"Dünyaya gelirken hangi acı ve cefalardan geçtiğimizi bilmiyoruz, ama gitmenin kolay bir iş olmadığı kesin!"
-Religio Medici
...
Kentin yukarısından saraya giden, biçimsiz bir sokağın ucunda bulunan bir evin yüzünde de, aynı hüzün özleri yaşar. Şimdilerde pek gidilip gelinmeyen, yazın sıcak, kışın soğuk, kimi yerleride karanlık olan bu sokak, her zaman temiz ve kuru, çakıllı kaldırımının sessizliği, eğri büğrü yolunun darlığı, eski kentin malı olan, sulara yukarıdan bakan evlerinin sakinliği ile dikkati çeker.
Burada, tam üç kez asırlık olmuş barınaklar, değişik görünüşleri, bu bölümüne antikacıların, sanatçıların dikkatini çeken özgünlüğe çok şeyler ekler. Evlerin önünden geçip de uçları yontulup garip biçimler oluşturmuş olan çoklarının alt katını kara, hafif kabartmayla çevreleyen kocaman çam kerestelere ise kim olursa olsun hayran kalmaması elde değildir.
Çapraz tahta parçaları karataşlarla örtülü, çürümüş padavraları yağmurla güneşin birbirini kovalayan etkileriyle bükülmüş, yılların eğdiği, alçılı, tuğlalı bir sivri çatı ile biten bir evin incecik duvarları üzerinde mavi çizgiler çizilmişti. Yıpranmış kararmış pencere destekleri ise direkt göze çarpar, zarif oymaları pek görülmez, üzerlerinde yoksul bir işçinin karanfilleri ya da gülleri boy atan, kararmış, kil saksılarına göre fazla hafif gibi görünürler.
Daha ötede çivilerle süslü kapılar vardı, atalarımızın dehası, anlamı bir daha hiçbir zaman bulunmayacak hiyografiler çizilmişti bu kapılara. Bazen bir Protestan buraya inancının mührünü basmış, bazen de bir birlik yanlısı burada IV. Henry'ye lanet yağdırmıştır. Bir burjuva buraya çan asaleti'nin, belirtilerinin unutulmuş yönetiminin şanını işlemiştir.
Bu sokakta, ticarete ayrılmış alt katlar, ne dükkân ne de bir ardiye; ortaçağ meraklıları orada, bütün doğal asaletiyle, sadeliği içinde, atalarımızın eski dükkânlarını bulabilirler. Vitrini de, saati de, camekânı da bulunmayan bu basık odalar derin, karanlıktırlar; ne dışarıda süs vardır, ne de içlerinde.
Kapıları kaba demirli iki kanattan oluşur, üstteki içeriye açılır, yaylı bir çıngırağı olan alt kanat sürekli olarak gidip gelir. Bu bir tür nemli ine, hava ve ışık ya kapının yukarısından ya da içlerine sabah çıkarılıp akşam yeniden konulan, somunlu demir çubuklarla tutturulan sağlam meşalelerin takıldığı, destek yüksekliğindeki küçük duvarla döşeme arasındaki açıklıktan girerdi.
Saat öğlen sularına doğru yavaşça ilerleken saatlerdir ayakta durmuş olmanın rahatsızlığı üzerime iyice çökmüştü. Bir ayağımdaki yükü diğer ayağıma yüklerken olduğum yerde pek sabit duramıyor zorlukla monsieur Medici'nin işini bitirmesini bekliyordum. Kasaba'ya yeni yatırımları için havada yakalayıp, kapacak bir iş arıyor, derinlemesine soruşturuyordu.
Ciddi bir şey konuştuğu zaman kaşları hafif çatılıyor, iki kaşının ortasında varla yok arasında kısa çizgiler beliriyordu. Gerginleşen yüz kasları asaletine asalet katar, düşüncelerimi saptırırdı. Saraya adım attığım günden itibaren sayamadığım kez kendimi Meryem Ana'nın kollarında buluyor, Tanrı'nın huzurunda onunla birlikte af diliyordum.
