CHAPTER 3/1 We got here the hard way

4010 Kelimeler
"Öyle ya, kim dönüp gölgesine bakardı ki?" - Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig ... 5 Ocak 1657 Floransa / Pitti Sarayı Bugün saray diğer günlere oranla epeyce karışıktı. Michelangelo, Medici'lerin özel daveti üzerine saraya buyurmuş, en güzel şekilde ağırlanmıştı. Sarayın geniş salon duvarında onlar için ayrılmış olan özel kısım sonunda doldurulacak, tüm ailenin içerisinde olduğu yağlı boya tablosu için giyinip kuşanılacaktı. "Anneciğim, nasıl olmuşum?" diye sormuştu küçük çocuk. Özel dikim parçalar üzerinde âdeta parlıyor, içindeki bedeni göz alıcı hâle getiriyordu. Victoria ise bu görüntü ve tatlı nahif ses tonuna karşı gülümsemişti. "Yakışıklı, haylaz bir lord görüyorum karşımda. Jernis bebeğim, genç leydilerin gözü senden ayrılmayacak." Annesinin zarif sözleri karşısında, tüm kan minik oğlanın yanaklarında toplanmıştı. Evin neşe kaynağı olmayı kimsenin eline vermezken, şu sıralar bu özelliğini küçük kardeşinin ellerine bırakmış gibi duruyordu. Cosimo, Jernis için çok değerliydi. İlk defa kendini bir ağabey gibi hissetmiş, kardeşliğin ne demek olduğunu tatmıştı. Ağabeyi Neopoldo'nun ise ona karşı her zaman soğuk duvarları olmuştu. Ne yaparsa yapsın asla yıkamadığı, ufakta olsa çizik bile atamadığı kalın metal duvarları... Küçüklüğünden beri düşünür dururdu, ağabeyine ne gibi bir yanlış yapmış olabilirdi? Neydi bitmek bilmez bu nefreti? Jernis küçük bir çocuktu, duyguların çoğunu abisinden öğrenmişti. Nefreti, iğrenmeyi, siniri ve hüznün ne demek olduğunu. Çoğunlukla ağabeyine bu yüzden içten içe kızsa bile onu gördükçe içini garip bir hüznün kaplamasına izin veriyordu. Uçmayı beceremeyen minik kuşun kendini çaresizliğin kollarında bulması, evsiz bir adamın kışın ayazında birkaç ince kumaşla dururken hissettiği o çaresizlik hissi gibiydi. Ağabeyini kışın ayazı olarak tanımlamış, kendini ise evsiz bir adam. Beş kuruşu olmayan, birkaç parça kıyafetle sığınabildiği tek yer olan sokağın ayazında bulamadığı, o sıcaklık hissi. Neopoldo'nun ise evde ne varlığı aranıyordu, ne yokluğu. Kaybolsa yokluğunu kimse hissetmez, umurlarında bile olmaz gibi düşünürdü, yalnızlık hissiyle büyümüştü. Çoğu zaman evdeki küçük kardeşine özenir, babası ile yakın olmak istese bile olamazdı. Onu suçlayan bir tarafları buna engel olurdu. 3 yaşında annesinden zorla ayrılmak zorunda bırakılmış, koca duvarları olan bu saraya resmen hapis edilmişti. Vittoria ona göre annesinin gidişinin en büyük sebebi, dünyasının kararmaya yüz tutan bu yolunda Jernis ise hayatının en büyük lekesiydi. Yuvası yıkılmış, annesi soylu olmadığı için hor görülmüştü. Yüzünde gram mimik oynamaz, sert suretiyle yaşına oranla bilge zekasıyla herkesi şaşırtırdı. Nerede, ne zaman yapması gerektiğini bilir. Kimseden çıkaramadığı hıncını küçük kardeşinden çıkarırdı. En ufak hareketi bile gözüne batar, onu delicesine kıskanırdı. Nasıl olduğunu, neler yaptığını dadısı hariç hiç kimse bilmez, merak etmezdi -tabii bu neopoldo'nun düşüncesiydi- . Her zaman en iyisi olmak için çabalamış, öğretmenlerinin gözde öğrencisi olarak babasının onunla gurur duymasını umutla beklemişti. Kulakları küçük bir tebriği bile işitememişti. Koca sarayın, küçük odasında yalnızlığı ile yüzleşmek zorunda kalmış, kendini buna kaptırmıştı. Yaşadığı bu ortam ona fark etmeden örmesini sağlamıştı duvarlarını. ... Birçok bahtsız varlık için yarın içi boş bir sözcüktür ve o zamanlar yarına dair hiçbir inanç beslemeyenlerden biriydim; kendime ait birkaç saatim olduğunda, hazlarla dolu bütün bir