Kütüphaneye geçmeden önce Alkın ve Berke beni yalnız bırakıp bir yere gitmişlerdi ama asıl kahramanım her zaman yanımdaydı çünkü o bir numaralı kankam yani boşuna bir numara değil.
Boş okul kütüphanesinde öylece otursak da Bartu gibi bir arkadaşınız varsa eğer karnınızın gülmekten ne kadar çok ağrıyabileceğini biliyor olmanız lazım.
"Ama kankacığım görmen lazım bu çatlak bir şey oldu bir anda. Bildiğin beni kötü çocuk yapmaya kalktı. Bartu kanar mı bunlara?"
Kanar dememek için güldüm. Eski sevgilisi ile aralarında geçen bir olayı anlatıyordu. Ne ara sevgili oldular, ne ara ayrıldılar hiç anlayamasam da Bartu'nun bir taraflarını koruması gerekiyordu çünkü kız manyaktı. Bunu beni Bartu'dan engellemesinden ve garip mesajlar atıp uzak durmamı istemesinden anlayabiliyordum.
"Kanmam tabii ki. Ben de yanından kalkıp Aden ve Lara'nın yanına oturdum. Sonra bildiğin kaçtık. Allah var yukarıda Aden at gibi koşuyor."
Kahkaham kütüphaneyi inletirken Bartu da tepkime gülüm yanıma geldi. "Kız gülmekten öleceksin yavaş gül."
"Ama Bartu çok komik ya." Kapı açılsa da hala gülüyordum. Alkın içeri gelip bize anlamsız bir bakış atarken ben masadan indim ve Bartu'ya göz kırptım.
"Hale okuldan çıkmıştır inşallah. Valla bu yakışıklı çocuk götünü korumak zorunda. Acaba Berke aşkım gitti mi?"
Kapıya ilerlerken Bartu, Alkın cevap verdi. "Az önce gitti."
Bartu koştururken gülerek Alkın'a ilerledim ama o düz bir ifadeyle bakıyordu. Ciddi olmak için birkaç derin nefes aldım ve ona döndüm.
"Ne konuştunuz Berke ile? Beni yanınızda istemeyecek kadar önemli bir konu olmalı."
Alkın çantasından kağıt çıkardı ve bana baktı. Resmen beni beni Dila'sını kovmuştu. İkisi arasında özel bir şeyler olabilirdi ama ben meraklı bir bücürdüm. Elbet öğrenirdim bir şekilde.
"Bir mevzu vardı aramızda onu hallettik. Her şey düzeldi anlayacağın."
Acaba ne sorun vardı diye düşünsem de pek önemsemedim çünkü yeterince Berke sorunu yaratmıştım kendi kendime. Şimdi bir de onların sorununa odaklanırsam kafa kalmazdı bende. Zaten kalmamıştı ya neyse.
Telefonumu çıkardım ve Ahmet hocanın istediği ayetleri bulmak için bir şeyler yazdım. Alkın da kendi telefonundan bakıyordu. Renkli kalemlerimi ortaya döktüm çünkü Alkın'ın kurşun kalemi dışında hiçbir şeyi yoktu.
"Nasıl renksiz not alabiliyorsunuz ki ya? Çok çirkin bence."
Alkın renkli kalemleri ilk defa görüyormuş gibi inceledi ve eline mavi kalemi alıp parmaklarında çevirdi.
"Alya'nın bu kadar renkli kalemi yok. Siz kızlar not konusunda kafayı yemişsiniz."
Hemen kaşlarımı çatarak ona baktım ve elimdeki mor kalemi onun eline batırdım. Sevgilim olsa da hemcinslerime bir şey dedirtmem.
"Asıl siz kafayı yemişsiniz. En son ne zaman not aldın derste?"
Alkın düşünürmüş gibi yaptı sonra omuz silkti. "Sanırım sınav gününden önce falan."
Oflayarak önüme döndüm ve ayetleri yazmaya devam ettim. Her ayette yeni bilgiler öğrenirken kendimi çok cahil hissetmem normal miydi? Ya da çok günahkâr?
Bir süre ikimizde sessizce yazdık ama canımız sıkıldığı için ara verdik. Sonra ne mi yaptık? Rastgele dans etmelik bir şarkı açıp hünerlermizi gösterdik.
"Hayır ya yanlış yapıyorsun. Bir kolunu belinin arkasına, diğerini önüne koy ve hızlıca diğer tarafına götür."
Şu meşhur dansı yapmaya çalışıyordu ama bu konuda tam bir fiyaskoydu. Alkın'a ne kadar göstersem de bir türlü yapamıyordu.
"Ne saçma salak bir şey bu ya?"
"Yapamıyorsun diye kıskanma hemen." Alkın burnunu kırıştırdı. Ben gülerken beni kendisine çekti ve sarıldı.
"Herhangi bir şeyi seninle gülmek için feda edebilirdim. Hep böyle olalım."
Kedi gibi mırlayıp gülümsedim.
"Hep böyle olalım."
Berke'den;
Bartu arkamdan seslense de onu umursamadan ilerlemeye devam ettim. Şimdi onu çekecek halim yoktu. Eve gidip içmekten başka hiçbir şey yapmak istemiyordum.
Motorumun kaskını başıma geçirdim ve motoru çalıştırıp hızla ilerlemeye başladım.
Alkın'la, Dila hastanede yatarken yaptığımız anlaşmayı bitirmiştik. Dila'ya bir şekilde destek olmaya çalışmıştım ve şu an gördüğüm kadarıyla iyiydi. Alkın da haklı olarak anlaşmayı bitirmek istemişti. Bunda hiçbir sorun yoktu. Sadece... nedensizce kendimi boşlukta hissetmiştim bir saniyeliğine. Sanırım onunla arkadaş olmaya alışmıştım.
Hızımı biraz daha arttırdım ve düşünmemeye çalıştım. Zaten yavaş yavaş aramızdaki mesafeyi açmaya çalışıyordum, şimdi onunla konuşmasam pek sıkıntı olmazdı onun için.
Apartmanın önüne geldim ve kaskımı alıp eve doğru ilerledim ama kapı da davetsiz bir misafirim vardı. Onu umursamadan cebimdeki anahtarı alıp kapıya ilerledim.
"Canım kardeşim, doğum gününe gelmediğim için bana küstü mü yoksa?"
Berkant, sahte bir üzüntüyle bana bakarken ben o yokmuş gibi içeri girdim. On sekiz yıldır nasıl biri olduğunu biliyordum bu yüzden onu umursamıyordum. Beynimi sikip gidecekti her zamanki gibi.
"Sen şimdi reşit oldun ha? Artık peşimizi bırakırsın."
Apartmana girerken o da peşimden geldi. Kim kimin peşine takılmış net bir şekilde belli oluyordu ama sinirlerime hakim olmam gerekiyordu çünkü ona bir şey yapmaya kalksam ailesi tekrar beni deli olmakla suçlayabilirdi.
"Çok sıkıcısın, Berke. Neyse ki en sevdiğin abin doğum günün için sana hediye aldı."
Duraksadım. Evime gelmesini istemediğim için başımı yavaşça ona döndürdüm. En son gördüğümde ağzını kan doldurmuştum. Şu an sapasağlam duran dişlerine tekrar yumruk atmamak için zor duruyordum. Aynı annesine çeken kahverengi gözleri hınzırca bana bakıyordu. Cebinden bir şey çıkartırken ben soğuk ama keskin bir şekilde konuştum.
"Siktir git."
Gülerken beni daha da sinirlendiriyordu. Kendimi uzun süredir dizginlemeye çalışıyordum ama şu an pek başardığım söylenemezdi. Her an burnuna yumruğumu geçirebilirdim.
Cebinden çıkardığı kolyemsi şeyi gözümün önüne getirip salladığında sinirle eline vurdum. "Sana siktir git dedim."
"Biliyor musun, annem ve babam da senden nefret ediyor. Bu yüzden sana bunu aldım, ailemizin istenmeyen üyesi."
Bozuntuya vermeden yerdeki kolyeyi aldı ve bana uzattı. Yutkundum çünkü onu yere sermek, öldürene kadar dövmek istiyordum. Ondan, onlardan nefret ediyordum.
"Burada 'sonsuza kadar yalnız kalacaksın' yazıyor. Tam senlik bir şey."
Telefonum çalarken Berkant'ı orada bırakıp merdivenlere doğru ilerlemeye başladım ama o da geliyordu peşimden. Telefonumu cebimden çıkardım ve kimin aradığına baktım. Dila'ydı. Peşimi bırakmayacağını bildiğim için açtım.
"Şu an pek müsait değilim. Daha sonra ara."
"Ama-"
"Dila işim var. Sonra ara arayacaksan."
Berkant güldü. Telefonu kapatıp onun olduğu basamağa indim ve yakasından tutup duvara çarptım sırtını.
"Ne istiyorsun lan? Bırak peşimi siktiğimin çocuğu. Ben de senden nefret ediyorum ama peşinde gezmiyorum."