Küçüklüğümden itibaren on altı yaşıma kadar her yaz manastırda kendimi bulmuş, eğitimimi orada tamamlamıştım. Patrik her pazar bizleri ziyarete gelir, güzel hikayelerini bizimle paylaşırdı. Yeni ilahiler öğrenir, ayinleri hep birlikte tamamlar, Tanrı'nın huzurunda ona karşı hizmet ederdik.
Kardeşlerimle manastırın güzel bahçesinde oyunlar oynar, yemeklerimizi beraber yer, Rahibe'lerin hoş nahif sesleri güzel masallarla süslenirken hep birlikte sonunu asla duyamadan uykunun kollarına kendimizi teslim ederdik. Anılarım aklımda dolup taşarken duygulanmak pekte elimde değildi. Dalgınlığım diğer günlere oranla çok daha fazla üstümdeyken aklımdan çıkaramadığım sahneler kendime karşı olan direncimi, iç savaşımı horluyor göze batmamak için elimden geleni yapmaya çalışıyordum.
Kulaklarıma dolan ses ruhumu yeniden bedenimle bütünleştirmiş odağımı ondan tarafa çevirmiştim. "Birkaç dakikadır sana sesleniyorum, beni duymazlıktan mı geliyorsun?" Demişti, sinirli ve sitem dolu sesi içimde anlamlandıramadığım duygularıma hükmetmiş, direkt olarak önünde hafifçe eğilerek, af dileme çabasına girmiştim.
"Monsieur Medici, lütfen beni bağışlayın, ileride küçük çaplı bir olay yaşandı, şüphelendiğim için onları izliyordum. Sanırım biraz fazla dalmış olmalıyım." Birkaç saniye içerisinde uydurduğum durumu bahane niteliğinde sunarken olayı sorgulamaması için Tanrı'ya sığınmaya başlamıştım.
Kasabadaki küçük dükkanın içinden çıkan efendi, monsieur'e seslenince, olayın içinden sıyrılmanın huzuru ile bizden tarafa gelen hafif sakallı orta yaşlı adamı inceleme fırsatı yakalamış olmuştum. Dudakları kıvıldıyor sieur Medici'ye heycanla bir şeyler anlatıyordu. İrislerim odak noktasını bulur gibi monsiuer'ün dudaklarını incelemekten kendini alıkoyamamıştı.
Karşısındaki ortanca yaşlı kısa boylu adamı gülümseyerek dinliyor, ondan kat be kat üstün bir soylu olmasına rağmen saygıda en ufak bir kusur gözetmiyordu. İki yana kıvrılan ince şekilli dudaklar daha fazla inceliyor, mutlu bir haber almış gibi gözlerinin içi gülüyordu.
İşte zaman o ân benim için birkaç saniyeliğine de olsa dumuştu. Tam o zaman bir ses konuştu içimden, yüreğimi titretecek derecede ürpertirken: ''Karanlık dünyayı, aydınlığa kavuşturacak yüce kişi o'dur. Bir granddük, bir Kral.''
Olduğum yerde titrekçe bir nefes alma gereği duymuş, etrafı dikkatle incelemiştim. Bunlar benim düşüncelerim miydi? Veyahutta benliğimi bu tür etkisi altına alacak o sesin sahibi kimdi? Belkide sadece yavaşça kafayı sıyırıyordum.
...
7 Mayıs 1652
Floransa / Pitti Sarayı
"Nereye gidiyoruz anneciğim?" Kısık sesi sarayın ince duvarlarında yankılanırken, annesi Vittoria küçük oğluna yavaşça gülümsemiş saçlarının arasına güzel bir öpücük kondurmuştu. "Bugün dersin var, unuttun mu yoksa?" Demişti gururla.
Annesinin ince uzun parmakları, Yunan mitolojisinden fırlamış bir Tanrıça kadar zarifken, kendisinin küçük parmakları annesinin avcu içinde kayboluyordu. Sarayın güzelliğiyle eş değer hoşlukta dizayn edilmiş tahta merdivenleri, az önce duyduğu şeyin heycanına kendini kaptırmışken hızla inmek için heyecanlı çabalarını sergiliyordu.
Kıvırcık saçları, kalemle çizilmiş edası yaratan yüzü, bir erkeğe zıt güzellikte uzun kirpikleri görene hayret ettiriyordu.
Bugün tüm diğer günlerden olabilidiği kadar farklıydı, üstünde garip bir his onu huzursuz etsede heyecandan çatlayacak gibi bir hali vardı. Babasının ona en değerli parçaymışçasına bakan irislerine daha fazla kayıtsız kalamadan edemedi. Annesinin zarif parmakları arasından elini çekerken koşarak babasına sarılmış evdeki sevimli kahkahaların sebebi olmuştu.
Sevimli kiraz rengi ince dudakları iki yana kıvrılmış, büyülenmişçesine annesi ile babasına bakmadan duramıyordu. Ortamdaki güzel havayı dağıtıp, bir anda tuz buz olmasını sağlayan kişi evin büyük oğlu olmuştu. Gözlerini iki yana devirerek asabi bir şekilde merdivenlerden aşağıya iniyor, sinirlendiğini ortaya çıkan çene kasından belli ediyordu. Tıpkı kırmızı rengi düşmanı bellemiş kızgın bir boğa gibi, ruhsuz ve soğukkanlı olmaktan uzak bir şekilde.
Ferdinando II de Medici'nin en büyük oğlu Neopoldo sayesinde az önceki kahkahalardan etrafta eser kalmazken, daha on üç yaşında olmasına rağmen büyük bir olgunluğa erişmiş çocuk, yavaş adımlarıyla sofraya doğru ilerliyordu. Ferdinando'nun eski sevgilisinden doğma bu küçük çocuk evin içindeki herkese karşı en yabancı kişiydi. Hiçbir zaman babasıyla Jernis kadar içli dışlı olmamış, her zaman bir adım geri atmak zorunda kalmıştı. Zümrüt yeşili gözleri, annesinden kalma esmer teniyle o kadar güzel görünüyordu ki, babasının kıvırcık saçları yerine düz kahverengi parlak tutamları vardı. Uzaktan inceleyecek olan biri kesinlikle babasıyla karşılaştıracak olsa, dolgun dudakları hariç hiçbir benzerliğini bulamazdı.
Etraftaki rahatsız edici sessizliğin son bulunması istercesine Ferdinando, kucağındaki küçük oğlunu yavaşça yere bırakmış, sofraya doğru diğer aile üyeleriyle birlikte ilerleyerek yerlerini yavaşça almışlardı. Sofranın ana konusu olarak ülke meseleleri yatırılırmaya başlanmıştı bile. Bu ayki hasat, köylü halkı, kasaba, pazarlar, bankanın durumu, gelir ve giderler vesayre. Bitmek bilmeyen ana konumuz şimdiden sıkıcı bir hal almıştı.
Jernis'in tam karşısında oturan ağabeyi ona öfke dolu bakışlarını sürdürüyor, aklından neler geçtiği tahmin edilemez bir boyutta yer alıyordu. Küçük çocuk baskı dolu bakışlar yüzünden ne yediğini bile anlamazken güneş gökyüzündeki en tepedeki hâlini almış, çanların sesi kulakları doldururken saat tam on ikiye vurmuştu.
Ev ahalisi kendi işleri için odanın bir köşesine çekilmiş, kimisi ise dışarıya kalan işleri bitirmek için çıkmıştı. Jernis ise abisiyle birlikte sarayın içindeki sınıflardan birinde kendini bulmuştu. Parmaklarını birbirine sürtüyor yeni öğretmenini heyecanla bekliyordu. Arada kaçamak bakışlarını ağabeyine çeviriyor, ondan tarafa döndüğünü hissettiğinde hızla yeniden önüne dönüyordu. Tedirgin oluyordu, küçük aklı abisinin ona neden böyle davrandığını kavrayamıyor, ona karşı bir suç işlediğini düşünmeden edemiyordu.