yaşamı onun içine sığdırırdım. Francisco de Mortsauf, Monsieur Medici'ye bölge, hasatlar, bağlar hakkında benim yabancısı olduğum bir sohbet başlattı. Konuşması, cümlelerinin ahenkliği, davranış tarzı ya eğitimdeki bir noksanlığı ya da bu şekilde sohbetin dışına ittiği kişiye duyduğu küçümsemeyi açığa vurur; ama Lord için bu bir şaşkınlığın, kararsızlığın belirtisiydi. Öncelikle koltuğuma rahatça yerleşmeyi denedim; ardından kendimi Lord'un sesini dinlemenin büyüsüne kaptırmama izin veren konumun avantajlarını kavradım. Ruhunun soluğu, tıpkı sesin bir flütün anahtarlarında bölündüğü gibi, hecelerin kıvrımlarında dağılıyor, dinleyenin kan akışını hızlandırdıktan sonra sözcükleri söyleme tarzı bazı kuşların cıvıltısına benziyor, ş harflerini telaffuz edişi bir okşayışı andırıyor ve t harflerine yaptığı vurgu içindeki despotluğu dışa vuruyordu. Böylece, farkına varmadan sözcüklerin anlamlarını enginleştiriyor ve ruhunuzu uçsuz bucaksız bir âleme sürüklüyordu. İnsan sesinin o konserlerini dinlemek, ruhuyla yüklü dudağından çıkan havayı solumak, hararetle dile gelen o ışığı göğsümde sarmalamak istercesine kavramak için, tamamlayabileceğim bir cümleyi kaç kere yarıda bıraktım, kaç kere ona en baştan hayran kalışlarım yüzünden boş yere kendimi azarladım! Gülebildiğinde ne hoş bir kırlangıç ötüşü! Fakat kaderinden söz ederken dostlarını çağıran bir kuğu sesi! Lord'un dalgınlığı bana onu inceleme fırsatı verdi. Bakışlarım zarif edayla konuşan Lord Medici'nin üzerinde süzülürken bir şenlik yaşıyor, belini sarmalıyor, adımlarına ayak uyduruyor, kıvırcık bukleleriyle oynuyordu. Bununla birlikte, hayatlarında gerçek bir tutkunun sınırsız sevinçlerini hissetmiş olanların anlayacağı bir korkunun pençesine düştüm. Lord'un tüm bakışları üzerine çeken başlıca özelliklerini sizin için çizebilirdim; ama en eksiksiz resim, en sıcak renk bile bunları gözünüzde tam olarak canlandırmanıza yetmeyecektir. Yüzünü, ancak içsel yangınları çizmeyi bilen ve bilim yadsıdığı, sözlerin dile getiremediği açıklaması zor biriydi. İnce telli, kıvırcık dalgalı siyah parlak saçları bir bakanı tekrar bakmaya teşvik ediyordu. Mona Lisa'nınki gibi yuvarlak, çıkıntılı alnı ifade edilemeyen düşüncelerle, bastırılmış duygularla, derin sularda boğulmuş çiçeklerle doluymuş gibi görünüyordu. Kahverengi noktaların serpildiği buz mavisine çalan gözleri daima donuktu; bakışları yaşamın kaynaklarını alevlendirecek ve bu kaynakları kurutacakmışçasına keskin bir ışık yayıyordu; şimşeği andıran ve en cüretkâr erkeklerin bile bakışlarını yere çevirmesine yeten bu bakışlar beni olağanüstü bir horgörüyle kavradığında yeniden nutkum tutuluyordu. Phidas'ın elinden çıkmış gibi görünen incelikle kıvrılmış dudaklara çifte kavisle bağlanan tok kalkık burun, her erkeğin isteyeceği fit vücudu, kaslı baldırları, düz bir bele sahip olmak yerine ince kavisli bir bel onu her geçen saniye daha da çekici bir hâle sokuyordu. Monsieur Medici, ne olursa olsun kimsenin inkâr edemeyeceği bir çekiciliğe sahipti. Düşünceli, zarif ve kibar beyefendi her halkın sahip olmak istediği bir lider ve Grandükalığın prensiydi. Günlerdir aklımı bulandıran mektup ise kalbimdeki ağrının en büyük sebebiydi. Belki de hissettiğim bilmem kaçıncı aciz çaresizlikti. Bu koca sarayda işe başlayalı neredeyse bir ay olmak üzereydi. Ne bir bilgi edinebilmiş, ne de Mona Lisa için bir harekete geçebilmiştim. Tek yaptığım yerimde saymak, bitmek bilmeyen sürüklenmelerin peşinde gitmekti. Her Cuma uğradığım postaneye gitmek bile gittikçe cehennemin ateşinde kavruluyormuş gibi