Sırtını tekrar vururken o yüzünü buruşturmaktan başka bir şey yapmadı. Süt çocuğuydu. Biraz sonra ağlayarak annesine beni şikayet edecek, büyük ihtimal akşama kapımda biteceklerdi. Sonra amcam bir şekilde paçamı kurtarmaya çalışacaktı. Her zamanki şeyler.
"Minik Berke yalnız ölmeyecek mi yoksa? İlk defa bir kıza adıyla sesledin sanki."
İşte bir anda gözüm döndü. Ne dedim, ne yaptım bilmiyorum ama en sonunda Berkant'ın burnunu tutarak ilerlediğini kesik bir şekilde gördüm. Kendimi merdivene bıraktığımda çıkmadan önce bittiğimi, hayatımı karartacağını söylediğini duyuyordum.
Siktir, yine istemsizce bir şeyler yapmıştım. Artık bundan kurtulmam gerekiyordu ama onlarla aynı şehirde olduğum sürece pek mümkün olmayacaktı bu.
Telefonum tekrar çalmaya başladığında ne kadar zamandır orada öylece oturduğumu bilmiyordum. Sesimi düzelttim telefonu açıp ayaklandım.
"Ne var?"
Yerde duran kolyeye baktım ve eğilip onu cebime yerleştirdim. Biliyordum ki bu kolyeyi yanımda taşıyacaktım çünkü yazan şey doğruydu. Yalnız geberip gidecektim ve bunu isteyerek yapacaktım. Bana sevgi göstermeye çalışan herkesi uzaklaştıracak hak ettiğim gibi yalnız kalacaktım. Çünkü ben yalnızlıktan başka bir şey bilmiyordum.
Şaşırdığını duraksamasından anlayabiliyordum ama yapabileceğim bir şey yoktu. Böyle olması gerekiyordu, böyle olacaktı. Benlik bir şey değildi. Şimdiye kadar hiçbir zaman kalbimi dinlememiştim. Sevgiyi de tatmamıştım bu yüzden sadece alışkanlık gibi geliyordu bana.
"Iıı... şey müsait misin şu an?"
Evimin kapısını açıp kaskı kenara bıraktım ve salona ilerleyip kendimi koltuğa bıraktım.
"Müsaitim çabuk söyle."
"Nasıl kızlardan hoşlanırsın?"
Kaşlarım çatılırken Dila fısır fısır bir şeyler söyledi kendi kendine. Ne haltlar karıştırdığını az çok anlasam da pek umursamadım.
"Her türlü kızdan hoşlanırım ama sana son kez söylüyorum ciddi ilişki aramıyorum. Bu yüzden bana kız getirmeye falan kalkarsan kalbini kırarım ve üzülmem."
"Neden kimse ile olmak istemiyorsun ki Berke? Biz yeşil gözlü yeğen sevemeyecek miyiz ya?"
Ciddi anlamda benim evlenip mutlu olacağımı nasıl düşünebiliyordu aklım almıyordu. Ben yıl sonuna kadar yaşamaya nasıl katlanacağımı planlarken onun böyle masum şeylerle gelmesi sinirimi bozuyordu. Beni, kendi kimliğimi göremiyordu.
"Çok sevmek istersen Alkın'la yaparsınız bir tane. Beni böyle salak salak şeylerle rahatsız etme."
"Seninde sevilmeye ihtiyacın var, Berke."
İşte buna cidden gülmüştüm. Gerçek anlamda çöp gibi atmışlardı beni ve bunu sadece birkaç aylık bir kız bile fark edebiliyordu. Belki ondan kalbimde istemsiz tepkiler oluyordu. Çünkü anne gibi davranıyordu sanırım ve ben de bu sıcaklığı hissedince her çocuk gibi bir anda ona tutulmuştum. Ama benim buna hakkım yoktu.
"Saçmalığın bittiyse kapatıyorum."
"Hayır bitme-"
Telefonu kapattım ve sessize alıp gözlerimi tavana diktim. Bu hissettiğim garip şey yüzünden kendimi ilk defa aşırı suçlu hissediyordum. Alkın'a ihanet etmiş, Dila'yı elinden almaya çalışıyormuş gibi hissediyordum ama bunları yapmak gibi bir amacım yoktu. Zaten planlarım tutarsa sorunsuz bir şekilde siktirip gidecektim. Sadece biraz zamana ihtiyacım vardı.
Biraz zaman sonra benden kurtulacaklardı. Okul kapandığında Berke olmayacaktı hayatlarında.