırdı. Bir eli giymiş olduğu gri takım elbisesinin cebine giderken çalan telefonunu çıkardı. Siren.
"Evet?" Sessizce dinledi. "Tamam yolla."
Dakikalar sonra odanın rutin kontorlü tarama bitmiş, şimdi ise eksik eşyalar yerleştiriliyordu. Herkes işini bitirip çıkarken Güven ağır adımlarla loş oda içinde yürüdü. Devasa yatağın önüne gelip ortasında durdu. Sırtı gerilirken ellerini cebine soktu. Düğmeye basarak duvarda yana kayarak açılan kapakların ardında dev bir tablo göründü.
Bu bir portreydi.
Yağlı boya ile yapılmış oldukça gerçekçi duran bir portre.
Bedeni yan durmuş yüzünün sağ profili çıplak omzunun üzerinden arkaya doğru bakıyordu. Beline kadar uzanan kızıl dalgalar tablonun yarısını kaplarken bakışları dik asiydi. Yüzü beyaz ince kaşının yanında ufacık bir iz vardı. Aynı kendisinde olduğu gibi.
Dudakları kıvrıldı.
Bu kadın, Güven Veziroğlu'nun en büyük sırrıydı.
"Seni bulacağım... Az kaldı, Şule."