hissetmeme sebep oluyordu. Sohbetin bitmesiyle birlikte çizilen sayfaların ardından ayaklanan Kont Francisco, kısa bir vedanın ardından Lord Medici'nin çalışma odasından sessizce ayrılmıştı. Kağıtları düzene soktuğundan emin olduktan sonra ayaklanan monsieur ile olduğum yerde dikleşmiş onunla birlikte ayaklanmıştım. - Bir şeye ihtiyacınız mı var, Efendim? - Şu ânlık önemli işler bitti gibi duruyor. Beş çayı için bahçeye ineceğim. İstersen bana eşlik edebilirsin, dedi. - Bu benim için büyük bir şereftir, Lord'um. ... Bahçenin etrafından düz bir çizgiyle yayılan ve dileklerin bağrından beyaz güller, gümüşten bir kupayı andıran zambaklar saçılan bir çiçek pınarını hayâl edin; o taze cevherin üzerinde mavi kantaronlar, unutmabeni çiçekleri, engerekotları, göğünkine benzeyen hafif ayrıksı tonları beyazla pek uyumlu bir birliktelik oluşturan her türden mavi çiçekler parıldıyordu; bu iki masumiyet timsali, hiçbir şey bilmeyen ile her şeyi bileni, bir çocuğun ve bir ideal uğruna ölenlerin düşüncesini temsil ediyordu. Doğu'da parfümlü renklerle yazılan sayfaların yerini yazı takımının çiçeklerinin aldığı, Avrupa'da kaybolmuş olan o sanatı yeniden keşfettim. Bir su çayırının ortasında incelikli çizgilerle şekillenmiş ve ağaç kümeleriyle taçlanmış adalar arasında üç değirmen getirin gözünüzün önüne; su çayırı dedim, ırmağın üstüne halı gibi serilen, onun üstüne fışkıran, onunla birlikte dalgalanan, onun heveslerine uyan, değirmen çarkları ırmağı kamçıladıkça sularla birlikte çırpınan o dipdiri, o renkli su bitkilerine başka ne diyebilirdim ki? Suların, üstlerinde gün vurmuş parıltılı parçalar yaratıp yaratıp dağıldığı çakıllı kum yığınları yükseliyor şurada burada. Kıyıları en güzel örtüleriyle süslenmiş nergisler, nilüferler, suzambaklan, sazlar... Ayaklarına çiçek bürünmüş, gür otlarla kadife yosunlarla kaplı korkulukları ırmağa doğru sarktığı halde bir türlü yıkılmayan çürük kirişli, sallantılı bir köprü; epeski kayıklar, adalar arasında yüzen ya da Loire'in getirdiği kralın kumlar üstünde tüylerini temizleyen, silkelenen ördekler, katırlarına yük vuran, başlıkları kulaklarına kadar geçirilmiş değirmenci çırakları; bütün bu ayrıntıların her biri şaşırtıcı bir saflık kazandırıyordu manzaraya. Köprünün ilerisinde iki üç çiftlik düşünün, bir güvercinlik düşünün, kumrular düşünün, bahçelerle, hanımeli, yasemin, filbaharlar çitleriyle birbirinden ayrılmış otuz kadar eski, küçük ev düşünün bir de; sonra her kapının önünde; üstünde çiçek bitmiş gübre yığınları, yollarda dolaşan tavuklar, horozlar düşünün; işte... Sarayının dillere destan bahçesinin manzarası burasıdır, üst yakasında Haçlı Seferleri zamanından kalma ve bir sürü özelliğiyle ressamların tablolarına sokmak için can attıkları cinsten bir kilise yükselen o güzel bahçe burasıdır. Bütün bunları yaşlanmış ceviz ağaçlarıyla, uçuk altın rengi yaprakları olan genç kavaklarla çevrelerseniz, sıcak ve buğulu bir gök altında alabildiğine uzayan çimenlerin ortasına zarif binalar kondurursanız bu güzelim yerin binlerce görünümünden biri hakkında bir fikir edinmiş olursunuz. Karşı kıyıya kurulmuş tepelerin ayrıntılarına baka baka, ırmağın solundaki yoldan yürüdüm. En sonunda yüzyıllık ağaçlarla süslü bir çardağın önüne gelmiştim, Monsieur Medici'nin tarif ettiği çardaktı bu. Tam o sırada çan beş çayı vaktini bildirmek için çalıyordu. Elimdeki resim malzemelerini masaya yerleştirip, düzgünce yerlerine koymuştum. Sonra aşağılarda bir yerde Monsieur Medici'nin belirgin bedenini gördüm.. Benim gibi sanata aşık olan gençlerin her zaman büyük bir saflık içinde belirttikleri, o alevli isteklerden birini gözlerimde okuyan Monsieur Medici: - Bakıyorum, dedi. Bu kendine güzel bahçenin büyüsüne kapılmış gidiyorsun. Bu "kendine güzel" kelimesi hoşuma gitmedi, ama büyüsüne kapıldığım gerçeği güzelliğiyle tam karşımdaydı. - Kapılmamak elde değil, Monsieur. Bilmiş bir edayla gülümseyerek çardaktaki yerine oturmuş tuvali zarif parmaklarıyla beklemeden kavramıştı. En son ne zaman kalem tutmuştu parmaklarım hatırlamayalı hâyli uzun zaman geçmişti. Fincanlara yeşil çayı dökerken gözlerim Lord'un üzerinden çekilmiyor, düşünceli bir tavırla etrafı süzen bedenini inceliyordu. Nedensizce içimde bir yerlerde etrafı seyreden gözleri beni rahatsız ederken odağını üzerime çekmek istemek, alışık olmadığım duygulardan birisiydi. - Misket limonu, dedim. Ağzımdan öylesine çıkan birer kelimeydi aslında. Nedendir bilinmez ilgisini çeker gibi olmuş yavaşça benden yana çevirmişti duygusuz, donuk bakışlara sahip olan safir mavisi gözlerini. - Efendim? Dudakları anlamadığını belirtircesine kıvrılırken, küçük bir tebessüm etmiş bu sefer ben gezdirmiştim gözlerimi bahçenin güzelliğinde. "Çayınız, misket limonu gibi kokuyor." Diyerek, söylediğim cümleye anlam kazandırdığımda kalemi kavrayan parmaklarıyla bedenini benden tarafa dönmüştü. - Söyle bakalım, bu boş vakitte sen ne yapmayı düşünüyorsun? Dedi, yüzüme bakmadan etrafı süzerken. - Son zamanlarda yeni başladığım bir kitap var, izniniz olursa ona devam etmek isterim, Monsieur. Baharın güzel havası çayın ferah kokusu ile birleşmiş bir bütün oluşturmuştu. Her nefes alışımda içime tüm enerjiyi çekiyormuş gibi hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Verdiğim cevabın ardından tebessüm eden Monsieur ile hâlâ ayakta oluşuma göz gezdirmiş karşısına eliyle oturmamı işaret etmişti. - Elbette, çekinmeden okuyabilirsin. - Teşekkürler, Monsieur. Tebessümüne karşılık vererek karşısındaki yerini almış elimdeki kitabın işaretlenmiş olan yerinden devam etmek için açmıştım. 5 Eylül günü. İş gereği taşraya giden kocasına bir kâğıt yazdı. Şöyle başlıyordu: Canım, sevdiğim, gelebildiğin kadar çabuk gel, seni binbir sevinçle bekliyorum. - İçeriye gelen bir arkadaş, onun bazı durumlar yüzünden o kadar çabuk dönemeyeceği haberini getirdi. Mektup kaldı ve akşam üstü elime geçti. Okuyup gülümsedim; neye güldüğümü sordu? - Hayal gücü nasıl tanrısal bir armağan, diye seslendim, bir an sanki bu bana yazılmış duygusuna kapıldım. - Kesti, hoşuna gitmiyor gibi göründü bana ve sustum. Kitaptaki mektuba kaşlarımı çatarken Werther'in amansız aşkına tekrardan üzülmeden edememiştim. Sonraki günü merak ederken fazla beklemeden diğer sayfayı çevirmiştim. 6 Eylül günü. Lotte ile ilk kez dans ettiğim basit mavi frakı çıkarıp atmaya karar vermem zor oldu, ama artık tamamen havı silinmişti. Tam önceki gibi, yakası ve yen kapağı, bir yenisini yaptırdım, ayrıca aynısından yine bir sarı yelek ve pantolon. Tam aynı etkiyi yapmıyor. Bilmiyorum - Zamanla ona daha ısınacağımı düşünüyorum. Kulağıma dolan tuvalin üstüne çarpan fırça sesleriyle karışan kuş cıvıltıları rahatlamamı sağlıyordu, sırtımı dikleştirmiş gözlerimi kitaptan ayırmadan sonraki mektuba geçtim. 27 Ekim günü. Göğsümü parçalamak, insanın birbiri için bu kadar az değeri olabildiği için, beynimi dağıtmak istiyorum sık sık. Ah, kendim getirmediğim aşkı, sevinç, sıcaklık ve hazzı, öbürü bana vermez ve mutluluk dolu bütün kalbimle karşımda soğuk ve mecalsiz duranı umutlandıramam. Akşam üstü. O kadar çok şeye sahibim, ama ona karşı duygularım hepsini yutuyor; o kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir hiç. Okuduğum mektuplar kalbimde ufak bir ağrı hissi yaratırken üzerimde saatlerdir duran bir çift göz hapsine dayanamayarak gözlerimi sayfalardan ayrılmış, karşımda tüm ihtişamı ve güzelliğiyle durarak bana bakan Lord'a çevrilmişti. - Bir sorun mu var, Lord'um? İhtiyacınız olan her şeyi bana söyleyin, getireceğimden emin olabilirsiniz. Bana mı öyle geldi, bilmiyorum ama yakalanmışlık hissiyle gözlerini kaçıran Monsieur hiç hayâl gibi gözükmemişti gözüme. - Hayır, bir şeye ihtiyacım yok. - Monsieur, haddimi aşarsam özür dilerim ama birkaç saattir bana bakıyorsunuz. Yüzümde sizi rahatsız eden bir şey mi var acaba? - Hayır, dedi. Alakası yok, yanlış anlamış olmalısın arkandaki ağaçları tuvale geçiriyordum sadece. Kendini hızla açıkladığında sebepsizce sözlerinden emin olmak istercesine arkama dönmüş ağaçları bir süreliğine süzerek, karşımda gözlerini tuvalden ayırmamak için kendince yemin etmiş olabilecek olan Monsieur'e yavaşça döndüm. - İsterseniz daha rahat görebilmeniz bakımından kenara kayabilirim, Efendim. - Hayır, hayır. Lütfen olduğun yerde kal, ben bu açıdan rahatça görebiliyorum sen okumana devam et. Fazla üzerinde durmak istemediğimden dolayı bakışlarımı yeniden elimdeki kitaba çevirmiş, sayfalarda gezdirmiştim. 30 Ekim günü. Yüz defa gelmedim mi onun boynuna sarılacak noktaya! Bunca çok sevimliliği çevresinde dolanır görüp de, ona bir türlü uzanamamanın, insanı ne duruma getirdiğini, yüce Tanrı biliyor; ve de almaya uzanmak, insanlığın en doğal güdüsü. Çocuklar, akıllarına gelen her şeye uzanmıyorlar mı? - Ya ben? Okuduğum satırları tekrar ve tekrar anlamak için okusam bile üzerimde hissettiğim bakışlar yüzünden hiçbir şekilde odaklanamadım. Tanrım, sözde ağaçlara baktığını söylüyor ama neden üzerimde beni dikkatlice izleyen gözlerini hissediyorum? Olduğum yerde hafifçe kıpırdanmış o fark etmeden yavaşça kenara kaysam bile elimdeki sayfaya odaklanmak için kendimi zorlasam bile olmadı. Lord Medici ne kadar inkâr ederse etsin, beni izliyordu. Buna emindim. Daha fazla dayanamayarak kaldığım yere işareti yerleştirip üzerimdeki bakışların sahibine dönmüştüm. - Monsieur, çayınız bitmiş ve soğumuş görünüyor. Yeniden doldurup, tazelememi ister misiniz? Sorduğum sorunun ardından gergince gülümsemiş - ya da ben kendimce kuruntu yaratıyordum - olduğu yerde dikleşerek cevaplamıştı. - Gereği yok, daha fazla içmeyeceğim. Sen okumana devam edebilirsin. Monsieur'ün lafının üstüne daha fazla konuşmak haddimi aşmak olacağı için kitabı yeniden elime almış okusam da anlamadığım kelimeleri öylesine izlemiştim. Lord Medici ise bu durumdan rahatsız olmuş gibi elindeki fırçayı yerine bırakırken bana doğru dönerek: - Okuduğun kitabın adını öğrenebilir miyim? -Ah, ismi "Genç Werther'in Acıları" olmalı Efendim. - Emin değil gibisin, kitabın üstünde yazmıyor mu? - Daha yeni yeni tamamlanan bir kitap aslında. Önceden gazete köşelerinde yayınlanırdı. Merak ettiğimden olsa gerek buraya gelmeden önce ilk basımların olduğu yerde hatalı basılmış olanını ucuza satın almıştım. Anladığını belirten bir sesle mırıldanırken gözlerini tuvalden ayırmadı. Zarif parmakları boyaya bulanmış, çoğu soylunun ayıplamasına yetecek olan hâli, onun için oldukça önemsizdi. Onu hiç tanımayan biri olsa dahi direkt anlardı, Lord Medici'nin ne biçim sanata âşık bir adam olduğunu. Önündeki tablo merakımı arttırırken haddimi aşacağımı bilmeme rağmen sormadan edememiştim: - Monsieur, merakımı bağışlayın ama çizdiğiniz resme bakma şansım var mıdır acaba? Sorduğum soru sanki hatalı bir kapıyı açmışım hissi uyandırırken tuval üzerindeki el kendini durdurmuş hızlıca toparlanarak kenardaki havluyu üzerine örtmüştü. Bu kısaca göremezsin, demek oluyordu sanırım. - Daha çizmeyi bitirmedim, üstelik saat hayli geç oldu. Sanırım bu kadar mola bizim için kâfidir. Cümlesini ayakta sonlandıran Monsieur Medici, örttüğü tuvali kavrarken hızlıca çardağı terk etmek için hareketlendi. - Ben atölyeye gidiyorum. Sen çalışma odasında beni bekleyebilirsin. Diyerek cümlesini kesip atarken, kafa karışıklığıyla etrafı süzen bir ben bırakmıştı. Sanırım söylememem gereken bir şeyi söylemiştim. Ve nedensizce bu his bende, bir şeylerin yanlış gittiği hissiyatı yaratmıştı. ... Odaya geldiğim vakitten itibaren yarım saat, bilemedin bir saat geçmişti. Ayakta durmaktan topuklarım iflas etmek üzereyken sırtımı bi' o duvara, bi' bu duvara yaslaya yaslaya bir hâl olmuştum. Lord Medici'nin bu denli nasıl bir işi vardı, en ufak bir fikrim dâhi yoktu. Sözde "Bu kadar mola bizim için kâfidir." diyen kendisiyken yine sözünden cayan kendisi oluyordu bu durumda. Olduğum yerde sabit kalmak yerine etrafı incelemeye başlamıştım. Odanın her bir köşesine uzanan uzun, bloklarla bölünmüş büyük bir kitaplık vardı. İki kadife koltuk, büyük bir çalışma masasının yanında küçük bir şömine aydınlatıyordu etrafı. Klasik ve sade bir imaj çizen odanın duvarları, sanat eserleriyle süslenmişti. Adımlarım kapının girişindeki büyük tabloyu bulurken yavaşça incelemeye başlamıştım. Floransa'nın boğazından geçen küçük bir kayıkçının gün batımındaki seyahatini bir fotoğraf karesi gibi sunarken, evlerin üzerindeki detaylar ince işçilik barındırıyordu. Gözlerim tablonun sol alt köşesine kaymış olmasıyla gördüğüm takma isim kaşlarımı çatmama sebep oldu. Bu isim fazlaca tanıdık geliyordu kulağa, aklım sorular ile dolup taşarken hızla yanındaki tabloya dönmüştüm. Diğerine göre daha sade olan ay çiçek tarlasının resmedildiği yağlı tabloyu incelemiş gözlerim yeniden tablonun altındaki isme kaymıştı. - Vincent... - Bakıyorum, tablolar ilgini çekmiş gibi duruyor. Arkamdan gelen ses ile olduğum yerde hafif sıçrarken aklımdaki isimle birlikte Monsieur'e dönmüş, koltuğuna yerleşen bedenini süzmüştü. - Vincent... Vincent'i tanıyor musunuz? Sorduğum soruyla bakışlarını bana doğru çevirdi, ardından alttan hafifçe gülümseyerek masanın üzerindeki kağıtlara dönerken, mırıldandı: - Kim bilir, belki tanıyorumdur. Üstü kapalı ve kinayeli olan bu cevap hiç hoşuma gitmezken tablolardan bakışlarımı zorlukla da olsa çektim. - Çok muallâk bir cevaptı, Lord'um. Ağzımda gevelediğim cümleye gülerek - ya da ben öyle düşünmek istedim - yavaşça bana doğru döndü. - Bildiğin üzere bahar geldi ve Balo sezonu açıldı. Her sene olduğu gibi bu senede açılış Medici ailesi olarak bizlere düşmekte. Cumartesi ve Pazar günleri olmak üzere iki gün boyunca büyük bir şölen ile balo hazırlamak istiyorum. Her şey kusursuz olmalı, tek bir hataya bile mahal verilmemeli, dedi. Konuyu fazla uzatmamak istediğini belirtircesine direkt olarak başka bir konuya geçerken. - Anlıyorum, Monsieur. Peki benden balo için hazırlıkları başlatmamı mı istiyorsunuz? - Hayır, onları Baş Kahya halledebilir. Senden istediğim yarına kadar üst kattaki kütüphanede davetli listesini bulup, tek tek davetiyeleri hazırlaman, dedi cümleyi sonlandırırken. - Tek, tek? Hepsini benim mi hazırlayıp postalamamı istiyorsunuz? Her mektubun üzerine tek tek isim yazdığımı düşünmek bile fenalaşmak isteğimi arttırırken, Monsieur ufak bir onaylama ile daha fazla üstelememi dile getirmişti sanki. - Aynen