"Korkak ve çelimsizsin." Tok ses odadaki büyük olandan gelirken dudakları alayla kıvrılmış küçüğüne doğru küçümseyerek fısıldamıştı. Bu ses Jernis'i diken üstünde hissetmesine sebep olurken, belli etmemeye çalışmış kaşlarını hafifçe çatmıştı. Ağabeyine karşı ezik görünmek istemiyor, korkak olmadığını kanıtlamak istiyordu.
"Benimle böyle kaba bir üslupla konuşmanızın nedeni, nedir ağabey?" demişti sesini düz bir tonda ve kendinden emin tutmaya özen gösterirken. Sanıyordu ki ağabeyi onunla oyun oynuyor, şaka yapıyordu. Hiç beklemediği bir ânda ferah odanın içine dolan sinir dolu kahkahalar, kaşlarını olabilirmiş gibi daha fazla çatmasına sebep olmuş, ondan tarafa sert adımlarıyla gelen ağabeyine karşı ayaklanmıştı.
Odanın içindeki açık pencereden içeri süzen gün ışığı ve hafif meltem ortamdaki gerginliğin getirdiği sıcaklığı, hafif dokunuşlarıyla serinletiyor derin nefesler almalarına sebep oluyordu. Neler olabileceği hakkında en ufak bir fikri yokken, abisinin uzun parmakları sert bir şekilde göğsüne vurmuş, onu arkasına doğru ittirmişti.
"Ben..." dedi, dişlerini sıkarak birbirine bastırırken. "Senin..." diye devam ederken, gözlerindeki damarların sinirlendiği için ortaya çıktığını kim olursa olsun anlardı.
"Ağabeyin falan değilim." Tok sesin ardından süregelen alaycı gülüş oda sıcak olmasına rağmen içleri soğuturken, küçük çocuğun alnını parmaklarıyla ittirmiş, başını sertçe arkasındaki duvara vurmasına sebep olmuştu.
Gelen acı dolu inlemelere eşlik eden kapı gıcırtısı ardından, uzun boylu, siyah saçlı, kendinden eminlikle dolu siyah irisleriyle bir adam belirmiş, onlardan tarafa dönmüştü.
Kararmış yeşilleriyle, gözlerine damarların ev sahipliği yapan ağabeyinin irisleri yumuşamış, ona doğru kalkan eli görmesiyle gözlerini sıkıca yummuştu. Sanmıştı ki o el ona kalkacaktı, yüzünde iz bırakacaktı. Korkuyla olduğu yerde titrerken düşündüklerinin aksine kıvırcık saçları yavaşça okşanmış, sert ses nahif bir tona bürünmüştü.
"Jernis... Biraz daha dikkat etmelisin küçüğüm. Acıyor mu bir yerin? Neden bu kadar yaramazsın ki." Yapmacık gülümsemesi ona doğruyken, küçük olan bu hâlini az önceki hâlinden daha korkutucu bulmuştu.
Olduğu yerde dikleşmiş olan Neopoldo, büyük oyunculukla arkasına doğru dönmüştü. "Ah, efendi Galileo, küçük kardeşim sizi göreceği için biraz heyecanlıda yerinde duramıyor. Değil mi Jernis?"
Küçük olanın dili resmen tutulmuş onaylayacak şekilde başını aşağı yukarı sallamıştı. Tanrı aşkına, ağabeyi neyin peşindeydi? Oysa o, ona hiçbir şey yapmamıştı. Neydi ona karşı aldığı bu tavır? Sitem dolu cümleleri, soru kalıplarına dönüşürken içeriye giren uzun boylu, geniş omuzlu adam sıcak gülümsemesiyle azda olsa onun için ısıtmaya yetmişti. Siyah hafif uzun saçlı adamın kürsüye ilerlemesiyle birlikte anlamıştı ki o, onun yeni öğretmeniydi. Ondandı ağabeyindeki bu âni ruh değişimi.
"Jernis ile tanışacağım için bende fazlasıyla heyecanlıydım." Sert ama bir o kadar yumuşak ses odada yankılanırken, küçük olanın biraz önce yaşanan olaylardan dolayı tedirgin hissetmesini azaltmış yeni öğretmeniyle ilk dersi olacak olduğundan, fazlasıyla heyecanlanmıştı. "Efendim, bana ne öğreteceksiniz?"
"İnsana hiçbir şey öğretemezsin; öğrenmeyi ancak kendi içinde bulacağını öğretebilirsin, Jernis."
...
Monsieur Medici'nin kasaba halkıyla görüşmeleri ikindiye doğru bitmiş, son olarak bankaya uğrayıp saraya geçeceğini bildirmişti. İlk iş günümün böylesine tempolu geçeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Saatlerdir ayaklarımın üstünde olmamın verdiği rahatsızlık tabanlarımın su toplamaya başladığını bağırıyordu sanki. Hayatım boyunca hiç bu kadar yoğun olmamış, bu kadar ayakta durma gereği hissetmemiştim. Genellikle konaktan ayrı yaşar, kendimle vakit geçirir arada ailemle birlikte kalırdım.
İşlerin çoğunu ağabeylerim, ablalarım yapar, evin küçüğü olarak kendimi eğitimime adardım. O günlerden bu günlere düşmek benim için çok düşük ve alçakça bir durumdu. Eğer günün birinde gelip bana "İleride Medici'lerin kâhyalığını yapacaksın." dese, hiç beklemem haddini aştığı ve bir aristokratla dalga geçtiği için kulede bir süre kapalı kalmasına sebep olurdum.
Düşüncelerim ve bugünkü olağan dalgınlıklarımı arka plana atarken kendime yeniden dikkatli olmam gerektiğini, neden burada olduğumu hatırlatmış sırtımı duvardan yavaşça ayırmıştım. Monsieur elinde kağıtla bir şeyleri hesaplarken, gerilen yüz hatlarıyla bile çoğu kızın ağzının suyunu aktıracak derecedeydi. Bakışları tüm odak noktası bir ânda dağılırken benden tarafa çevrilmiş olan irisler, olduğum yerde kaskatı kesilmeme sebep olmuştu. Yutkunarak olduğum yerden ayrılmam gerektiğini hissettiğimde etrafı kolaçan etme bahanesini sunarak odadan ayrılmış, kendimi dışarıya atmıştım.
Sokaklar insanlarla dolup taşmış, pazarlar kurulmuştu. Yüksek sesler birbirine karışmış, yeni bir gün olduğunu hayatın her şeye rağmen hâlâ devam ettiğini gösteriyordu. Bankanın etrafında dolanırken, kolum bir el tarafından sarılmış arkaya çekilirken dengemi son ânda toparlayarak dirseğimi beni çeken kişinin boynuna bastırmıştım.
"Kimsin? Derdin nedir? Ne cüretle benden izinsiz tutarsın kolumu!?" Kendinden habersiz yüksek çıkan sesim, sokağı inletirken yüzü pelerinin şapkasıyla örtülmüş adamın yüzünü gördüğüm gibi hızla geri çekilmiştim. Yakalanma hissiyle yeniden dolup taşarken sitemle dudaklarımı aralamış yakasını avcumun içinde sıkıştırmıştım. "Neden buradasın Hoseok? Bugün siktiğimin Cuma'sı bile değil!?"
"Ekselansları, Kardeşiniz Giuliano'dan acil bir mektubu getirmem gerekti." Sesi kimsenin duymaması gerektiğini belirtircesine kısılırken konuşmuştu.
Cebinden çıkardığı mektubu hızla almış, üstümdeki saraya ait olan koyu kırmızı pelerinin iç cebine sıkıştırma gereği duymuştum. Biri tarafından yakalanma hissi tüm vücudumu ele geçirirken Hoseok'a tek kelime dahi etmeden oradan ayrılmam gerektiğinin bilincindeydim. Tanrı şahidim olsun, eğer biri beni bu hâlde görseydi bir çuval inciri berbat etmiş kadar olacaktım.
Bankanın önündeki at arabalarıyla Monsieur Medici'nin bankadan ayrılacağını fark ettiğimde adımlarımı hızlandırarak hiç oradan ayrılmamışçasına arabacının yanında yerimi alma gereği duymuştum.
İçimi kavurup duran merak her şeyi talan ederken sadece beklemek acı vermişti bedenime. Gerisinde sadece bana bitkin bir ruh ve beden bıraktı. Dışarıdan her şey daha kolay görünür hep. Başarmak daha çekici ve elde edilmesi kolay sanılır, lakin unutulur bazen isteklerin ne kadar zor veya kolay olduğu.
Derler ya belli bir kesime üstünlük sağlama çabasına girmiş birkaç insan ''Ben istediğimi alırım ve alacağım.'' Ama unuturlar, yüceleştirdikleri gururları ve egoları izin vermek istemez belki de ne kadar acınası bir durumda olduklarını. Yeni hayatımın ilk günü sandığımdan daha ağırdı belki. Gururum acınası olduğumu yüzüme vurur, başarmak istediğim hamleler ve amaçlarım ise devam etmem gerektiğini fısıldar kulağıma.
İnceden bir ses sayesinde ayrılmıştım yeniden düşüncelerimden. Dipsiz ve bucaksız bir kuyuya kendimi atıyor sonucunu düşünmeden hareket etmeme sebep oluyordu. Sieur Medici'nin arabadaki yerini almasıyla birlikte karşısındaki yerime yerleşmiş, yüzüne bakmak istememiştim. Şayet bir gerçek vardı ki o da yapacak olacağım bu şeyden bir an önce kurtulmak ve girdiğim bu utanç durumundan çıkmak isteyişimdi.
Tıpkı içinde olduğum bu atlının küçük penceresinden gözüken mavi gökyüzü ve süzülen özgür ruhlu kuşlara özendiğimi fark ettiğim gibi. Ardından ilerideki geniş varlıklı evin bahçesinden süzülen barut, uçarken vurulan yüce kuşun, şaşkın bir karamsarlığa kapılmasına sebep oldu.
Ruh bedenden ayrılmak zorunda kaldı, özgürlüğünü derinlerde tadamadan.
İlk önce bir tohum yeşerir kadının rahminde. Filizlenir, yetişir ardından bu arafta kalmışlığın saflığını kirleten, zalim siyahlığa karışır. Sonrasında elbet bir seçim şansı sunulur bu seçimi yapmak isteyenlere, arafta mı kalmak ister? Ya da kendine bir çıkış yolu yaratmak mı ister?
''Sürekli düşüncelere dalmaktasın. Söyle bakalım, nedir seni bu kadar düşünmeye zorlayan şey?'' Kulaklarımı dolduran bu ince nahif ses bakışlarımın odağı olurken dudaklarım kendinden habersiz karşısındaki güzel adama karşı kıvrılmıştı. ''Sıradan bir insanın düşünecek çok şeyi olur, derler. O durumlardan birini yaşıyorum belki de. Size rahatsızlık verdiğim için üzgünüm monsieur, ilk günüm bu nedenle kabalığımı mazur görün. Ertesi gün daha dikkatli olacağıma sizi temin ederim.''
''Ne tuhaf bir dönem yaşıyoruz, her şeyin düzeni tersine döndü.'' dedi. ''Gereksiz ve lüzumu olmayan şeyler yüzünden üzülebiliyorsunuz ya da saygınızdan ödün vermek istemiyorsunuz.'' Bilge edasıyla konuşan soylu adamın ince dudaklarının arasından, bıkkın bir edayla çıkmıştı bu sözler. ''Şu gergin havayı biraz dağıtalım en iyisi. Ben bankadayken sen nerelerdeydin Theodor?” Hiç beklemediğim bir anda beni gelip yakalayan bu soru diken üstünde hissetmeme sebep olurken olduğum yerde yavaşça dikleşmiş yalan söylemekte şu sıralar usta olan yüz ifademi takınmıştım. ''Dışarıyı kolaçan edip arabacının yanında işinizin bitmesini beklemiştim monsieur.''
''Hiç bankanın önünden ayrılmadın yani?'' Havaya kalkan zarif kaş sorgularcasına bana bakan yüzle yutkunarak onayladığıma dair bir takım sesler çıkarmıştım. ''Oysaki seni ara sokakta biriyle konuşurken gördüğüme eminim.'' Bu sefer içimi kemirip duran yakalanmış olma hissi tüm iliklerimi ele geçirirken bulabileceğim en basit yalanı ortaya sunmuş, üstelememesi için Tanrı'ya dualar etmeye başlamıştım.
''Ah, o mu? Sadece adres soran genç bir konttu, efendim.'' Saraya uzanan taşra yolun son bulmasıyla birlikte yolculuk şimdilik son bulmuştu. Yardımcının açtığı kapının ardından inmiş, Sieur Medici'nin inmesini kenarda kapıyı tutarak beklemiştim. Neyse ki yolculuğun bitmiş olması konuşmamızı sonlandırırken sakin adımlarla çalışma odasına ilerleyen genç aristokratın geniş sırtı, beline sıkıca sarılmış siyah korse inceliğini gözler önüne sererken dalıp gitmemek elde değildi. Akşam yemeğine doğru odasına gelip haber vermemi onun dışında çağırana kadar yanına gelmememi tembihlemişti.
Koca sarayın boş avlusunda tek başıma kalmış, sessizliğin hâkimiyetinde bir süre boğulmuştum. Hizmetlilerin koşuşturmaları etrafta süregelirken sonunda hareket etme yetimi yeniden kazanmış olan bedenim az önceki tutumuna ters ruh gibi odama doğru ilerlemişti.
"Az kaldı." diyordum içimden, "Az kaldı dayan. Sadece birkaç gün, hafta, ay ardından her şey son bulacak." Nedendir bilinmez, iç sesimle kendimi yatıştırmaya zorluyordum. Elim göğsümdeki mektubu sıkıca tutarken adımlarım hızlanmış kapının kulpunu parmaklarım arasında sıkıca kavramıştım. Tüm bu sahtelikten kendimi arındırdığım tek yerdi bu kapının ardındaki oda. Tekrar kendim olduğum, yalan söylemek zorunda kalmadığım, izlenmediğim, rahatça düşünebildiğim tek yerdi. Derin bir soluk, canlıya yaşama hakkını altın tepside sunan rahat bir nefes. Bedenimi odaya bırakırken alelacele mektubun mührünü sökmüş, kötü bir şey olmadığını kendime mırıldanırken okumaya başlamıştım.
"Versay / Fransa
"27 Haziran 1675
Kardeşim birbirimizi görmeyeli yedi yıl olacak neredeyse. Son görüşmemize benim düğünüm neden olmuştu, bundan sonra da sevinçli olarak birbirimizden ayrılmıştık. Mutluluğuna çok sevindiğim belli ettiğin ailenin biricik dayanağı olacağın, o zamanlar hiç aklıma gelmezdi elbet... Sen bu mektubu eline aldığın zaman ben artık yaşıyor olmayacağım. İçinde bulunduğum durumda, bir iflasın utancıyla yaşamak istemedim. Son dakikaya kadar, hep su yüzünde kalacağımı umarak girdabın kıyısında durdum. Ama şimdi bu girdaba gömülmekten başka yol yok. Noterim Roguin'le komisyonumun iflasları bir araya gelince, son kaynaklarım da gitti elimden, hiçbir şeyim kalmadı. Aşağı yukarı on beş milyon kadar borçlu olmak buna karşılık borcumun yüzde yirmi beşinden fazlasını ödeyemeyecek durumunda bulunmak gibi bir dert içindeyim. Depo ettiğim şaraplar, sizin ürünlerin bolluk ve üstünlüğünün neden olduğu batırıcı düşüşe uğruyor şu sıralarda. Üç güne varmadan tüm Versay ve Paris "Monsieur Albizzi dolandırıcının biriymiş!" diyecek. Ben, o dürüst insan, bir alçaklık kefeni içinde yatacağım. Kızımın adını kirleteceğim, üstelik annesinin servetini aldım elinden. Taparcasına sevdiğim bu zavallı çocuk bunların hiçbirini bilmiyor. Sevgiyle vedalaştık. Şükürler olsun, bu ayrılış üzerine yaşamımın son dalgalarının serildiğini bilmiyordu. Bir gün lanet yağdırmaz mı bana? Kardeşim, çocuklarımızın laneti tüyler ürpertici bir şey. Onlar bizim lanetlerimizi giderebilirler ama onlarınki geri alınmaz. Thomas sen benim büyüğümsün, beni kanadın altına almak zorundasın; ne yaparsan yap Clarissa'nın ağzından mezarımın üstüne kötü söz düşmesin! Kardeşim kanımla, göz yaşımla yazdığım bir mektup bile bu mektuptaki kadar acı verici olmazdı; çünkü ağlardım kanımı akıtırdım, öldürdüm, acı çekmez olurdum; ama acı çekiyorum, ölümü de kupkuru bir gözle görüyorum. Clarissa'nın tek akrabası sizsiniz artık! Ana tarafından hiçbir akrabası yok, nedenini biliyorsun. Toplum inançlarına neden boyun eğmedim? Niçin yenildim aşka? Ne diye bir yahudinin yasadışı kızıyla evlendim? Clarissa’nın ailesi yok artık. Of zavallı, zavallı kızım. Dinle Thomas, kendim için yalvarmaya gelmedim sana; hem on dört milyonluk ipoteği kaldıracak kadar büyük bir servetin de yoktur. Banka desen el koyulmuş durumda, babamın servetinden bir kuruşuna dokunamıyorum. Annemize gitmeye yüzüm yok. Sana sadece tek bir şey için yalvaracağım. Ne olursa olsun o belgeleri ve kanıtları en kısa zamanda topla. Bunu iyi dinle kardeşim seni düşünürken bile ellerim birleşti. Thomas, ölürken Clarissa'mı sana emanet ediyorum. Üstelik onun vaftiz babasısın unuttun mu!? Senin ona babalık edeceğini düşünerek içim sızlamadan bakıyorum ipe. Clarissa beni çok severdi, çok iyi davranırdım ona, bir dediğini iki etmezdim; bana lanet etmeyecektir. Kendin de göreceksin ya yumuşak başlıdır, annesine çekmiştir; hiç üzmeyecektir seni. Zavallı çocuk! Lüksün hazlarına alışmıştır. Yoksulluk nedir bilmez. Bütün dostları ondan kaçacaklar, alçalışlarının nedeni ben olacağım. Kolum, kuvvetim kalmadı. Onu annesinin yanına yollayacak kadar cesaretli olmak isterdim. Thomas, kardeşim... Lütfen ne olursun ona iyi bak. Kanıtları bir ân önce bul. Bir arabacı ve dadısı ile onu annemin evine yollayacağım. Babamı ve servetlerimizi kurtar. Mahzendeki şarapların gizli tarifleri Clarissa'nın valizindeki kıyafetlerin arasında olacaktır. O sana benden kalan son hediyem. Clarissa sana olan emanetim. Tek umudum, tek umudumuz sensin. Tanrı'dan; birkaç senet kurtarabilseydim, annesinin malı üzerinden biraz para verebilirdim eline ama ay sonunda ödediklerim varımı yoğumu kuruttu. Eğer servetimizi kurtarabilirsen, ona babamın servetinden bana kalan payı ver. Clarissa yolculuktayken, bilançomu çıkarmak zorundayım. İşlerime yön veren iyi niyetimle, yıkılışımda bir hata da, namussuzluk da bulunmadığımı ortaya koymaya çalışıyorum. Bu da biraz Clarissa ile ilgilenmek değil mi? Hoşça kal, kardeşim. Sana bıraktığım, senin de, hiç kuşkum yok, kabul edeceğin cömertçe vasilik için, dilerim Tanrı'nın bütün kutsamalarını kazanırsın. Bir gün hepimizin gideceği, benimse şimdi içinde bulunduğum dünyada senin için durmadan dua eden bir ses bulunacak.
Sevgilerle Kardeşin,
Giuliano di Rinaldo degli Albizzi
Mektubun sonlarına doğru gittikçe büyüyen gözlerimle üstüme binen onca sorumluluğun ardından sadece birkaç cümle fısıltı ile kaçmıştı dudaklarım arasından. "Siktir... Giuliano seni ödlek piç..."
...