"Hükümdarlık falan dedi, bu da ne demekse artık..." Yılgınca yatakta geriye uzandım. Ömür dalgın bakışlarını önündeki defterde tutarken Tuna da bir köşede bilgisayarının başında uğraşıyordu. Takır tukur gelen klavye sesleri ortamdaki tek sesti.
Gizli planımızın üstünden bir gün geçmişti. O kadar stresli olmasına rağmen sağ salim başardığımız için mutluydum. Şimdi parti için beyin fırtınası yapıyorduk. Herkesin kafasında Stanzio'nun odayı neden o adama verdiğiydi.
Veziroğlu.
Güven Veziroğlu.
Ata gergince şakağını ovaladı. "Bir dur ya oğlum. Sessiz bas şunlara." Tuna duraksayıp gözlüklerini düzeltti. "Napayım abi klavyenin modeli böyle..."
Ata önüne döndü, sandalyeyi çekip otururken. "Hay senin klavyene."
Ömür defteri kapatıp masaya attı. Komodine yaslanırken geri bakışları bendeydi. "Gerçekten Konseyle ilgisi olabilir mi?"
Doğruldum, yastığımı kucağıma aldım. "Olabilir Gümüş... Tekin tipi yoktu zaten. Mafya bile olabilir."
"Ve sen bu adamın sevişmesine maruz kaldın? İyi sevişiyor muydu bari? Sucuğu nasıldı?!" Ömür kusar gibi öğürdüğünde, Tuna alayca gözlüğünü atıp sırıtarak konuştuğunda yastığı ona fırlattım ama havada yakalamıştı bile.
"Çok komiksin sen."
"Edep ya." dedi Ömür kötü kötü bakarak.
Tuna omuz silkip pc başına dönerken Ata gözlerini devirdi. "Parti için planın var mı?"
"Orada görev alan çalışanlar gibi davranacağız. Kılık değiştirmek istersek değiştiririz. Kısacası değişiklik yok olduğu gibi."
"Bence de gerek yok," dedi Ömür araya girerken. Kollarını göğsünde toplamıştı. Kısa kahve kıvırcık saçlarını yandan tutturmuştu. "Zaten bizi tanıyorlar. Olduğumuz kimliğin dışına çıkmayız o kadar."
"O zaman şu yedek kimliklerimizi kullanalım." Tuna'ya döndim. "Nişancı sende şu başvuru yaparkenki kimliklerimizi versene."
"Hay hay."
Tuna hepimize çıkartıp verirken elimdeki sahte kimlik ve pasaporta baktım. Şule Diper.
Kapatıp elimde salladım. "Gece 12'de başlayacak. Muhtemel VIP kısmında buluşacaklar dikkat çekmemek için toplantıyı lobide yapacaklarını düşünüyorum."
"Özel bir yerde yapmazlar mı?"
Başımı iki yana salladım. "Bu adamların tek derdi ifşa olmamak Sarı. Bir şeyi gizli yaparsan dikkatler çok üstünde olur." Düşünceli bakışlarımı kaldırdım. "Bir anlaşma imzalayacak olabilirler. Ya da imzalamışlardır. Stanzio'nun o odayı vermesi boşa değil."
"Dinleme cihazı da işe yarayacak mı emin değilim, odada bu tarz konuları konuşacak olsalardı neden parti düzenlensinler?" dediğinde Ata'ya eh dercesine baktım. İşe yarar mıydı yaramaz mıydı zamanla görecektik. Haklı olabilirdi ama boşa gitmeyecekti. Bir ipucu yakalayacağımıza emindim. "Dikkatini çeken başka bir şey oldu mu peki?"
"Yok-" diyecekken duraksadım. Hissetmiş gibi hepsi bana döndüklerinde tek tek bakış attım. "Aslında... Garip bir şey oldu."
Ata kolunu sandalyeye atarak bana döndü çatık kaşlarıyla. "Neymiş?"
Bakışlarımı kaçırarak yutkundum. "Hani bu adam sevişiyordu ya..." Ata sinirle soludu. "Ee?"
"Sevişirken kadınla ilgilenmedi. Sadece duvara bakıyordu."
Ömür kafası karışmış gibi yanıma oturdu. "Nasıl yani?"
"Bilmiyorum ben de anlamadım, sonra o odadan çıktığımda duvarda hiç bir şey yoktu." Durdum. "Bir çeşit fantezi diye düşündüm ama..."
Kısa bir sessizlik kapladı odayı.
"Bu fantezi değil Lale." dedi Ata sessizliği bozarken ayağa kalktı. Parmağı dudağında gezinirken sırtını döndü düşünceli bakışlarını yerde sürdürüyordu. "Kamil Hisardağ'ı hatırlamıyor musunuz?"
Kaşlarımı çattım. "Hatırlıyoruz."
"O adam da bir kadını mahkum etmemiş miydi?"
"Tamam da bununla onun ne alakası var?" dediğinde Ömür'e katıldım. "Gümüş haklı. Bir kadınla ne alakası var?"
"Kadınla değil, kadını mahkum etmekle alakası var," Bize döndü sandalyeye oturdu bir dirseğini dizine yaslarken. "Anlasanıza. Bu herifin takık olduğu bir kadın olabilir diyorum."
"İyi de duvar boştu."
"Duvarın boş ya da dolu olması önemli değil Nişancı," diye devam etti Ata. "Bir kadın var ve o adamın zayıf noktası."
Gözlerim irileşti. "Yani sen bir koz yakaladık diyorsun?"
"Bingo. Eğer o kadının kim olduğunu öğrenirsek sandığımızdan çabuk varacağız sonuca."
"Güzel... O zaman Veziroğlu cepte diyebiliriz." dedim dik durarak. Kararlı ve özgüven dolu bakışlarım kardeşlerimin üzerinde gezindi.
Gümüş bir şey demedi. Tuna ise düşünceliydi. Bense yeni bir püf nokta bulmanın sevincini yaşıyordum. Bu tip insanları yenmenin en güzel yolu, karın ağrılarını bulmaktı.
O sırada Kale'de Başkan hızlı adımlarla binanın koridorlarını aşarken güvenliğe selam verip sadece yetkililerin olduğu binaya geçti. İki tarafı camdan olan uzun koridor iki bina arasında bir köprüydü. Telefonun çalmasıyla durdu Başkan. "Evet?"
Sessizce karşı tarafı dinlerlen elini beline dayadı. Ceketi havalandı. Dik bakışları sarı camlı gözlüğün altında parlarken başını eğdi. "Dosyayı derhal odama getirin, ben gelmeden de sakın harekete geçmeyin." Telefonu çat diye kapatırken başını dik tutarak yürümeye devam etti.
Selim Mete Bayrak.
Yıllarını hatta ömrünü bu kuruma vatana feda etmiş eski askerdi. Şimdi ise yetiştirdiği ekibini canı pahasına korumak için yaşına bakmadan gece gündüz çalışıyordu.
Gelecek hafta yetmiş yaşına girecekti. Her sene mutlaka çocuklarıyla kutlardı. Bu sene ilk kez onlardan ayrınkaldığı sene olacaktı. İçi buruktu ama onda asla duygulara yer yoktu. Şu an işine odaklıydı ve kalbinin sesi kapalıydı.
Odaya geldiğinde iki görevli ayakta onu bekliyordu. Başlarını hızla eğip selam verdiler. "Başkanım."
"Rahat." Masaya yerleşti. Dosyayı alırken çocuklara baktı. "Durum nedir?"
"Güven Veziroğlu." Parmakları kağıdın üzerinde kalakaldı. "İtalyan çete lideri ile iletişime geçti. Ayrıca iki gün önce Marsilya'dan gemiye bindi. Aralarında toplantı geçmiş olabileceğini düşünüyoruz. Ek olarak Veziroğlu'nun silah kaçakçılığında hükümdar olabileceğini düşündük efendim. Dosyayı detaylı incelerseniz Veziroğlu'nun Konsey üyelerinden biri olabileceği kanısına da ayrıca varacaksınızdır."
Başkan dosyayı detaylı okuduğunda her satırı geçtikçe gözlerinin içindeki yangın büyüyordu sanki. "Geçmişini araştırdınız mı?"
"Bay Veziroğlu'nun 18 yaşından öncesi yok Başkanım. Sanki kimlik değiştirmiş gibi." Kafasını kaldırdı. "O zaman diğer kimliğini de bulun."
"Emredersiniz."
"Emredersiniz."
"Çıkın şimdi." İki adam da başlarını eğip odayı terk ederken Başkan dirseklerini masaya dayayarak düşünceli bakışlarla izledi boşluğu. Acilen çocuklarıyla kısa bir konuşma yapmalıydı. Eğer Veziroğlu gerçekten bu işin içindeyse plan değişecekti.
Aradan geçen yarım saatin ardından Tuna, Kale'den bir saat içinde toplantı olacağını söylemişti. Lale bileğindeki saate baktı. Birazdan mesai bitecekti ve kızlarla yemeğe gitmeye karar vermişti. Ancak son dakika çıkan toplantı kararı planını bozmuştu.
Asansörün duvarına yorgunlukla yaslanırken gözleri kapandı ama kulakları kızlardaydı. O kadar işten sonra nasıl bir çene vardı bunlarda anlayamıyordu. "Bu Veziroğlu'nun düşmanı var diyorlar." Yanındaki korumaları fark etmişlerdi demek.
"Olabilir baksana adam götte don gibi onlarsız hareket etmiyor."
"Acaba kim ya bu adam? Hiç görmedim." dedi birisi.
Lale görmüştü.
Hem de çırılçıplak...
"Boylu poslu kalıplı çıksa ya... Ne gülerim ama."
"Adam yarasa gibi. Gündüz yok gece var."
"Ya da sadece bir Edward Cullen." dedi hülyalı hülyalı.
Gözlerini devirmek istedi, karşılarındaki bir mafya olabilirdi ya da karanlık işlerle uğraşana bir iş adamı da. Nasıl hemen bu kadar eriyip bitebiliyorlardı? "Bence herkes işine baksın. Aylardır buradayız bir bitmedi Veziroğlu muhabbetiniz." dedi kızların en büyüğü Canan.
Hay yaşa Canan.
Gemi uluslararası şirkete bağlı olduğundan çalışanları çok ulusluydu, bir çok kökenden insanlar vardı. Kızların çoğu Türk'tü, içlerinden sadece Nalia hariç. O da Cezayirliydi. Gemide yabancı çalışan sayısı fazla olduğu için genelde İngilizce konuşulurdu ama kendi aralarında Türkçeye dönüyorlardı tabii ki. Garibim Nalia da bir oraya bir buraya bakarak konuşulanları yakalamaya çalışıyordu.
Asansörden inerken elini Nalia'nın omzuna attı Yengeç. "Ha gayret... Sen de sökeceksin Türkçeyi."
"Ben? Sökmek. No. Ben anlıyor Türkçe."
Lale gülmek istese de tuttu kendisini. "Öyle değil akıllım, deyim o deyim."
"Ben de deyim. Ben alıyor Türkçe."
Anlaması için mi anlatabilmesi için mi ne biraz zaman gerek dedi kendi içinden. "Tamam Nalia anlıyor sen Türkçe."
Herkes dağılırken kamaraya deyip güverteye geldiğimde ekip çoktan toplanmıştı. Saat dokuza yaklaşmak üzereydi. Herkes hazırlanmış beklerken koridora çıkmıştık. Maskemin altından baktım kardeşlerime. "Dikkatli olun."
"Mottomuz oldu bu da," Ata ellerini vebine koyarken Ömür kıkırdadı. "Dur masken mi bozulmuş senin?" Ata'ya yaklaşıp ellerini maskesine dokundurdu, düzeltti. Ata nefesini tutarken gözlerini kırpmadan maskenin altından Ömür'ün gözlerine bakıyordu.
Lale tek kaşını kaldırıp Tuna'ya bakış atarken, Tuna'nın dudağının ucu kıvrılmıştı. "Hadi biz gidelim." dedim Nişancı'nın koluna girerken. Biz önden onlar arkadan ilerlerken Tuna arka odada olacağını söyleyip gitmişti. Gözlem sırası bizdeydi.
"Duyuyor musunuz?"
"Evet sen."
"Ben de." dedim hayli kalabalık ortama bakarken. Eski dönem ambiyansı yaratılmıştı. Mumlar yapay da olsa ortama loş bir hava katıyordu. Maslar full doluydu geminin yüzde doksanı burada olmalıydı. Anlaşılan bu konsept oldukça ilgi çekmişti.
"Yakalanmayacağız ama yine de uyarayım... Yakalanmayın." dedi Sarı.
"Elimizde tek doz var: yakalanmamak." Lale dudaklarını tutmasına rağmen gülümserken Sarı kaşlarını çatmıştı. Maskeden anlaşılmıyordu ama anlıyordu Lale onun mimiklerinden. Garsonlar, hostesler dağıtım yaparken herkes bir tepsi almış geziniyordu. Lale daha çok VIP kısmına çıkmak istiyordu ama acele etmek de istemiyordu.
"Saat 10'a geliyor neredeyse. Artık çıkmamız lazım."
"Biz buradayız. Çık sen."
"Sarı... Emin misin?"
"Eminim hadi."
Cesareti alır almaz basamakları çıkarken balkona çıktım buradaki masa sayısı azdı ve teras gibiydi, alt kısmı tamamen görüyordu. Lale çaktırmadan yakasına eğildi. "Üstten her şeyi görüyorlar dikkat edin."
"Her masada gizli kamera olduğunu unutuyorsun sanırım," dedi Ata masaların ortasına konumlandırılmış lambaları işare ederken.
Ömür, "Ses kayıt ediliyor mudur? Umarım dalga sinyali kontrolü yapılmıyordur." dediğinde Ata ona döndü. "Sanmam. Gemide henüz öyle büyük teknolojiler yok. Eski 1950 Amerikan model bu."
Güldüm. "Sanki Cherlotte gibi konuştun."
"Bebek o bebek!"
"Özledin galiba bebeğini!"
"Soru mu bu da?!"
"Şışt," diye araya girdi Gümüş. "Kişisel sohbet etmeyin. Türkçe konuşup ifaş edeceksiniz bizi."
"İngilizce konuşup sırlarımızı anlatacak halimiz yoktu ya Gümüş."
Onlar kendi aralarında dalaşırken hemen çaprazdaki adamın el işaretiyle yanlarına varıp içki servisini yaptım. O sırada arka köşede Stanzio ve Veziroglu dikkatimi çekmiştim. Doğrulup tepsiyi alırken önümdeki masaya afiyet olsun deyip uzaklaştım. Yeni içkileri alıp bu kez onların masasına vardığımda bilerek İngilizce konuştum. Çünkü Almanca sohbet dönüyordu. "Buyrun efendim."
"Si. Masaya bırakabilirsin."
Stanzio kendi içkisini alıp hızla yudumlarken bu gergin tavrı beni şüphelendirmişti. Veziroğlu ise içkilere dokunmadan bakışları bendeydi. "Teşekkürler."
Başımı salladım. "Afiyet olsun."
Arkamı dönüp giderken duyduğum son şey şuydu: "İmzalamazsan Volcano'yu ifşa ederim."
Kaşlarım çatıldı.
Aşağıya inip barmenlerin olduğu tezgaha yaklaştığımda tepsiyi uzattım. "Su servisi."
Beklerken bakışlarım şahin gibi etrafta süzülüyordu. Tüylü parlayan maskemi gözlerimden indirmeden tabureye oturdum. Alan o kadar genişti ki sahneye kadar olan kısmı görebiliyordum. "Gözden kaçırmasak bari..."
Alanın diğer tarafında onların olduğunu biliyordum. Onlara güveniyordum. Halledecektik. Hep hallederdik biz.
Aylar önce binamızda yaptığımız toplantı masası düştüğünde zihnime, Başkan'ın söyledikleri gitmiyordu kulağımdan.
"Adamımız Kamil Hisardağ. Bu gece gemi ile tura başlayacak. Sırayla önce Akdeniz sonra Pasifik'e geçecek. Elindeki malları satmak için. Gözünü dört açın. Cihazları unutmayın. Olabildiğince kayıt alıp Kale'ye gönderin. Ve dikkatli olun. Denizde olacaksınız. Bu ilk ve tek atışınız. Telafisi yok. Ve sadece beş kişisiniz. Size çocukken ne öğrettiysem aynı mottoyla devam edin! Birbirinize kenetlenin."
Mavi, mor ve yeşil ışıklara bir de kırmızı eklenmişken yüksek gürültüden başım ağrıyordu. Tabii ağır sigara ve karışık ter parfüm kokuları da midemi alt üst etmişti. Sırf gözden kaçıracağım diye tuvalete gitmemek için kendimi zor tutuyordum.
Pipetle elimdeki şeftali suyunu karıştırırken bir milim bile içememiştim oysa en sevdiğim meyve ve meyve suyuydu. Şeftalili her şeye varım.
"Yengeç... Yengeç orda mısın? Tamam."
Kulağımın içindeki kulaklık aniden titreyince irkilsem de çaktırmadan bayık bakışlarımı etrafta gezdiriyordum. "Buradayım Sarı."
"Neden tamam demiyorsun? Tamam."
Gözlerimi devirdim.
"Telsizle konuşmuyoruz ayrıca en ufak sesi bile alıyor bunlar. Cevap vermeme de gerek yok." Durdum. Sessizlik. "Tamam."
"Tikim var benim. Ne yapayım? Tamam."
"Sabır Allahım millet deliye biz akıllıya."
"Tamam?"
"Tamam Sarı."
Duraksadım. "Aralarında bir parola var. Volcano."
"Volcano mu?"
"Hıhım, Veziroglu söylerken duydum. Stanzio'ya imzalamazsan Volcano'yu ifşa ederim dedi."
"Ne tür bir parola olabilir ki?" Ömür'ün meraklı ses tonuna dudaklarımı büzdüm. "Bilmiyorum..." Bakışlarım yukarı kaydı. Veziroğlu demirlere tutunmuş aşağıyı izliyordu. Birden bakışlarımı gezindi ve üzerimde kaldı. Duraksadım. Bakışlarımı çekemedim. "Gümüş."
"Su."
Barmen'in ikazıyla arkamı döndüm. Tepsiyi alırken çaktırmadan yakama eğildim. "Veziroğlu kolaçan ediyor etrafı." Uyarımı yapıp su servisine başlarken dakikalar sonra müzik değişmiş, tango dansı başlamıştı. Tek su kadehi kalmış tepsiyle dolaşırken birden kolumda dokunuş hissetmemle donakaldım.
Veziroğlu.
"Su alabilir miyim?"
"Buyrun." Suyu ona uzatırken aldı yudumladı ardından tepsiye geri koyduğunda bu kez tepsiyi elimden alıp kenara koydu. Ne yapıyor bu dercesine onu izlerken elini uzattı avucunu açarak. "Benimle dansa buyurmaz mısınız?"