öyle, şimdilik bankaya uğrayacağım. Orada birkaç maliye işim var. Ben gelene kadar bitmiş olmasını umuyorum. Minho sana davetlilerin listesi olan belgeleri verecektir. Elin, hızlıdır umarım, diye cevap verdi. Askılıktaki ince kabanını üzerine geçirmiş eline aldığı bastonu ile tek bir kelime söylememe müsaade etmeden odadan çekip gitmişti. - Bir bu eksikti, dedim dışarıya derin bir soluk verirken. ... Bir merdiven, iki merdiven derken sayısız basamaklardan çıktım ardından git gide yükselen duvarlar, uzadıkça bitmeyen koridorlar labirent edasıyla kıvrıldı önümde. Eski izler barındıran ama kuvvetli bir el tarafından restore edildiğini bağıran tavanın üstünde ki çizim, hareketleniyor ve gözümde bir tiyatro sahnesiyle yer değiştiriyordu. Sanki yaşanan tarihi bir olaya şahitlik etmemi istiyordu. Yutkundum, ince detaylara sahip olan bu saraya özendim, hayranlık duydum birazda kıskandım. Yarım saati aşkındır boş boş dikildiğim koridorda beni kendime getiren şey uzaktan duyulan topuk sesleriydi, diğer yandan ise beni harekete geçmeye zorlayan bir sinyal. Her topuk sesi yaklaşan zebra sürüsünü andırıyordu. Gittikçe çoğalıyor ve kendine bir yeni ses daha ekliyordu. Konuşma sesleri uzaktan bir mırıltıyı andırıyorken, şimdi kelimelere ardından cümlelere dönüşüyordu. Kulağıma çalınan seslerin içinde ismimin duyulması beni daha da meraklandırdı. Bu benim için bir fırsat olabilirdi, hakkımda ne konuştuklarını duyabilme şansım varken kaçırmak aptallık olurdu. Koridorun ilerisinde sağa ayrılan yol gözüme ilişti, arkasında kör nokta olması ise şansımın yüzüme güldüğünü göstermiş, vakit kaybetmeden yerleşmiştim. Topuk sesleri bulunduğum alana yaklaştığı vakit sesler yerine oturmuştu. ''Bu konuda sana katılmıyorum desem yalan olur Arthur, kesinlikle garip birisi.'' demişti. Duyduğum ince ses buraya geldiğim günden itibaren hiç tanık olmadığım seslerden bir tanesiydi. Bahsettiği garip kişinin ben olduğuma dair içimde hiç şüphe yoktu nedense. Yanındaki kişi hiç geç kalmadan konuşmasına devam etti. - Ne sarayda durduğunu gördüm, ne de diğer hizmetliler ile konuştuğuna şahit oldum. Gerçi Lord Medici gibi birisinin o kişilikte birini yanına alması bile garip, şahsen işinin ehli olmadığına ilk görüşte yemin edebilirim. - Bahsettiğimiz kişi Grandükalık Prensi, sende biliyorsun ki monseiur işinin ehli olmayan birisini ilk görüşmede işe almaz, alsa bile yanında tutmaz. - Yine de bu seni şüphelendirmiyor olamaz, buraya ilk geldiğimde basit bir ahır temizlikçisi olarak girerken bile neredeyse 20 aşamalık bi sınava tabii tutuldum. Şimdi bunu inkar edebilir misin Leo? Sırf görünüşü yüzünden olabilir desem bile saçma, pek de ahım şahım bir insana benzemiyor, görünüşü taşrayı andırıyor. Taşra mı? Yanlış duymadım değil mi? Bana, benim gibi birine 'görünüşü taşrayı andırıyor' dedi. Şaka mı bu çocuk? Tabi herkes saraylarda ki genç ve yakışıklı erkekler gibi olamaz ama benim de onlardan kalır bir yanım yoktu. Hem bu cümleleri kendine bakmayı bırak saçlarını taramaya üşenen insanlardan duymam da bir o kadar komikti. Gülmemek için kendimi zorlarken konuşmayı dinlemeye devam edeceğim sırada omzuma dokunan el aklımı yerinden oynattı. ''Efendim, sizin kütüphanede olmanız gerekmiyor muydu?'' Sorgularcasına kalkan kaş, bir bahane sunmamı istediğini belli etmişti. Sırf merakıma yenilip dedikoducu taşra kadınları gibi saklandığım duvar kenarından konuşmaları dinliyordum, insanların gözünde düşmek için fevkalade bir an şuan. - Bende tam şimdi gidiyordum, kütüphaneye giden yolu yanlışlıkla karıştırdım sadece. O yaklaşık beş dakikalık an içinde kırk takla attığıma eminim. Lafı ağzımda dolandıra dolandıra, bakışlara tutsak edildiğim o konumdan kaçmayı başardığım için ödüllendirilmeliydim. Masallar diyarından çıkmışlığı andıran bu saray beni her dakika şaşırtmaya devam ediyordu. Kütüphaneye ait olduğunu düşündüğüm bu devasa kapı, saraydaki her şeye nazaran ilginç bir şekilde sadeydi. Üzerinde detay barındırıyor diyebileceğim tek şey kapının tokmağından ibaretti. Küçük gözle görülemeyecek derecede ince fırça izleri, altına batırılmış çevresi, parıldayan çevresi ile gelinciği andırıyordu. Gözlerindeki mavi elmasa benzeyen taş ustalık işi olduğunu gösterircesine oyulmuştu. Işık kırılmasıyla beraber hafif siyahı andırsa da çekiciliği inkar edilemezdi. Ortamın boğucu havası gittikçe nefesimi daraltıyordu. Durmadan aklımda dolanan düşünceler beni artık rahatsız etmeye başladı. Onun yüzünden ne buradaki işime odaklanabildim, ne de göze batmamayı başarabildim. Lord gideli neredeyse yarım saatten fazla olmasına rağmen ben hala olduğum yerde sayıyor, alt tarafı bir kütüphaneye bile giremiyordum. Bildiğim ne kadar küfür varsa saydım içimden kendime. Daha fazla oyalanmak istemediğimden çevirdim tokmağı ne göreceğimi düşünmeden. Basit ve ortaca büyüklükte bir kütüphane olacağını düşünmek sanırım benim en aptalca düşüncemdi. Harikalar ile dolu bu sarayda sade bir kütüphane beklemek mi? Kapının sadeliğine aldanmıştım. Dilim tutuldu, düşüncelerim ise sadece bir süreliğine istifa etti. Uzun sütunlar, mimarlık harikası kubbenin vitray camlarla kaplı olması, içeri süzen gün ışığının kırılmalarıyla renkli bir aydınlatma sağlıyordu. Dört kata sahip olan bu kütüphane sayamayacağım miktarda kitaplara ev sahipliği yapıyordu. Masaların üzerindeki şamdanlar, sütunlara sabit yağ lambaları parıltılarıyla beni kendilerine çekti. Her şeyin bu kadar harika olması normal mi? Sarayın iki kat büyüklüğündeki bu kütüphane, ölene kadar keşfetmek istediğim yerlerden bir tanesiydi. Tabanı kaplayan beyaz seramiklerin üzerinden geçmek bu ambiyansın verdiği hissi tatmak bambaşkaydı. Köşedeki sütunun yanında yer alan ahşap masa sanırım davetiyeleri yazacağım yer olmalıydı. Aksine ondan başka üzerinde zarf ve mürekkep bulunduran başka masa yoktu. Daha fazla oyalanmak istemeyeceğimden sakince masadaki yerimi aldım. Beyaz sayfalardan bir tanesini önüme alırken bir süre düşünmeye zorladım kendimi. Davetiyeye ne yazabileceğim konusu aklımı bulandırıyordu ki aksine daha önce birçok mektup yazsam dahi baloya davet etmek hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tek bildiğim paralı askerlerle irtibat kurmak, aileme, dostlarıma haber aracılığıyla mektuplaşmak. Nadiren sipariş vermek ve meclisle ilişkilerimizi yakın tutmaktı. Evde siyasi olarak pek bir üstünlüğüm hiçbir zaman olmadı. En son birinden ne zaman davetiye aldığımı dahi hatırlamıyorum. Sahi... Doğrudur, davetiye almayı bırak hiç baloya katıldım mı, merak ediyorum. Kafamdaki düşünceleri yok eden şey dosyaların üzerindeki örnek davetiye sayfasıydı. Anlaşılan ne yazacağıma dair kendimi pekte hırpalamama gerek yokmuş. Aksine monseiur benim gibi bir 'taşralı'nın ne yazacağını bilemeyeceğine çoktan ikna olmuştu. Buruk bir gülümse ile başımı cama doğru çevirdiğimde gecenin karanlığına hapsolmuş şehir, dışarıdaki yaşam döngüsünü zayıflatmıştı, masamdaki mum ışığının şimdi ne işe yaradığını anlamaksa pek zor olmamıştı. Her kağıda cümleleri pür dikkatle işlemiş akşama doğru dönen vaktin kızıllığı ise boydan boya masayı süslemişti...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE