"Lale?"
Konuşursam her şeyi berbat ederdim, zira şu an nefes alıp vermem bile gürültü oluşturuyordu. Telsizi yavaşça göğsümün arasına koyarken kafamı eğdim. "Konuşamıyorum..." O kadar kısık çıkmıştı ki sesim kendimi zor duymuştum.
"Ne diyor? Anlamıyorum?!" Sarı sinirle bağırırken yüzümü buruşturdum. Kulak zarımı patlatsaydın!
"Çekil şuraya! Bağırma!" Ömür'ün sesiydi bu. "Yengeç! Eğer bizi duyuyorsan mikrofona iki kez vur." Elimi beyaz gömleğin yakasına sokup vurdum. "Güzel..." dedi Gümüş. "Konuşamayacak halde misin? Haldeysen yine vur." Vurdum.
İç çekişini duydum.
"Kahretsin..." dedi Sarı. "Ne yapacağız?"
"Odayı basmamız lazım."
"Deli misin sen?! Bu düpedüz intihar!"
"Başka çözümün var mı?!" Ömür ile Ata'nın tartışmasına daha fazla dayanamayacaktım, kulaklığı sessize aldım. En azından bir dakikalığına. Başımı yasladım. Ofladım. Darbe hiç beklemediğimiz yerden gelmişti gerçekten.
Kapı açıldığında irkildim. Aniden put kesilerek dolabın ışık sızan aralığından izlemeye başladım. En azından kapı girişi ve yatağın uç kısmı biraz görünüyordu.
"Geh rein, Schatz," Gir tatlım. Kaşlarım çatıldı. Dil Almanca'ydı. Doğru tahmin etmişim. Önce içeri giren sarışın tipik alman kadınını gördüm. Oldukça dekolteli mini mor bir elbise vardı üzerinde. Düz saçlarını savurarak yatağa oturdu. Ellerini arkaya koyarak yaslandı. Peşinden cüsseli bir adam girdiğinde bakışlarım kısıldı. Bu oydu. Restorandaki adam. Adamı baştan aşağı süzerken üzerinde lacivert takım, beyaz gömlek vardı. Bilekleri boştu. Ayakkabıları rugandı. Ceketi çıkarıp kenara koydu. Giydiği beyaz gömlek geniş omuzları ve kaslarıyla beraber incelen belini sararken oldukça yapılı olduğunu gördüm. Muhtemel yüzme ağırlıklı kardiyo yapıyordu. Kaledeki spor eğitimlerimiz aklıma geldiğinde tenis oynamayı özlemiştim.
"Ne düşünüyorum ben ya..." diye kendi kendime kızarken adamın ensesinde biten siyah düz dalgalı karışık saçlarına baktım. Fönlü değildi ancak bayağı bakımlı görüniyordu. Yüzüne bakacak olursak doğruydu bu. Kalın kaşları yüzünde sert hatları oluşturmuş, yeni çıkan sakalları daha da sertleştirmişti mizacını. "Bunları giy."
Muhtemel az önce içeriden getirdiği şeyleri kadına uzatırken bir peruk ve bir çift inci küpe olduğunu gördüm. "Ne alaka..." diye düşünürken kadının çıplak olduğunu fark ettim.
Kahretsin, sevişeceklerdi... Yutkundum. Hızla kulaklığımı açarken Ata'nın bağrışmalarını duyuyordum. "Sessiz olun." Kendim de çok sessizdim ya. İrileşmiş gözlerimle bakışlarımı yataktan çekip dolabın içinde dolaştırdım. "Sevişecekler."
"Ne?!"
"Ne?"
"Ne..."
22 Saat Önce
"Lale?"
Yanı başımda Ata'yı gördüğümde başımı eğerek Almanca afiyet olsun diyerek masadan uzaklaştım. Yemek servisleri bendeydi bugün. Hızlı adımlarla masalar arasında yürürken Ata da peşimden geliyordu. "Gelme peşimden. Biri anlayacak."
"Sen böyle yaparsan anlayacaklar evet." Servis arabasından yeni bir tabağı elime alırken arkama söndüm. Ata'ya dik dik bakacaktım ki onun hemen arkasında ileride birkaç koruma ile yürüyen onu gördüm.
Stanzio.
Bir adam ile el sıkıştılar. "Baksana bu adam olabilir mi?"
Ata baktığım yere baktığında Stanzio adamla beraber yolları ayırdı. Adam yanında sadece biriyle restoran alanına girerken diğer adamları dağılmıştı lobi içinde. "Bu kadar korumanın olması normal değil," Ata'nın başı bana döndü. "Kesinlikle bu adam."
Bakışlarım kısıldı. "Emin olmamız lazım." Ata başını salladı. "Molada güverteye."
Başımı sallayarak onaylarken Ata hızla restoran lobisini terk etti, servis aracına dönerek sürmeye başlarken vip kısımlardan birine oturduğunu gördüm. Üzerinde bej rengi bir takım vardı. Uzaktan yüzü seçilmiyordu. Ama saçları ensesinde bitiyordu. Aracı sürmeye devam ederken yüzü yanına gelen garsona döndü. Menüyü uzatarak bir şeyler söyledi. Dudaklarını okudum. Almanca konuşuyor gibiydi. Adam Türklere benziyordu ama Almanca konuştuğunu düşünerek Alman olduğunu varsayacaktım. Tuna'ya iletmeliydim bunları.
Birine çarptığımda dikkatim dağıldı. Rusça konuştu. Beyefendiye dönerek özür diledim ingilizce yüzü kırmızıya dönmüştü, üstüne bakarak bana döndü ardından söve söve gitti.
Derin nefes aldım. Müdüre şikayet etmese iyiydi. Yeniden o tarafa baktığımda garson gitmişti. Tek başına oturuyordu. Bacak üstüne bacak atmış, bir kolunu geriye oturduğu koltuğun üstüne atmıştı. Başı birden buraya çevrildi. Sert, dik bakışlarını o zaman gördüm. Yutkundum. Bakışları kısıldı. Hızlıca kendimi toparlayarak servis aracını sürerken bir masada durdum. Tabağı servis ettim. Çaktırmadan bakmak istiyordum ama bakarsam yakalanırdım. Yakalanırsam adam beni gördüğü için ifşa olurdum.
Molada güverteye geldiğimde herkes oradaydı. Tuna krakeri kıtlarken elimi omzuna atıp paketten kraker çaldım. "Nabersiniz?"
Ömür kollarını çözerek bana döndü. Ata kalçasını demirlere yaslamıştı. "Ne yaptın?"
"Bir adam var. Şu an restoranda yemek yiyor." Tuna'ya döndüm. "Türk gibi ama Almanca konuştu. Bir baksana." Tuna başını sallarken, "Hay hay." dedi.
"Nasıl yani? Masasına mı gittin?" dediğinde Ömür'e döndü. "Gitmedim. Dudaklarını okudum."
Ata tek kaşını kaldırdı. "O kadar mesafeden?"
"Tek nişancı Tuna mı sanıyordunuz?" dedim Tuna'ya göz kırparak.
"Peki neyden şüpheleniyorsun?"
"O adamın kurul ya da konsey her neyse üyelerinden biri olduğundan. Kesinlikle sıradan biri değil. Stanzio ile el sıkıştılar. Stanzio müşteriyle görüşmez bile." Tuna'nın yanına oturdum. "VIP değilse tabii."
"Kaldı ki korumalarla dolaşıyor adam." dedi Ata araya girerek. "Sıradan biri olabilir mi Gümüş?"
Ömür sessiz kaldı düşünüyordu.
"Plan belli," dedim hızla konuya girerek. "O baloya katılıp gözlem yapmak. Bu adam kimlerle görüşüyor takip edeceğiz."
"Ya dinleme cihazı?"
"O riskli. Onu yapamayız." dedi Ata.
"Sarı, yapmak zorundayız!" dedim keskin bakışlarımı sürdürürken. Boynunu geriye attı Ata. "Başlama yine Lale. Önce baloyu halledelim."
Hızla ayağa kalkıp önünü kestim. "Baloya daha iki gün var. Bugün o odaya girip cihazı yerleştireceğiz!"
Geri durup bana baktı kaşlarını çatıp. "Sen aklını peynir ekmekle yedin herhalde?! Adamlar korumasız dolaşmıyor sen odaya girmekten bahsediyorsun?!"
"Housekeeper olarak halledebilirsin bence." dedim kollarımı göğsünde toplayarak. Rüzgar esti üzerimizden.
"Hayır efendim ben hiç bir şeyi halledemem," hepimize baktı sırayla. "Delirmişsiniz siz. Dün bir bugün iki. Bela paratoneri misin? Akılcı hareket etmek zorundayız!"
"Sen pek değilsin."
"Arkadaşlar, Ata Lale... Sakin olun tamam!"
"Ömür sen dün bu arkadaşa bakmadın mı? Özür dileyecek gibi durmuyor!" diye hayıflandığımda Ata gözlerini yumup sert bir soluk aldı. "Bak Lale," dedi açar açmaz bana bakarken. "Geçmişte birtakım hatalar yapmış olabilirim ama senin yapmana izin vermem. Üstüne geldiysem özür dilerim ama üzgünüm veremem."
"Ata," dedim sesim yumuşarken. "Asıl ben özür dilerim seni yumuşak yerinden vurdum. Ama sen de beni anla. Kaleyi beklersek hedefi kaçırırız. Buradaki amacımızı unutma. Lütfen köstek olma destek ol bize." Hepimize baktım. "Şahinleriz biz. Bunun da üstesinden geliriz."
Ata sakinleşmiş haliyle bir süre yüzümü izledi ardından başını salladı tamam dercesine. Ardından sarıldık. "Salaklar sizi seviyorum be!" Ömür peşinden Tuna da üstümüze atıldığında gülüştük.
Biz Şahinlerdik, kimsesizdik ama bir aileydik.
&
"Tünaydın."
Siren karşısına oturduğunda Güven elindeki çatalı bıçağı bırakmadan bakış attı önündeki kadına. "Güzelmiş burası." dedi gözlerini restoran içinde gezdirirken. "Sevdim ambiyansını."
Güven, "Ne oluyor Siren?" dedi peçeteyle ağzını silip geriye yaslanırken.
Siren ciddiyetini toplayıp dirseklerini masaya koydu yaklaşarak. "Fecir bir iz bulmuş." Güven'in kaşları çatıldı. "Ne izi?"
"Şule... Şule hakkında."
Güven yerinde dikleşti anında. Bakışları sertleşirken etrafa bakış attı. Ardından masaya eğildi biraz daha eğilse Siren belki de onun yoğun kalbinden fırlayacakmış gibi olan atışlarını duyacaktı. "Ne izi bulmuş?"
"Öldüğünü tahmin ediyoruz." Güven'in bakışları karardı. Yüzü istemsizce düşerken renk vermeden hızlıca ifadesini topladı. "Bursa'da bir mezarlıkta aynı doğum tarihli aynı isimli bir mezar var. Mezarı açtıracaklar."
Sinirle güldü. Gülüyordu ama kalbine kor düşmüştü bile. "Ne yapacaksınız? DNA testi mi?"
"O olup olmadığına dair kanıt. Eğer kızıl geni bulursak-"
"Ölüm tarihi ne zaman?" Ne zaman ölmüş diyememek...
"2 yıl önce." Güven yutkundu. Bakışları sekteye uğradı. Hızla başını çevirip restoranda dolaştırdı. Yani iki yıl kadar geç kalmıştı öyle mi?
"Saç kalıntısı durup durmadığına emin değilim ama beş yıla kadar ceset duruyor biliyorsun. Otopsi yaptıracağız. Nasıl öldüğünü de anlamak için." Güven bir şey demedi, sessizce başını salladı. Nasıl öldüğünü öğrense yerinde duramayacaktı. Türkiye'ye de dönemezdi. Kendisine hakim olmaya çalıştı.
"Biliyorum." dedi Siren sessizce devam ederken başını eğdi. "Sen onu canlı bulmayı umu-"
Güven hızla elini kaldırdı. "Tamam Siren. Sen git balo ile ilgili hazırlıklara bak." Çatalı bıçağı eline alıp yeniden yemeğe Güven'e sessizce bakış atıp başını salladı ve masayı terk etti.
Güven ağzındaki lokmayı çiğnedikçe çiğnedi. Sanki yutamıyordu. Hızla çatalı bıçağı tabağa atıp peçeteyle ağzındaki alıp attı tabağa. Yanı başında dikilen adama bakış atıp kalktı masadan hızla.
&
Gecenin geç saatlerine doğru odada temizlik yapılacağını öğrenince hemen bizimkilere haberi uçurmuştum. Kamaraya inip geliyorum derken Tuna'dan paketi almış odaya girmiştim. Girişte iki bodyguard vardı. Başımı sallayıp kartımı gösterirken odaya girdim. Ben dahil dört kişi temizliğe girişirken çaktırmadan etrafı izliyordum. Bezi tv ünitesinin üzerinde gezdirirken odanın içinde de korumalar olduğunu fark ettim. Bu kadar sıkı korunduğuna göre Ata haklıydı, bu adam kesinlikle kurul üyesiydi.
"Hızlı olun, oyalanmayın." Bir kadın Almanca seslenerek kapının önünden geçerken siyah düz saçları ve dumanlı göz makyajına baktım. Yopuklu sesleri yankılanırken kim olabileceğini düşündüm. Daha önce hiç görmemiştim.
"Emredersiniz patron." Kızlardan biri dikkate alıp diğerlerine baş işareti ile emir verirken çaktırmadan elimi eteğimin kenarına soktum. Parmağının ucuna alarak televizyonun ses ünitesinin içine attım. Orayı siliyormuş gibi yapıp geri çekildiğimde kadın bana bakıyordu.
"Bitti mi işin?" Görmemişti.
"Az kaldı." dedim Almanca ile karşılık verirken.
"Çabuk ol."
Bir saatin sonunda herkes çıkmaya hazırlanırken yatak odası kalmıştı bir tek. Zaman kazanmak için hızlıca lavaboya girdim. Bir süre sonra sesler kesildiğinde musluğu kapatıp elimde vileda sopası ile yatak odasının banyosundan çıktım. Kimseler yoktu.
"Yengeç! Yengeç!" Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Çaktırmadan sessizce konuşuyordum. "Bitmedi mi?"
"Bir tane kaldı..."
"Ne?"
"Bir..."
"Boş ver kaldıysa diğerleri yeter bize."
"Olmaz..." dedim dişlerimin arasından yatak odasını viledalıyordum. Sesler duyduğumda hızlıca köşeye geçtim. Sopayı bırakıp diğer tarafa yürüdüm ve dolabın içine girdim. "Dolaptayım!"
"Aferin sana!" Ata'nın bağırmasını duyunca kulaklığı tutarak yüzümü buruşturdum.
"Herkesle beraber çıkacaktın işte! Tek kaldın yakalandın mı bitti işimiz!"
"Hemen de yazdın felaket senaryosunu bir dur!" Bu kez de Ömür ona fırça çekerken iç çektim.
Sessizlik oldu bir anda. Sonra odaya birileri girdiğinde yerimde kıpırdanmadan duruyordum.
"Lale?"
Konuşursam her şeyi berbat ederdim, zira şu an nefes alıp vermem bile gürültü oluşturuyordu. Telsizi yavaşça göğsümün arasına koyarken kafamı eğdim. "Konuşamıyorum..." O kadar kısık çıkmıştı ki sesim kendimi zor duymuştum.
"Ne diyor? Anlamıyorum?!" Sarı sinirle bağırırken yüzümü buruşturdum. Kulak zarımı patlatsaydın!
"Çekil şuraya! Bağırma!" Ömür'ün sesiydi bu. "Yengeç! Eğer bizi duyuyorsan mikrofona iki kez vur." Elimi beyaz gömleğin yakasına sokup vurdum. "Güzel..." dedi Gümüş. "Konuşamayacak halde misin? Haldeysen yine vur." Vurdum.
İç çekişini duydum.
"Kahretsin..." dedi Sarı. "Ne yapacağız?"
"Odayı basmamız lazım."
"Deli misin sen?! Bu düpedüz intihar!"
"Başka çözümün var mı?!" Ömür ile Ata'nın tartışmasına daha fazla dayanamayacaktım, kulaklığı sessize aldım. En azından bir dakikalığına. Başımı yasladım. Ofladım. Darbe hiç beklemediğimiz yerden gelmişti gerçekten.
Kapı açıldığında irkildim. Aniden put kesilerek dolabın ışık sızan aralığından izlemeye başladım. En azından kapı girişi ve yatağın uç kısmı biraz görünüyordu.
"Geh rein, Schatz," Gir tatlım. Kaşlarım çatıldı. Dil Almanca'ydı. Önce içeri giren sarışın tipik alman kadınını gördüm. Oldukça dekolteli mini mor bir elbise vardı üzerinde. Düz saçlarını savurarak yatağa oturdu. Ellerini arkaya koyarak yaslandı. Peşinden cüsseli bir adam girdiğinde bakışlarım kısıldı. Bu oydu. Restorandaki adam. Doğru tahmin etmişim. Almanca konuşuyordu. Adamı baştan aşağı süzerken üzerinde lacivert takım, beyaz gömlek vardı. Bilekleri boştu. Ayakkabıları rugandı. Ceketi çıkarıp kenara koydu. Giydiği beyaz gömlek geniş omuzları ve kaslarıyla beraber incelen belini sararken oldukça yapılı olduğunu gördüm. Muhtemel yüzme ağırlıklı kardiyo yapıyordu. Kaledeki spor eğitimlerimiz aklıma geldiğinde tenis oynamayı özlemiştim.
"Ne düşünüyorum ben ya..." diye kendi kendime kızarken adamın ensesinde biten siyah düz dalgalı karışık saçlarına baktım. Yakından daha detaylı izleyebiliyordum profilini. Fönlü değildi ancak bayağı bakımlı görüniyordu. Yüzüne bakacak olursak doğruydu bu. Kalın kaşları yüzünde sert hatları oluşturmuş, yeni çıkan sakalları daha da sertleştirmişti mizacını. "Bunları giy."
Muhtemel az önce içeriden getirdiği şeyleri kadına uzatırken bir peruk ve bir çift inci küpe olduğunu gördüm. "Ne alaka..." diye düşünürken kadının çıplak olduğunu fark ettim.
Kahretsin, sevişeceklerdi... Yutkundum. Hızla kulaklığımı açarken Ata'nın bağrışmalarını duyuyordum. "Sessiz olun." Kendim de çok sessizdim ya. İrileşmiş gözlerimle bakışlarımı yataktan çekip dolabın içinde dolaştırdım. "Sevişecekler."
"Ne?!"
"Ne?"
"Ne..."
"Bir tane bile yerleştirmen yeterdi Yengeç!" dedi Tuna arkada takır tukur klavye sesleri de eşlik ederken.
Nişancı bile tepki verdiyse durum vahimdi. Gözlerimi yumdum. "Yerinde olsam gözlerime kezzap dökerdim," Nişancı'nın bir o kadar umursamaz tavsiyesi sinirimi daha da bozarken gelen şaplak sesiyle Ata'nın ona vurduğunu anlamıştım. Ardından sesini duydum. "Lale sakın bakma. İzleme. Biz kurtaracağız seni. Dayan."
Onlar gidene kadar başka çarem yoktu zaten. Mikrofona vurdum tamam dercesine. Durdum aydınlandığım farkındalıkla. Yalnız bu adamın Stanzio'nun süitinde olması çok garipti.
"Yüzünü tarif edebilir misin?"
"Ömür saçmalama adam şu an seks yapıyor!" Ata'nın sert çıkan sesine Ömür'ün yüzünün kızardığına emindim. "Sakin olun..." dedi Tuna. "Ne işkencelere dayandık biz..." Yani, iki seks hareketi olacak diye psikolojim bozulmazdı.
"Lale, dikkatli ol!"
Mikrofona yine vurdum. Kulaklığı sessize alıp beklemeye başladığımda mikrofonumu da sessize aldım. Beklemeye başladığımda istemsizce bakışlarım adamın bel boşluğundaki yaralara takıldı. Kimisi kurşun iziydi kimisi de darbe çok belliydi asıl ilgimi çeken karnı ile belin birleştiği yerde daha çok kasıklarına yakındı bir yanık izi vardı. Kaşlarım çatıldığında bu kez otopsi yapar gibi adamın vücudunu incelemeye başladım. Genelde izleri sırtı ya da belindeydi. Adamın yan profilini izlemeye başladığında kızı domaltıp içine girdiğini anladım. Ancak enteresan olan şey gözleri tek bir noktaya bakıyordu. Kaşlarım çatıldı.
Dakikalar sonra kızı giydirip odadan kovduğunda altında baksırla odanın bir köşesinde sigara içtiğini anladım. Dumanı içeriyi sarmıştı. Yatak odasından çıkmaması beni sinir ederken birkaç telefon görüşmesine şahit olmuştum. Hiç birinde Stanzio ile konuşmamıştı. Ya da adı geçmemişti. Garipti. Oysa Stanzio ile bağlantısı olduğunu düşünüyordum. Bu adamın kim olduğunu delice merak ediyordum.
"Siren?"
Sabahki kadın mıydı o? Demek adı Siren.
"Bakıyorum güzel geçmiş." Histerik bir gülüş duydum. "Gördüğün gibi."
Topuklu sesi duydum. "Stanzio neden sana verdi bu odayı?"
"On numara oda ama değil mi," kısa bir sessizlikten sonra sigarasını bitirdiğini anlamıştım. Kaçamak cevap vermişti muhtemel kadına güvenmiyordu ya da yakını değildi. "Sen bu kadar kolay güvenir miydin?"
"Sence ben işimi garantiye almadan harekete geçer miyim Siren?"
"Her zaman kazanamazsın Güven Veziroğlu. Dikkatli olmak zorundasın. Diken üstünde yürürken düşmen an meselesi." Duraksadım. Güven Veziroğlu. İsmi yabancı değildi ama tanıdık da gelmiyordu.
"Söz konusu hükümdarlıksa her zaman." Aşırı bir özgüven miydi bu yoksa başka bir şey mi kestiremezken sesler uzaklaştı. Siren denilen kadın partiden bahsederken Güven katılacağını söylemişti. Dudaklarımı kemirdim. Bu adamın kesinlikle Stanzio'yla iş birliği vardı eminim ama ne bağlantısı olduğunu çözemememiştim henüz.Kafam karışmıştı iyice. Fazla gizemliydi.
O partiye kesinlikle katılmalıydık.
Cuma, Saat 12'de.
Ne olur ne olmaz diye bir saatten fazladır çıkmadım dolaptan. Artık oksijenimin yetmeyeceğini anladığımda sessizce kapağı araladım. Bir müddet bekledim ardından dizlerimin üstünde doğrulup kapakları kapattım sessizce. Belimdeki silahı düzeltirken kulaklığı açtım. "Çıktım. Geliyorum." deyip yatağın etrafından dolaşırken ortasında durdum. Hayır aklıma o manzara değil, Güven Veziroğlu'nun sevişme boyunca duvara bakması geldi.
Olduğu yerde ben de duvara bakıyordum. Bembeyaz hiç bir şey olmayan bir duvardı. Kaşlarım çatıldı. Adam sapık falan mıydı acaba? Başka birini mi düşlüyordu?
İçimden bir ses tuhaf şeylerin döndüğünü söylese de şimdilik o sesi susturdum. Elbet zamanı gelince öğrenecektim.
Odadan çıkarken koridora baktım. Korumalar yoktu. Ata'nın işi olmalıydı. Kameraya bakıp işaret yaptığımda aynı zamanda Nişancı'nın ekrandan bu görüntüleri sildiğini biliyordum.
Kulaklığıma basarak koridorda yürürken konuştum. "Hazır olun, bu partiye kesin katılıyoruz."