bc

MONA LISA

book_age18+
12
TAKİP ET
1K
OKU
prince
royalty/noble
drama
bxb
campus
tricky
seductive
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

"Gerçekten de bir şeyler söylemek istiyorsunuz ama korkudan en son söyleyeceğiniz sözü gizliyorsunuz, çünkü sizde onu söyleyecek cesaret yok. Sizdeki yalnızca ödlekçe bir küstahlık."

....

"𝙎𝙞𝙢𝙥𝙡𝙞𝙘

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
CHAPTER 1: The birds have left their trees
"Sanat öylesine etkin bir sihirbazdır ki, kendisine inananlara bir güneş yaratır." Zavallı Çocuk Jack, Alphonse ... İnsanoğlu için sanat; tarihteki her dönemin yazıldığı kitapların, tozlara bulanan sayfalarında karşılaştığımız, karşımızda bir insan varmışçasına dertlerimizi, hissettiğimiz duyguları, birbirinden farklı düşünceleri, gördüğümüz nice güzellikleri ifade etmekti. Sanat; bilmediğimiz tarihi dönemlerin çok öncesinde bizimle buluşmuş, geçirdiği tonla zamandan, kendine bulaşan değişiklikleriyle günümüze kadar sürüp gelmişti. Sanatın doğurduğu eserler ise, insanlık için ihtiyaçları karşılamaktan öte bir şey değildi. Şimdi onlar, ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılan bu eserlere, bugün o dönemin sanat eseri olarak kabul ediyorlar. Diğerleri için sanatın anlamı bu olsa da, benim için iki kuru sözden başka bir şey değildi. Bana kalırsa sanat, uzaktan ilgi çekici, yakından ise seni kendine bağlayan bir uyuşturucu niteliği taşıyordu. Çünkü sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye bürüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasından göstermeye mecburdu. Sanat masum değildi, sanat bir o kadar berrak, bir o kadar da kirliydi. Ne siyah, ne beyaz arada kalmışlık, içten içe büyüyen bir araf misâliydi. --- Gökyüzünde hâkimeyetini koruyan, apaçık kendini belli etmekten çekinmeyen gün ışığı, Doğu Roma'ya ait tarihi sarayın cafcaflı camlarına yansıyor, mitolojinin temsillerini üzerinde sergilemekten geri çekinmiyordu. Zarif detaylarda saklı süslemeler, kendine ait bir odak noktası belirtmezken, her açıdan farklı sahnelere yer veren oyma işlemeler ilk bakışta kendine hayran bırakacak derecedeydi. Girişteki şeytan ve meleğin el ele tutuşarak gökyüzünde süzülen bedenleri bana ilk bakışta okyanusta dans eden iki canlıyı anımsatmıştı. Bileklerini bir aksesuar takmışcasına sarmalayan yılanın yere uzanışı, kapının çerçevesini oluştururken kendini hayran bırakacak bir zanatkârın elinden çıktığını haykırıyordu sanki. Uyumunu bozmayan beyaz sade kapı, ibadet yerini andıran girişiyle direkt olarak tüm odağı çerçeveye vermemezi sağlıyordu. Kapının üzerinde yer alan iki tokmak cenneti ve cehennemi simgelerken, ortaya tamamen büyüleyici bir sahne yaratmıştı. Şimdiden hipnoz edildiğimi iliklerime kadar hissedebiliyordum. Kenarda sarkan, kilise çanlarına benzeyen zil ile şaşkına uğrasamda bozmamış sarkan zinciri parmaklarımla kavramıştım. Derin bi' nefes verip zinciri birkaç kere aşağıya çekmiş sallanmasıyla ortaya çıkardığı sesi zihnimin derinliklerindeki kapılara yönlendirmiştim. Kulaklarımda çınlıyor, zaman geçtikçe beynimin pelte bir hâl almasını sağlıyordu. Neden buradayım? İyi miyim? Kendimde miyim? En önemli soru ayık mıyım? Buraya gelmeden önce handa içtiğim şarabın tadı dilimde uyuşukluk bırakmış zihnimin bir kısmını başka diyarlara götürmüştü. Bana günlerce dışarıda beklemiş hissi veren zaman su gibi akmış aksine saniyesinde kapılar açılmıştı. Şık, yetenekli bir terzinin elinden çıkmış olduğunu âdeta bağıran beyaz alalade takımıyla beni karşılayan ortaca yaşlı zarif adamla dudaklarımı birbirine bastırma ihtiyacı hissetmiştim. Sorgularcasına yüzüme bakmasıyla toparlanarak elimdeki gazeteyi ona doğru çevirirken garip âni tavırlarımı sorgulamaması için âdeta Tanrı'ya yalvarıyordum. Gazeteye bir süre boş boş bakmış, ilanı fark ettiğinde ifade barınmayan yüzünde belli belirsiz bir gülümseme peydah olmuştu. "Demek iş ilanı için geldin genç adam." dedi, doğru anladığını teyit etmek istercesine. Onaylamak amacıyla, mühür basılmış gibi birbirine yapışmış olan dudaklarımı zoraki de olsa konuşmak için ayırmak zorunda kalmıştım. "Gazeteye verdiğiniz ilan ile karşılaştım. Eğer bir mazeretiniz yoksa Monsieur Medici ile görüşmek isterim." demiş tuttuğum nefesi dışarı hızla vermiştim. Kapının iki hizmetkâr tarafından açılmasıyla saraya uzanan avlu gözlerimde gittikçe büyüyordu. Avlu o kadar büyük ve öylesine genişti ki, bahçede yer alan havuzun içindeki heykelle bozguna uğramıştım. Önden ilerleyen orta yaşlı adamın adımlarına ayak uyduramıyor sarayın asaletinden gözlerimi ayıramıyordum. Bahçedeki dizayn heykeller ortama renk katıyor, her cinsin olduğunu düşündüğüm çiçekler ortama hoş bir koku salgılıyordu. Gözlerimin sonuna kadar açıldığına tam bir aptal gibi göründüğüme adım kadar emindim. Sarayın bembeyaz kapısına ulaştığımızda beyaz eldivenin sardığı elleriyle kapıyı ittirmiş dışarısının hiçbir şey olduğunu basbas bağıran gerçeklikle adımlarım olduğu yerde durmuştu. Tamam birçok burjuvazi sınıfının sahip olduğu evleri, konakları, kaleleri görmüştüm lakin bu saray zamanın durakladığını, hiçleştiğini fark ettiren bambaşka bir dünyada hissetmene sebep olan diyardı. Duvarların bir kısmını kaplayan çizimlerle büyünün etkisine daha fazla kapılmıştım ki beni gerçekliğe döndüren ses ile tüm dikkatim dağılmıştı. "Monsieur Medici, birazdan sizinle görüşmek için gelecektir. O gelene kadar salonda beklemenizi rica etti." Dedi tok sesi sanatın bağrı olduğunu savunan salonda yankılanırken. Benden bağımsız ilerleyen adımlar bir, iki derken sarayın sayısız çalışanlarından birinin peşine takılmış salona girişimi etrafta her şeyi incelemek için yanıp tutuşan yanımla zorda olsa varabilmiştim. Öylesine büyük, öylesine genişti ki birden fazla dönüm büyüklüğünde olduğuna yemin edebilirdim. Bu güzelliği tamamlamak istercesine geniş salonda yer alan koltuk takımı kumaşının binlerce florin olduğunu diğer her şey gibi bağırmak istiyordu. Bedenimi peşinden buraya kadar sürükleyen hizmetlinin yanımdan ayrılmasıyla olduğum yerde kalakalmış duvardaki işlemelerle birlikte çizimleri incelemeye başlamıştım. Adımlarım benden habersiz ilerleken sayısız tablonun yer aldığı duvarlardan birine yaklaşmış bunca zamandır görmek için yanıp tutuştuğum tablo ile bugün bilmem kaçıncı hayretler içersinde kalışımı seyrediyordum. Sanatın zaman zaman hor görüldüğü bu toplumda, güzelliğin binbir çeşit hâlini sadece birkaç dakika içersinde uzaktanda olsa görmüş, o hissi tatmıştım. Parmaklarım benden habersiz tabloya uzanmak üzereydi ki, daha önce hiç duymadığım büyüleyici bir ses tonuyla olduğum yerde taş kesilmiştim. "Bakmak üzere olduğun tablo Leonardo'nun Floransalı tüccar Francesco del Giocondo'nun karısını resmettiği yönünde. Leonardo, Floransa'dayken, varlıklı bir ipek tüccarı olan Giocondo, Leonardo'yu ziyaret ederek karısı Lisa del Giocondo'nun portresini yapmasını istemiş. Aynı tarihlerde aldığı evin ve Lisa'nın dünyaya getirdiği bir erkek çocuğun kutlanması için böyle bir sipariş istediği söylenir. O dönemin Floransa'sında bunlar, bir portre ısmarlamak için yeterli nedenler olarak görülmüş halk arasında. " dedi akıcı bir şekilde konuşmasını sürdürürken. Tabloya doğru uzanan elimin havada kalmasıyla derince bir nefes vermiş yüz ifademi olabildiğince kendinden emin tutumuyla sergilemek istemiştim. ''Halk arasında söylenen bir hikaye zannımca, Mona Lisa'nın gizemi ve asaleti daha çok şey barındırıyor bu güzel tabloda.'' demiştim en sonunda kendimi toparlayarak arkama doğru dönerken. Dışarıdaki soğuk ayaza rağmen, paltosunu giymemiş veyahutta girişteyken çıkarmıştı. Gömleğinin kollarını da sıvamış ve süt beyazı tenini dirseklerine kadar açıkta bırakmıştı. Kıvırcık ve koyu renkli kısa saçlarının dışında, başını örten hiçbir şey yoktu. Genel olarak bakıldığında, birbirini tamamlayan güzel gözleri ve iyi huylu gibi görünmekle beraber, zor zapt edilen bir havası olan beyaz tenli güzel bir adam olduğunu söylemek mümkündü. ''Demek iş için geldin buraya.'' demişti safir mavisi gözleriyle delip geçerken. Adımları hesap dahi edemediğim binlerce florin ile sahip olabileceğim orjinal koltuklardan birine ilerlemiş asaletiyle bırakmıştı kendini. ''Hepimiz geçinmek için çeşitli yollara başvuruyoruz. Bazılarınınki üzücüdür, bazlarınınki sıkıcıdır, kimisi için yeni diyarlara açılan beyhude bir kapıdır.'' diyerek, aklımdaki düşüncelere ses vermiş sözcüklere taşımıştım. ''İsmini bahşedebilir misin bana?'' dedi beni tanımak istercesine. Ayakta dikilen bedenimi bir adım öne taşımış önünde hafifçe eğilerek kendimi takdim etmiştim. ''Theodor Ormanno de Machelli, Floransa'nın civar kasabalarından birinden geliyorum. İş ilanını görünce kaçırmak istemezdim monsieur. Eğer hâlâ kendinize bir kahya bulamadıysanız o kişi ben olmak isterim." demiştim olduğum yerde dikleşerek etrafı kaçamak bakışlarla incelerken. "Sanatı sever misin, Theo?" diyerek başını bana doğru çevirdi. "Sanat bir devrim, yeni zihinler, yeni kültürel akımlar demek. Bazı zihinler sanatın kötülüğünden, yoldan sapmışlığından bahseder. Bazıları ise iç açıcılığından, yeni fikirlerden, kültürel hazinelerden veyahutta bir meditasyon aracı olduğundan bahseder. Sanat benim için bir devrim, yeni bir başlangıç ve gelecek tarihin mirası monsieur. Sıradan bir çiçek resmi kimisine saçma görünür, kimisi detaylarda gizlenen zamanın bir anlığınada olsa durdurabildiğini onu hapsettiğini fark eder. Anlat anlat bitiremem sanatı ve getirilerini." diye sonlandırmıştım cümlelerimi ne diyeceğimi bilemeyerekten. Kuramlar çoğu zaman işlemezdi. Kuramlar salt azınlıkları ikna eder ve çoğunlukları sıkar. Fakat yaşayan sanat, zorba ve pençesine düşü­ren insanların, insani var oluşun ölü denizine eğilip ken­dilerine bakmalarını ve korkup geri çekilmelerini, aniden kaçma ve farklı olma arzusuna kapılmalarını sağlayabilirdi. Sanat tek bir kelime olabilirdi ama açıklaması kitaplarca sürebilirdi. Dış kapıdaki bavulumda yer alan yırtık pırtık parşömenler, yer yer çizilmiş, sahnelere ortak olmuş birkaç kara kalem düzinesi yer alıyordu. Sonuna kadar sözümü kesmeden dinlemiş yavaşça olduğu yerde doğrulmuştu. Adımlarının sert zeminde çıkardığı tok sesler saray dahil kulaklarımda çınlarken konsantre olmaya çalışıyor, seslerin dikkatimi dağıtmaması için çaba sarf ediyordum. Buraya gelmeden birkaç dakika önce köşe başındaki ayakkabıcıda, geçen yaptırdığım ayakkabıları cilalatmış parlamalarını sağlamıştım. Ayaklarımın birkaç santim ötesinde yer alan her hâlinden belli olan deri pahalı ayakkabıları incelememek için kendimi zor tutarken omzumda yer alan el ile işler benim için gittikçe zorlaşmıştı. ''Sana sanatı sormadım Theo, sana sevip sevmediğini sordum?'' diye fısıltı edasıyla konuştu kulaklarıma doğru. Nefes almayı o zaman unuttuğumu fark ettim, içimi yiyip bitiren düşünceler diken üstünde hissetmemi sağlıyordu. Ruhum iki dakika içinde yaşadığı stres yüzünden çoktan kaybolmuş yeni bir benlik arayışına geçmişti. Ensemden akan ter damlaları içeriye sızan soğuk hava ile buz kesiliyor gerginleşen ortam yüzünden kaslarım gittikçe kasılıyordu. Dışarıya en ufak duygu değişimimi yansıtmamak için kendimi zor tutuyorum, kendime gelmek için sağlam bir tokada ihtiyacım vardı. İçimdeki sıkışma soluk almadığımdan çoğalırken Sieur Medici'nin birkaç adım uzaklaşmasıyla derince bi'nefes almış havasızlıktan hafif kızarmış ten rengim yavaştan kendine gelmeye başlamıştı. ''Severim Lord'um.'' demiştim havasızlıktan pörtüleşen sesimle, başımı yerdeki sert zeminin desenlerine dikerken. ''Dik tut başını Machelli.'' Demesi buraya adımımı attığım andan itibaren sayısız şaşırmalarıma biri daha eklerken. ''Bir aristokratın karşısında başımı dik tutmam saygısızlıktır monsieur.'' demem onun gülmesine sebep olmuş, yanlış bir şey söyleyip söylemediğimden şüphe etmemi sağlamıştı. ''Bir aristokrat değilim, burjuva değilim, soylu değilim, ben bir Medici'yim Theodor!” dedi sesini gururla sarayın duvarlarında yankılarken, sanki herkesin, her şeyin, taşın ve toprağında dahil duymasını akıllarına kazımasını istercesine. Dudaklarımda yan bir gülüş belirmiş istediği gibi başımı dik tutmuştum. Omuzlarım dik, kendime inancım 2 kat daha fazla bi'halde, ''Sahip olduğunuz onca şey, Floransa'daki mevkiniz yakında Hazretleri tarafından giyecek olduğunuz tacınız, bu saray, banka, elinizdeki asa ve size duyulan yüce saygı bana bu söylediklerinizin tam tersi olduğunu bağırıyor Sieur Jernis di Ferdinando de Medici.'' dediklerim kahkahasını güçlendirmiş keyiflice adımlarını sarayın salonunda gezdirmeye başlamıştı. Nihayet gülmesi son bulurken meraklı bakışlarım ve havalanan kaşımla birlikte yeniden odak noktası salonda olduğu yerde sabit duran bana doğru dönmüştü. ''Nasıl cüppe giymekle keşiş olunmuyorsa, eline asa alınmakla da Kral olunmaz.'' Krallık asası şu an kör muhasebecinin elinde olsa da, insan şunu deme arzususu duyuyordu, Kral ölmüş de olsa, daha kötüsü, sadece üç karış derine gömülmüşde olsa hala hatırlanıyordu. En azından çevreye yaydığı korkuyla varlığını fazlasıyla duyuruyordu. Karşımdaki asil bir Kral olmaktan ziyade Tanrı gibi karşımda dikiliyor, Mesih İsa'nın öğretilerini saptırtıyordu bana karşı. Nutkum tutulmuş söylediğinin ne kadar doğru olabileceğini duyurmuştum zihnime. Ama dünyada hiç bir şey kalıcı değildir. Mutluluk, güç bir kez geldikten sonra hemen azalır. Biraz zaman geçince bitmeye yüz tutar. En sonunda da tükenir ve biz her zamanki ruh halimize, yalnızlığımıza döneriz. Tıpkı suya atılan bir çakıl taşının yüzeyde oluşturduğu dalgalar ve sonra dalgaların giderek kaybolması gibi. Ne kadar sonsuz bir güce sahip olursan ol, zamanla eksilecektir. Ne kadar zengin olursan ol, zamanla servetinden bir şeyler eksilecek veya artacaktır. Ama bir zaman sonra her şey elbet yok olacaktır. "Kahya olduğun sürece, bu saraydaki çoğu işten sorumlu olacaksın. İsteklerimi sorunsuz yerine getirecek, hem sağ kolum, hem de kısmi yardımcım olacaksın. Genellikle gündüzleri atölyede veyahutta odamda olurum. Akşama doğru bankaya geçer gerekli işlerimi tamamlarım. Davetli olduğum zamanlar yardımcımı evde olduğu gibi yanımda da isterim. Hata veya en ufak bir yanlış kabul edemem. Hakkında pek çok şey bildiğim söylenemez Theodor. Bir aylık denemeye tabi tutarım seni. Arada sınamalarıma ise tâbi olursun. Daha birçok şey daha var, eğer hâlâ çalışmak istiyorsan şartlarımı kabul etmek zorundasın." dedi yeniden eski yerini alırken. "O hâlde, ne zaman yerleşebilirim??" Onca şey sorabilme ihtimalim varken direkt olarak konuya girmem onu şaşırtmış olduğu yerde dikleşerek, irislerime doğrudan bakmıştı. "O kadar şey varken sorduğun ilk şey bu mu? Hayır, ne sınamaları diye sormayacak mısın? Ne bileyim dediklerimi kabul ettiğine dair bir şey söylemen gerekmiyor mu??” "Her şey kâfi Lord'um. Ne kadar hızlı işe başlayacaksam o kadar iyi olacaktır benim için." "O hâlde eşyalarını getirdiğin zaman sana kalacağın odayı Morgan gösterecektir." diyerek ayaklandı oturduğu yerden. "Aslında... Eşyalarım avlunun dışındaki kapıda duruyor monsieur." Ayaklandığı vakit cevap vermemle şaşkın bakışlarını üzerimde tutmuş garip garip bakmıştı. "O hâlde Morgan'ı bul, odanı gösterecektir, yarın güneşin doğumuyla birlikte aşağıda hazırlıklara yardım eder ardından yanıma uğrarsın." Son cümlelerini söylediğini belli edercesine uzun merdivenlerden çıkmaya başlamış arkasına bir kere bile olsa dönmemişti. Koskoca salonda tek başıma kalmış, etraftaki birkaç adım sesi, yemekhaneden gelen ufak tefek tencere sesleri harici, sessiz gergin bir havayla karşı karşıyaydım artık. Adımlarım geniş salondaki sert zeminde geziyor etrafı incelemeye, ufak bir ayrıntı kaçırmak istemezcesine hiç aklımdan çıkarmamak için aşırı çaba gösteriyordum resmen. Arkama dönmemle salondaki heykellerin her ayrıntısıyla karşımda yer alması beni ilk başta şaşırtmıştı. Papa'nın bankacılığını üstlenen, Kilise ile yakından ilişkiler içinde olan bu aile'nin salonunda oğlancılığa ait heykeller, eserler nasıl bulunabilirdi? Hazretleri, çoğu kez burayı ve monsieur Medici'yi ziyaret etmiş veyahutta burada ağırlanmıştı. Nasıl olurdu da aforoz edilmemiş, ilişkileri kesilmemişti? İncil şiddetle yasaklamamış mıydı? İsa Mesih'in öğretileri çizilmemiş miydi? Tanrı'ya karşı günah işlenmiş sayılmaz mıydı? Tüm çıplaklığı ile karşımda yer alan heykel üzerinde fazladan göz yormuş kendimce anlamlar üretmiştim. Şövalye zırhlarının yanlarından geçmek üzereyken Meryem Ana'nın anıtı ile karşılaşmış gördüklerimden kaçınmak istercesine ona sığınmıştım. Parmaklarım yerini bilircesine alnıma, ardından kalbim üzerindeki gezintisini, sol ve sağ omzumdan dudaklarımda bitirmişti. Sıkışan ruhum, derin bir huzura gömülürken derin bi' nefes almayı unutmamıştım. Günah, kendimizi alıp kaçtığımız dilsiz bir attır; yelesi bakışlarımızda savrulur hep, nal sesleri duruşumuzda. Bu altüst oluş, bu fırtına daha ne kadar sürecekti, kim bilir? Düşüncelerim birbirleri ile çelişiyor, hareketlerim karman çorman bi' hâl alıyordu. İçimde verdiğim savaşı bozan ne ince, ne kalın olan bir ses ile Meryem Ana'ya arkamı dönmek zorunda kalmıştım. "Bavulunuz odaya yerleştirildi. Buyrun, size odanıza kadar eşlik edeyim efendi." Eliyle birkaç dakika önce monsieur'ün çıktığı merdivenlerin ilerisindeki koridoru gösterdiğinde başımı hafifçe onaylar biçimde sallamıştım. Şık beyaz takımıyla önden ilerleyen, büyük ihtimalle az önceki konuşmada Lord'un bahsettiği Morgan isimli şahıs olduğu kanâtinde düşüncelerimle kendimce bir çıkar yapmıştım. "İsminiz, Morgan olabilir mi?" Düşüncelerimi kanıtlamak beni her zaman tatmin etmiş olduğu gerçeğini öne alırsak, pat diye sormuş olduğum bu soru pekte şaşırtıcı değildi. Arkasında olmamın kötü avantajıyla ne yüz ifadesini görebilmiş, ne de ağzında gevelediği kelimeleri duyabilme şansım olmuştu. Geniş salonun uzandığı koridorlardan birindeki kapının önünde durmamızla, kapıyı yavaşça açmıştı. "Kalacağınız oda burası. Lord size bir açıklama yapmıştır ama üstünden geçmekte hayır var. Güneşin doğumuna az kala tüm sarayı bir telaş sarar, herkes işinin ucundan tutar. Geç yatar, erken kalkarız. Herkes görevinin bilincinde olur, işini eksiksiz yapmaya gayret gösterir. Herkesin tatil günleri farklıdır, seninki daha belli değil ama büyük ihtimalle Cuma günleri olur. İlk iş günün için giyeceğin kıyafet odadaki dolapta yer alıyor. Fazla ses yapmamaya ve göze batmamaya gayret et. Bu sarayda en ufak bir fısıltı bile yankı yapar duymadık kimse kalmaz. Öğle vakitleri Monsieur Medici'nin atölyesinde vakit geçirdiği zamanlardır. Genellikle rahatsız edilmekten nefret eder, o odaya ise kimseyi sokmaz. Kısaca o vakitlerde onu rahatsız etmemeye dikkat et. Beş çayına aşağıya inecektir, ardından bankaya uğrar gerekli idari işlerini halleder. O vakitlerde seni yanında götürmek isteyecektir, o evden çıkmadan atlıyı hazırlatmalı her şeyin eksiksiz olduğuna emin olmalısın. İzin günleri harici izinsiz bir yere gidebileceğini katiyen düşünme, gece ortalıkta gezme. Ve unutmadan, her ayın sonu bizler için maaş günüdür. Hak ettiğini o zaman alırsın, şimdi sana vereceğim sadece küçük bir avans." Cümlelerini ard arda dizerken arka cebinden çıkarttığı zarfı, elimi kavrayarak avcuma yerleştirmiş gitmek için olduğu yerde hareketlenmişti. "Şimdilik serbestsin ne işin varsa çabucak hallet, yarından itibaren başını kaldırabilecek vaktin olmayacaktır." Son söylediği cümleler aklımda soru işaretleri bırakırken daha gram çalışmamış olmama rağmen avcumdaki kalın zarfa şaşkınlıkla bakakalmıştım. Açık kapıdan içeri girerken arkamdan sessizce kapıyı kapatmış zarfın ucundaki mührü bozmuş kapağını hafifçe aralamıştım ki, karşılaştığım onlarca florin ile olduğum yerde kalakalmıştım desem yeridir. Neyin nesiydi bu herif? Daha hiç çalışmamışken elime zarf hâlinde onlarca florin sayıyor, şaşırmamı bilhassa özenle istiyordu sanki. ... Odaya iyice yerleştikten sonra kalan işlerimi bitirmek amacıyla kendimi meydana fırlatmış, taşlı sokaklarda geziyorum. Bu günler içki içilen, erkeklerin çoğu zil zurna sarhoş olana kadar içtikleri zaman zaman şahit olduğumuz zamanlardı. Dışarıdaki beyfendilik itibarlarına zarar gelmeden tüketebildikleri kadar şarap ve punç miktarı haddi aşılır vaziyetteydi. Köşe başındaki meyhanenin arka deposuna indirilen şarap fıçılarından birkaçı arabanın dengesizliği yüzünden düşmüş insanlar yıldırım hızıyla peşlerine düşmüştü. Patlayan fıçılardan şaraplar dışarı fışkırıyor, yollar kırmızı bir boya edasıyla boyanıyor ağızlarını yerlere yapıştırıp biriken şarabı içmeye çalışan insanlar, evden kaptığı sürahiyi doldurmaya çalışanlar, onları kovalayıp kaçan fıçıları ellerinden kurtarmak isteyen esnaf ve ortamdaki derin karmaşa. Aç gözlü insanın gözünü bir kez bürümesi yeterdi, gerisi ip söküğü gibi geliyordu. Yerdeki şaraba basmamaya dikkat ederek soldaki postahaneye yaklaşmış boş olmasından faydalanarak şahsıma gönderilmiş mektubu hızla kapmıştım. Mühürü parmaklarımla dikkatlice kapatmış, postahaneden hızla ayrılıp kenar mahallelerin birine kendimi atmıştım. Kimsenin olmadığı sokakta kendimi kaldırıma bırakırken arkamdaki pis duvara yaslanmış mektup üzerindeki mührü bozarak içinden çıkartmıştım. "Vatikan Kalesi, Roma "21 Haziran, 1675 Theodor Ormanno de Machelli'ye Haftalarca sürecek olan yolculuğunun sonunda bittiğini farz ediyorum. Meclis üyelerinin elinde hayatım pamuk ipliğine bağlı olarak uzun bir süre kaldıktan sonra, hakaretler eşliğinde sürgün edildim. Atlılar ile Fransa'ya olan yolculuğumu tamamladım. Yolda çok büyük sıkıntılar yaşadım. O da yetmezmiş gibi tüm mal varlığım gibi evimize el konuldu. Yakında büyükbabaların gibi idam edilecek, mahkemeye çıkarılacak olmama ve hayatımı kaybetmeme neden olacak olan bu iftira, bana söylenene göre halka ihanet etmem, tiranlığa adım atmam ve bir eczacının ölümüne sebep olarak Kilise'ye ihanet etmem imiş. Onlara karşı olmadığımı, Kilise'nin ve Mesih İsa'nın öğretilerini çiğnemediğimi, Halk'a zulüm ve gereksiz vergi koymadığımı söylediysem de bir işe yaramadı. Katil olmadığımı, saygın bir bankacı ve Dük olduğumu, gerekirse mahkeme tarafından istenilecek olan parayı ödeyeceğimi söylediysem de beni dinleyen olmadı. Bana söyledikleri tek şey, eli kanlı bir Tiran olduğum. Sordukları tek soru da 'İşinde olan masum bir eczacının yaşamını neden sonlandırdın?' Sevgili oğlum Armando, soy adının hakkını vereceğini ve beni yüz üstü bırakmayacağına olan inancım sonsuz. Mona Lisa'yı bana getirmeni, Medici'lerin Kilise'yi çıkar için kullandığını; oğlancılık faliyetlerini arsızca sürdürdüklerini, halkın ve toplumun zihniyetini bozduklarını ve Papalık birikimlerini kendi kasalarında biriktirdiklerine dair sağlam kanıtlar bulmanı umut ediyorum. Meclis'in önündeki itibarımızın yıllar önce atalarımıza yaptıkları gibi zedelediklerini, alçakça iftiralara uğrattıklarını unutma. Annen Catherina'nın üzerinde kalan senetler ve tapular harici servetimize el konulduğunu yeniden hatırlatmak istiyorum sana. Orada olduğun en geç bir buçuk ay süresince, gerçek kanıtlar ile Fransa'ya dönmeni temenni ederim. Sevgili oğlum, Thamos Armando Maso degli Albizzi, sana olan güvenimin sonsuz olduğu gibi, bana olan sadakâtinin sonsuz olduğundan şüphem olmadığını, öğrenmeni isterim. Kendine dikkat etmeye ve göze batmamaya dikkat et. Bütün ve tek umudumuz sensin. Tanrı'ya emanet ol. Sevgilerle Baban, Rinaldo Louis degli Albizzi

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

TYLER (Cherry 2)

read
6.0K
bc

KAKTÜS| Texting

read
3.4K
bc

Çobanaldatan

read
2.1K
bc

Yasak Sevda

read
85.5K
bc

KIRIK ANILAR MAHZENİ

read
4.1K
bc

Zor Ajanlar

read
1.5K
bc

PRENSİN KORUMASI

read
13.1K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook